VEFA SANCAĞI

Dr. Semih ACET
Atabey İlçe Müftüsü


عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ)
“لِكُلِّ غَادِرٍ لِوَاءٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُعْرَفُ بِهِ…”

Enes’ten nakledildiğine göre Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde her vefasızın, vefasızlığının göstergesi olarak bir sancağı olacaktır...”
(Müslim, Cihâd ve Siyer, 14)

Allah Resulü, küçüklüğünden itibaren kendisini görüp gözeten sevgili amcası Ebu Talib’i ve ardından desteğini her daim yanında hissettiği değerli eşi Hz. Hatice’yi kaybedince gönlü hüzünle dolmuştu. Bu durumu fırsat bilen Mekke müşriklerinin baskılarının giderek artması üzerine bir çıkış yolu arayan Peygamber Efendimizi bir grup Medineli memleketine davet etmişti. Medine heyeti Akabe denilen mevkide Hz. Peygamber’i koruyacaklarına dair yaptıkları biat esnasında Allah Resulü’nün tekrar güç kuvvet kazanınca kendilerini terk edip doğup büyüdüğü yere dönmesinden duydukları endişeyi de belirtmişlerdi. Bunun üzerine “Kanınız kanım, mezarlığınız mezarımdır. Ben sizdenim, siz de bendensiniz. Düşmanlarınız düşmanım, dostlarınız dostumdur.” (İbn Hanbel, el-Müsned, III, 461) mukabelesiyle tereddütleri gideren Resûlullah Efendimiz, Akabe’de verdiği söze ömrü boyunca vefa göstermiştir.
Sözünde durmak, dostluğu sürdürmek, yapılan iyiliği unutmamak gibi anlamlarda kullanılan vefa, bir mümine yakışan en güzel hasletlerden biridir. Nitekim Allah Resulü, ahde vefa göstermeyi imandan saymıştır. (Hakim, Müstedrek, I, 40) Buna mukabil, vaadinden dönmeyi, emanete riayet etmemeyi ve yalan söylemeyi nifak alametleri arasında zikreden (Buhari, İman, 24) Peygamber Efendimiz, “Kıyamet gününde her vefasızın, vefasızlığının göstergesi olarak bir sancağı olacaktır...” (Müslim, Cihâd ve Siyer, 14) beyanı ile yapılan vefasızlığın ahirette ilan edileceğine işaret etmiştir. Hz. Peygamber, dikkat çeken bu temsili ile dünyada ekilen vefasızlık tohumlarının mahşerde dal budak salarak sahibini teşhir edeceği ikazında bulunmuştur. İmam Nevevî ise bu hadisin şerhinde o dönemde Araplar arasındaki bir geleneğe telmihte bulunmuştur. Bu örfe göre Araplar, toplum içerisinde ahdine vefa göstermeyen kişiye işarette bulunmak ve vefasızlığından herkesi haberdar etmek için belli bir sancak dikerler ve böylece o kişinin teşhirini sağlarlardı. (Nevevî, Minhâc, XII, 271)
Allah Resulü mezkûr rivayette o dönemde halk arasında uygulanagelen bu örfe atıfta bulunarak ümmetini sözünün eri olmaya ve vefayı ilke edinmeye davet etmiştir.
Ahde vefa konusunda Cenab-ı Hak “…Ahde vefa gösterin; çünkü ahit sorumluluk doğurur.” (İsrâ, 17/34) buyruğu ile kullarının gerek yaradanına, gerekse toplumsal hayattaki muhataplarına karşı sorumluluk bilinci içerisinde hareket etmesini istemiştir. Özellikle de kendisini yoktan var eden ve sayılamayacak nimetler bahşeden Yaradan’ına verilen sözün, kulların öncelikle yerine getirmesi gereken bir “ahd” olduğu unutulmamalıdır. Çünkü yaratılış esnasında Yüce Allah, “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” demişti. Onlar da: “Evet, Rabb’imizsin, şahit olduk.” demişlerdi.” (A’râf, 7/172) Diyarbakırlı Said Paşa’nın meşhur şiirinde “Müstakim ol Hazret-i Allah utandırmaz seni” mısrasıyla ifade ettiği üzere Allah’a verdiği ahde sadık kalıp kulluk yolculuğunda istikametini muhafaza edenlere karşı Cenab-ı Hak “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) ayeti çerçevesinde muamelede bulunacağı muhakkaktır.
Çevresince Muhammedü’l-Emin olarak şöhret bulan Allah Resulü, sözüne sadakat gösterdiği gibi dostlarına ve kendisine yapılan iyiliğe her daim vefa göstermiştir. Mesela Taif dönüşü, onu himayesine alıp Mekke’ye tekrar girebilmesini sağlayan kabile reisi Mutim b. Adî’nin bu desteğini ömrü boyunca unutmayan Efendimiz, Bedir esirlerinin durumu için huzuruna gelen Mekke heyetine “Eğer Mut‘im yaşasaydı ve bu esirler hakkında benimle konuşacak olsaydı onların tamamını serbest bırakırdım.” (Buhari, Farzu’l-humus, 16) diyerek kendisine duyduğu minnettarlığı bir kez daha ifade etmiştir. Allah Resulü, üsve-i hasene niteliğindeki örnek hayatı ile ashabı nazarında vefa abidesi olarak kabul görmüştür. Başta en yakınları olmak üzere dostluk ve iyilik karşısında vefayı prensip hâline getiren Peygamber Efendimizin özellikle değerli eşi Hz. Hatice’nin vefatı sonrasında onun hatırasına gösterdiği sadakat ve eşinin dostlarına sergilediği muhabbetle ümmetine örnek olmuştur. Bunun yanında evladın baba dostlarını ziyaret etmesini iyiliklerin en güzelleri arasında zikreden (Müslim, Birr, 11) Peygamberimiz, yetimliğinde onu bağrına basan ve “Annemden sonra annemdi.” diye hitap ettiği Fatıma bint Esed başta olmak üzere yetişmesinde emeği geçen dost ve akrabalarını her daim minnetle yâd etmiştir.
Toplumdaki güven duygusunu pekiştiren ahlaki bir erdem olan vefa, Allah’a olan teslimiyetin, eşler arasındaki sadakatin, akrabalık ilişkilerindeki muhabbetin, dostlukta samimiyetin, verilen sözde durmanın, ticarette itimadın, vatan söz konusu olunca da serden geçmenin teminatıdır. Bir fincan kahveye kırk yıl hatır biçen, gölgesinde dinlendiği ağacı asla unutmayan ve sözünü namus addeden ecdadımız, vefaya bir lütuf olarak değil boynunun borcu olarak bakmıştır. Kişiliğin aynası olan vefa duygusu ile mücehhez bir mümine yakışan, vefasızın cefasına, uğradığı gadre inat, düşenin dostu ve sözünün eri olmaya devam ederek güven toplumu inşa etmesidir. Vefasızlığının sancağını henüz dünyada iken dikme cüretini gösterenler olsa da vefa bekleyen mazlum ve mağdurun hatırını gözetmesidir. İnsan, özellikle de üzerinde emeği olan, kendine gönlünü açan, umut bağlayan, ondan sevgi uman, onu dualarına katan, dar gününde yanı başında duran ve kendisine güven duyanlara vefayı borç bilmelidir. Aksi hâlde millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un, “Vefa yok ahde hürmet hiç emanet lafz-ı bi-medlûl / Yalan râic hıyanet mültezem her yerde hak meçhul” dizelerinde tasvir ettiği toplumsal savrulmanın önüne geçmenin mümkün olmayacağı bilinmelidir.