VATAN
SIĞINILACAK GÖNÜL TOPRAĞIDIR

Aydın HIZ

İnsan, anılar deryasında yüzerek bulabilir kaybettiği kimliğini. Ben kimim, nereden geldim ve bu gidiş nereye?

Geriye doğru gitmeden ileriye varılamaz çoğu zaman.

İnsanı hayata bağlayan ve onu anlamlı bir şekilde yaşamasını sağlayan şey, bir hikâyeye sahip olmasıdır. Kendi hikâyesini unutan, kendini kaybeder. Çünkü bir bağ vardır çözülmüş; bir boşluk oluşmuştur yapbozun eski zamanlarında. Kişisel tarihimiz birbirini tamamlayan anı parçacıklarından müteşekkildir. Bu parçacıkları birbirine eklemleyebilmek ve yapbozu tamamlayabilmek için bir zemine ihtiyacımız vardır. Çünkü hayat parçacıkları boşluğa dizilemez.

Bu zemin, bize zamanı da anlamlı hâle getirecek mekândır; vatandır yani.

Vatan fiziki açıdan tanımlanabileceği gibi, kendimizce anlamlandırabileceğimiz öznel bir kavramdır aynı zamanda. Ben, kavramların kendi dünyamdaki karşılığını bulmak için çocukluğuma gitmeyi tercih ederim. Geçmiş, geleceğimizi inşa edeceğimiz yapı taşları sunar bize. Kesmek, şekil vermek, bir araya getirip ahenkli bir bina kurmak bize kalmıştır artık. Harcı karmak için bir de ruha ihtiyacımız vardır. Bizi biz yapan manevi bir ruh, millet olma bilincinin mayasıdır.

Benim için vatan, merak duygumun etrafa çevrildiği zamanlarda, çocukluğumda dedemden dinlediğim eski zaman eşkıyalarına karşı kurşun sıkılmış bir deli gönüldür. Hakkını aramak, insanca yaşamak, kul köle olmaya direnmek için tek kırma tüfeğinin namlusundan parlayan barut kokusudur. Vatan bir namustur. Bu hikâye başka yerlerde başka isimlerle büyür, coğrafyaya sığ(a)mayıp sınırları genişletir, çoğalır ve ortak bir paydada toplar insanları. İç Anadolu’da Köroğlu’dur bu, Ege’de Yunan mezalimine karşı Kuvayımilliye. Balkanlarda küffara bilenmiş bir kahraman olarak Sarı Saltuk, Torosların eteklerinde Abdal Musa, Erzurum’da Moskof’a karşısında gönül duvarı inşa etmiş dadaş. Gücü, kaldırdığı merminin ağırlığıyla ölçülemeyen Çanakkale’de Seyit Çavuş’tur, Maraş’ta Sütçü İmam.

Kürsüde Akif’tir vatan; vaaz değildir sözleri, şiire yetmeyen kelimelerden bir özgürlük muştusudur minberden saçtığı.

Nihayeti olmayan bir eski zaman masalıdır vatan. Dedemin buğulu gözlerini karşıki dağlara uzata uzata anlattığı kıtlık günleridir. Her kıtlık ve yokluk bu topraklarda hep paylaşma hikâyeleriyle ferahlar. İçinde gidenlerin de hikâyesi vardır. Başka yerlerde yeni umutlar bulma gayretinin arayışları. Varlığını adadığı ailesini geçindirmek için mısır, buğday, arpa ekilen toprak; gölgesinde oturduğun gürgen ağacıdır vatan. Alın teridir; güneş aynı güneştir dünyanın her tarafına ışıklarını salan fakat herkesin alın teri ve emeği kendine mahsus.

Çocukluğumda evimizden aşağı uzanan bahçe, bir ırmağa varırdı. Hayvanları gütmek, biz çocukların göreviydi o vakitler. Yorulunca o ırmağın kenarına varır, genişçe bir taşın üstüne uzanır, kulağımda suyun şırıltısı, hayal denizine bırakırdım kendimi. Vatan, kimliğini ve kişiliğini mayalayan mirastır. Hissettirmeden siner ruhuna. Kendi kendine verilmiş bir söz, bir aşktır. Kokusu, rengi, börtü böceği kendine mahsus bir iklimin kucağında düşler büyütmektir. Vatan, suyun kenarında kendi içine doğru akmaktır. Karadeniz’de Kızılırmak, Anadolu’da Sakarya, Mezopotamya’da Dicle’dir, Fırat’tır.

Vatan bir sestir aslında. Doğduğumuzda kulağımıza okunan ezandır, annemizin beşiğimizin başında okuduğu ninnidir. Ninelerimizden dinlediğimiz bir eski zaman meselidir. Akşam karanlığında ninelerimizin yorgun bir sesle anlatılan Yusuf’un kuyudan çıkıp Mısır’a sultan olmasıdır. Bir namaz vakti esnasında, uzaktan bir köy imamının sesine sinmiş Itri’den miras kalmış tınıdır vatan. Bayram sabahında kubbeyi dolduran tekbirdir. Yoksulluk ve yoksunluktan dolayı beş bebeğini toprağa vermiş babaannemin, acılı ağıtlarına kardeş bir sesle okuduğu mevlittir. Anlatırken Fatıma Annemizi, sanki biraz önce buradaymış da şimdi dışarıya çıkmış kadar sıcak ve taze bir dile dökülen annemizin sesidir. Gidenin dönmediği Yemen Türküsü’dür. Çanakkale’de aynalı çarşıdır.

Vatan, sığınılacak gönül toprağıdır. Kanıyla toprağı işaretlemiş şehidin ülküsüdür. Bozkırlarda rüzgâra ahenkle oynamayı öğreten gelinciktir, Karadeniz’de dik yamaçlardan aşağı uzanan fındık bahçelerinde mor sıklamendir, Ege’de büyüleyici zarafetiyle görkemli bir begonvildir, nergistir. Kars yaylalarına doğru serilmiş mavi zakkumdur. Vatan bir kokudur aslında. Anne sütünden, çocukluğumuzu geçirdiğimiz topraklardan, adını sanını bilmediğimiz otlardan üzerimize sinmiş bir rayihadır. Uzaklara gitsek de burnumuzun direğini sızlatan özlemdir.

Vatan, penceresinden loş bir ışığın düştüğü, Anadolu’nun kadim şehirlerindeki bir ulu camidir. Kaç kez bozulmuş yeminin, yenilenmiş tövbenin gönül tortusuyla içli bir ağlayış, derin bir pişmanlıkla tazelenmiş bir inanca yolculuktur. Mihrabın manevi gölgesi, secdeye eğilen başları okşar. Kuşaktan kuşağa kaç neslin alın izini desenlerinde saklayan kilimdir, Hereke halısıdır. Şadırvanın önünden geçip vakit namazlarını aksatmayan ak saçlı, nur yüzlü dedelerin kırışmış ellerini semaya kaldırdığı avuç içleridir. Babaannemin bilmem kaçıncı kez devrettiği, elinden düşürmediği tespihtir. El yazması eserlerin kütüphaneleri doldurduğu medreselerdir vatan. İlimdir. Farklı düşüncelerin ve kabullerin öğretisini, büyük bir öz güvenle kendi inanç teknesinde yoğurmuş tedrisattır.

Vatan, kaç iklimden geçip Anadolu’da maya tutan Mevlana’dır; aruzun ahenkle dizildiği mesnevidir, Şems’in keşfettiği inci mercandır. Cümle mahlukata ilahi aşkla bakmanın nazarıdır. Vatan, ağzımıza akıtılan anne sütü kıvamındaki Yunus Emre’nin şiirleridir. Hem sadedir hem de derin. Manevi kıtlığın, siyasi hengâmenin ortasında savrulmuş Anadolu insanına utku veren sözlerdir. Horasan’dan kopup gelmiş Yesevi’nin gönül ırmaklarıdır. Bektaşiliğin ocağında nefestir, tekkeden yayılan sestir.

Benim vatanım çocukluğumdur. Çocukluğuma imkân sağlayan her yerdir vatanım. Bu topraklarda yaşayan herkesin anılarından, kişisel tarihinden sökün etmiş bir anlam adasıdır. Kendi küçürek hikâyemizden bu toprakların büyük efsanelerine varacağımız bir manadır. İçimizdeki damla damla manayı toplayan büyük ırmaktır.