VATAN SEVGİSİ

Dr. Zafer KOÇ
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

وَالَّذٖينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَالْاٖيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فٖي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّٓا اُو۫تُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌؕ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهٖ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَۚ

“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler…”

(Haşr, 59/9)

622 yılı, Hz. Peygamber’in (a.s.), öz yurdundan ayrılmak zorunda kaldığı tarihtir. Elbette kolay değildir yeryüzünde ilk mabedin inşa edildiği mübarek beldeden, apaçık delillerin bulunduğu, İbrahim makamının yer aldığı, güven ve emniyetin beşiği kutsal topraklardan (Âl-i İmrân, 3/97), şehirlerin anası (En’âm, 6/92) Mekke’den ayrılmak.

Hz. Peygamber (a.s.), terk etmek zorunda kaldığı vatanından ayrılış acısını tüm benliğiyle yaşamış, gözyaşları içinde dudaklarından şunlar dökülmüştür: “(Ey Mekke!) Vallahi sen Allah’ın en hayırlı ve Allah’a en sevimli olan beldesisin. Senden (zorla) çıkarılmış olmasaydım, seni asla terk etmezdim.” (Tirmizi, Menâkıb, 68)

Vatanından zorla çıkarılacağı haberini daha peygamberliğe ilk adım attığında Varaka’dan duymuş, bir anda irkilmiş, hayretle sebebini sorduğunda bu davanın bedel ödemeden gerçekleşmeyeceğine dair ipuçlarını ondan öğrenmişti: “Kavminin, seni bu şehirden çıkaracakları zaman keşke hayatta olsam!” (Buhari, Bed’u’l-vahy, 1) temennisiyle son Peygamber’e duyduğu sevgisini dile getirmişti Nevfel’in oğlu Varaka. Nihayet Hz. Peygamber (a.s.) bir gece, samimi arkadaşı Ebubekir ile yeni bir vatan olarak seçtiği Medine’ye doğru sessizce yola çıkmış, böylece on yıl sürecek vatan hasreti başlamıştır.

Konu başlığımızda yer alan ayet, inançlarını rahat bir ortamda yaşama arzusuyla öz yurtlarını terk eden Mekkelilerle, onları bağırlarına basan Medineli ensarı konu edinmektedir. Yurtsuz kalan muhacirlere evlerinin kapısını açan ensar, bunu severek yapmış, sergilediği bu fedakârlıktan da asla yüksünmemiş, iman kardeşliğinin zirvesi olan “isar”ı yani kendisi ihtiyaç duyduğu hâlde kardeşini kendisine tercih etmeyi bizzat yaşayarak göstermiştir. Bu diğerkâmlığın bir benzerine insanlık tarihi tanık olmamıştır desek hiç de abartmış olmayız.

Ayetteki tebevvee fiili, hem “dar/yurt” hem de “iman” için kullanılmıştır. Ayrıca iman kelimesi için ilave bir fiil takdir edilerek de ayete mana verilebilir. İlave bir fiil takdir edilmeden tebevvee fiili, her iki kelime için de kullanıldığında “Medine’yi yurt edinenler ve imanı gönüllerine yerleştirerek kalplerini imanın yurdu hâline getirenler” şeklinde bir mana vermek mümkündür. (İbn Atıyye, V, 287; Elmalılı, VII, 4842) Böylece bir beldeye yerleşip orayı vatan edinmekle imanın kalbe yerleşmesi, vatan ve iman beraberliğini göstermesi bakımından son derece anlamlıdır. Bu birliktelik, vatan ve imanın birbirini tamamladığını, imanın ancak özgür bir vatanda kökleşebileceğini ifade etmesi bakımından dikkate değerdir. Nitekim kalplere yerleşen iman, insanlık tarihi boyunca daima özgür bir ortama ihtiyaç duymuştur.

Vatan, kısaca bir milletin yurt tutup üzerinde egemenlik kurduğu toprak parçasıdır. Her millet sahip olduğu yurdunu kutsal kabul etmiş ve başkalarının eline geçmesini önlemek için canı pahasına savunmayı görev addetmiştir. Tarihte tanık olunan savaşların en önemli sebeplerinden birinin, kendi topraklarının başkalarının eline geçmesine engel olma çabalarından kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Her ulusun vatan kavramı farklı olabilir. Bir Müslüman için vatan, “iman ve namus” kavramıyla özdeşleşmiştir. İstiklal şairimiz, dizelerinde bu gerçeği en yalın şekilde dile getirmiştir:

“Âsım’ın nesli, diyordum ya, nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.”

Müslümanların vatan sevdaları, bir toprak parçasını sahiplenip onu korumanın çok ötesindedir. Dini ve vatanı için en kutsal değeri canını feda etmek, onun hayatındaki en büyük idealidir. Bu duygu ve düşünceyle savaşa, geri dönmemek üzere gider. O bilir ki din ve vatan uğrunda şehit olmak, hem bu dünyada hem de ahirette ulaşılabilecek en yüce makamdır. Şairin ifadesiyle:

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.

Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

Kuşkusuz Müslümanları vatanları için serden geçiren bu ulvi duygu ve düşüncenin temelinde, Kur’an-ı Kerim’den ve onun tebliğcisi Hz. Muhammed’in (a.s.) nezih hayatından öğrendikleri bilgiler yer alır. Kur’an’da, şehitlerin ahirette peygamberler, sıddıklar ve salihlerle beraber olacakları (Nisâ, 4/69), onların gerçekte ölü olmayıp diri oldukları (Bakara, 2/154), Allah katında en güzel ödüllere layık görülecekleri (Âl-i İmrân, 3/195) belirtilir.

Şehitliği geniş bir çerçevede tanımlayan Hz. Peygamber (a.s.), “Her kim malını korurken öldürülürse şehittir, kim dini uğrunda öldürülürse şehittir, kim canı uğrunda öldürülürse şehittir, kim de ailesi uğrunda öldürülürse o da şehittir.” (Tirmizi, Sünen, “Diyat”, 21) buyurur. Bu hadisin ifadesine göre dinini, malını, canını ve ailesini korumak için savaşırken öldürülen kimseler şehittir. Vatan kavramı ise bütün bunları kapsayan bir anlama sahiptir. Bu açıdan vatanı korumak, bütün kutsal değerlere kol kanat germekle eş değerdir.

Şair, yurt sevgisini zirveye çıkardığı yakarışında, bir tarafa vatanı, diğer tarafa ise sahip olduğu tüm varlığını koymuştur:

Cânı, canânı, bütün varımı alsın da Huda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Hicret ederek yeni yurtlara rahmet saçan muhacirleri, yurtlarında ağırlayan ensardan Allah razı olsun. Üzerinde yaşadığımız toprakları bizlere emanet bırakan aziz şehitlerimizin ruhu şad olsun.