VATAN ŞAİRİ
Namık Kemal
Doç. Dr. Canan OLPAK KOÇ
Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
“Ey vatan, hasretini îd-i visâl eyle bize
Bâri rü’yâda görün arz-ı cemâl eyle bize”
Namık Kemal
Namık Kemal bir makalesinin son bölümünde, “Vatan bizim kılıcımızın ekmeğidir.” der ve ekler: “Vatanı daima kendimize mahsus, kendimize münhasır bulur; daima nefsimizden ziyade sever, nefsimizi uğruna feda ederiz.” diyerek bitirir.
Bazı kavramlar ne edebiyatın ne de başka bir alanın sıradan malzemesidir. Kavramı karşılayan kelimenin geçtiği yerde durup bir daha düşünmek gerekir. Yalnız kavramın kendisi değil onunla özdeşleşmiş kişiler için de durum aynıdır. Vatan, böylesi kavramlardan birisi. Sözlük tanımlarının çok ötesinde bir anlam evresine sahip. Ve edebiyat tarihimizde, “vatan” denildiğinde aklımıza gelen ilk isim Namık Kemal’dir. Namık Kemal isminin “vatan” kavramıyla bu denli özdeşleşmesi son derece olağan elbette. O ki gerek eserleriyle gerekse yaşamıyla bir vatan mücadelesinin neferliğini yapmış bir şair.
Vatan, şairlerin diline çok yakışır. Düz yazıyla sayfalarca anlatılsa bile hâlâ eksik bırakılmış bir şey var mı diye düşünülecek kavramı, bir şair, bazen tek bir beyit yahut mısrayla asırlarca payidar edebilir. Bunda sadece şairin samimi duygularının, kelimelerle yaptığı söz oyunlarının payı yoktur. Şiirin yoğunlaştırılmış anlatımının, simgeli üst dilinin ve insanlığın hafızasını birleştiren, toparlayan, arketipi ilk söze kadar giden geçmişinin de payı söz konusudur. Fakat bunlardan da ziyade kavramın kendisinin, terazide dengine nazar ettirecek ağırlığı vardır. “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” diyen şair gibi öznesini de kendine birleşik yaşatır. Değişen dünya ve zamana inat, her kavramın nasibini aldığı eksiltmelerin dışında kalarak insanların yüreklerindeki vatan hissi eksilmeyecektir ve vatan, “Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda!” diye Allah’a yakarışın zirve dileği olarak kalacaktır.
Vatan, İstiklal Marşı’yla zirveye çıkmış bir kavram. Tabii öncesinde de anlamıyla hep var olagelmiştir. Yirminci yüzyılın kavrama katkısı, getirdiği kıyımla birlikte gönüllerdeki yerini sağlamlaştırmak ve güçlenip sınırlarının belirginleşmesini sağlamaktır. Ancak vatan kavramının asıl doğuşu, İstiklal Marşı’nın yazılışından yaklaşık altmış yıl önce, ismiyle özdeşleşmiş Namık Kemal’le olmuştur. Aslında değişim ve dönüşümün kaçınılmaz hâle geldiği, bir taraftan da milletlerin belirleyici ilkelerinin oluştuğu yıllara denk gelen şair ve yazarlar da kalemlerini akışın götürdüğü güzergâhla yazmaya başlamıştır. Belki de söz en baştan, geleceği bu noktanın ilhamı ile yürüyordur. Bu bakımdan Namık Kemal’in doğduğu yüzyılın şartları bir şairin yetişmesi için elverişlidir.
Zaman, şairine de ödevler yükler. En güzel aşk şiirlerinin yakın yıllarda yazılması ne kadar doğalsa şairlerin dilinde doğdukları toprağın nameye dönüşmesi, kutsalların yüceltilmesi, inanmanın kazandırdığı güçle zaferlerin şahlanması da o denli doğaldır, bir o kadar özel ve anlamlıdır. Bir anlamda Namık Kemal, şiirleri aracılığıyla dünyanın yaydığı enerjinin kendi coğrafyasında yansıtıcısı olmuştur.
Divan şiirinin yaygınlığı henüz bütünüyle güç kaybetmemişken yeni şiir ilk önemli temsilcilerini yetiştirmeye başlar. Şair muhayyilesi harekete geçmiştir artık ya da şair, zamanın akrep ve yelkovanına ayar yapmıştır. Sonuç ne olursa olsun Namık Kemal eski şiire ayaklarını basıp doğrulacak, Şinasi ve Ziya Paşa’yla beraber yeni şiirin ilk temsilcilerinden olacaktır.
21 Aralık 1840 tarihinde Tekirdağ’da dünyaya gelen Namık Kemal, “Vatan Şairi”dir ve ilk adı Muhammed Kemal’dir. Bugünün edebiyat evreninden okuma yapıldığında Vatan Şairi adlandırması daha sık karşılaşılan bir ünvan gibi gelebilir. Hatta şiirlerinde sadece bayrak, millet kavramlarından bahsettiği için sonradan ona münasip bulunmuş bir ünvan zannedilebilir. Oysa “Vatan Şairi” adlandırması Namık Kemal’le vücut bulmuştur ve yalnız şiirleriyle değil tüm yaşamıyla onu şekillendirmiştir.
Yedi cihana hükmetmiş Osmanlı Devleti’nde, uçsuz bucaksızlığından hayali bile zor kurulan bir coğrafyaya sahip olmak, fetihlerle sancağı dalgalandırmak, yurt bilincinin çok öteden beri var olduğunu ispatlamaya yeter. Ancak yeni “vatan” bilinci, hızlı bir toparlanmanın ihtiyaç hâline geldiği zamanlarda dağılma ve bölünmeye karşı tutkal bulma ihtiyacından fışkıran, kök salan bir ağaç olmuştur. Namık Kemal, bu ağacın dallarına tutunan en kuvvetli kollara sahiptir.
Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem, babasının eğitiminden bahsederken dönemin önemli âlimlerinden tefsir, hadis, tasavvuf, edebiyat dersleri alarak yetiştirildiğini kaydeder. Dil bilen, şiir yazan, yeni fikirlere kapı aralayan Namık Kemal için gazetecilik devresi de Şinasi sonrasındadır. Yeni bir nesir dilini fark ettikten sonra artık toplum sorunlarını, yeni dünyanın kavramlarını yazılarına taşır, Montesquieu’den çeviriler yapar. Yaşadığı şehrin günlük hayatına dair sorunlar, şehrin belediye işleri, sık sık çıkan yangınlar, onun değindiği konular arasındadır. Özellikle kadınların eğitimi konusuna ayrıca önem verir. Hatta edebiyat tarihinde kadın ve eğitim meselesine el atan ilk şair Namık Kemal’dir. Sorunları hep millî bir bakış açısıyla çözmeye çalışır. İstanbul Tepebaşı kahvehanelerinde Rumca şarkılar söylenmesinden rahatsız olup yazı kaleme alır. Yine tıp fakültelerinde derslerin Fransızca okutulmasını eleştirir. 1866’da yayımlanan, “Lisân-ı Osmânî’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazâtı Şâmildir” makalesi dil ve edebiyatımızın bütünlüklü olarak ele alındığı, tartışıldığı ilk yazıdır. Onun gazeteciliği hürriyet fikrinin yerleştirilmesi için de bir aracıdır. Londra’da çıkardığı gazetenin Hürriyet adını taşıyor olması bu anlamda dikkat çekicidir. Londra’da aynı zamanda Hafız Osman hatlı Kur’an-ı Kerim’in baskı işini tamamlamak için uğraşır.
Namık Kemal için toplumsal meseleler önemlidir. Söz konusu vatansa gözünü budaktan sakınmaz. Müslüman vatanın selameti için gerekirse siyasi idareye bile eleştirilerini yapar. Tabii bunun sonuçları çoğu zaman merkezden uzaklaştırma ve sürgün cezası şeklinde olur. Ancak gerek gönderen gerekse giden niyetin ne denli halis olduğunu bilir. Paris ve Londra’dan tutun da o zamanlar Osmanlı sınırlarına dâhil olan Rodos, Sakız, Kıbrıs ve Gelibolu’ya kadar hep şair ruhunu dolaştırdığı yerlerdir. Bilhassa Avrupa ülkelerini görmek, tanımak, ona vatanına daha kuvvetle bağlanma duygusu verir. Hukuk ve maliye meseleleri yanında gittiği ülkelerin klasiklerini de görüp okuma fırsatı bulur. Londra’da Shakespeare okur, tiyatro izler. Edebî yaşantısında tiyatronun ilk tohumları da bu tecrübelerle atılır. Zira tiyatronun insanlar üzerindeki doğrudan etkisini keşfetmiştir. Kitlelere çarçabuk bir fikri aşılamak, onları harekete geçirmek bu sanatın gücüdür. Tiyatro halkla doğrudan irtibat kurulabilen faydalı bir eğlencedir. Halka vatanseverlik duygusunu hatırlatmanın en kestirme yoludur. Nitekim hayatını bütünüyle vatan, millet, medeniyet, ilerleme, hürriyet kavramlarına hasredecek Namık Kemal’in de ihtiyaç duyduğu şey, bu iletişim ortamıdır. Tasvîr-i Efkâr, Hürriyet, İbret, Sirac gazeteleri fikirlerini duyurmak için ne kadar önemli olmuşsa yazdığı tiyatrolar da o denli güçlüdür. O, yanlışa göz kapamaktan yana olmaz. Örneğin Gelibolu mutasarrıflığı sırasında Gelibolu’nun eğitim sorunlarını çözer, memurların yolsuzluklarını ortaya çıkarır. Sokaklarda halkın güvenliğine zarar verecek noktaya gelmiş olan sokak köpekleri için çözüm üretir.
Namık Kemal için bir şeyin kıymeti, vatana faydası oranında anlaşılır. Yazdığı Vatan Yahut Silistre’de de bunu gözetir ve oyunu kaleme almak yanında, halkın oyundaki fikirlere alışması için de çabalar. Sonunda istediği olur. Seyirciler, “Yaşasın vatan! Yaşasın Kemal! Yaşa vatanın Kemal’i!” nidalarıyla sokakları doldurur. Yankı öyle kuvvetlidir ki yazarını, arkadaşlarıyla beraber yurdun dört tarafına saçar. Namık Kemal’in otuz sekiz ay kalacağı Mağusa sürgünlüğü, bu oyunun sahnelenmesi sonrası yaşananlar nedeniyle başlamıştır. Kıbrıs, Namık Kemal’in şer zannedileni hayra çevirme mekânıdır. Aktif gazeteciliği bitirilmiş olsa da artık edebî sahada daha çok üreten biridir. Neredeyse bütün piyeslerini ve ilk romanı İntibah’ı burada yazar.
1876 yılında II. Abdülhamid’in tahta çıkışıyla İstanbul’a döner. Dönmesiyle de Şura-yı Devlet üyeliğine getirilir. Kanun-ı Esasi’yi hazırlayan heyete katılır. Her ne kadar bir yıl sonra kısa bir Midilli görevi verilmiş olsa da Namık Kemal’in vatan sevgisi, halis niyeti anlaşılmıştır. Burada da camisiz köyleri ezanına kavuşturmuş, Türk balıkçıların haklarını savunmuştur. Orada yazıp II. Abdülhamid’e takdim ettiği Celaleddin Harizmşah eseriyle ûlâ rütbesini almakla kalmaz aynı zamanda devrin padişahından, “Sen devletini, milletini seversin, ben de seni onun için severim.” taltifini duyar.
Ne ki insan fanidir. Bunca hızlı, hareketli hayat, onun gözlerini 1888’de zatürreden kapatır. Mezarı Gelibolu’dadır. Mezarına, çizimi Tevfik Fikret’e ait, mermerden bir türbe yaptırılır. Depremde hasar alan, Çanakkale Savaşı’nda yıkılan türbe II. Meşrutiyet sonrası yeniden düzenlenip ziyarete açılır.
Namık Kemal vatan şairidir. Divan edebiyatı geleneği ile başladığı şiirlerine sonradan başka amaçlar yüklemiştir. Türk şiirinde daha önce birkaç kısık sesli örnekte görülen vatan, millet heyecanı onunla zirveye çıkar. Halkın edebiyatla bağını kuvvetlendirir. 93 Harbi’nin bıraktığı etkiyi “Vatan Mersiyesi” başta olmak üzere birçok şiirinde dile getirir.
Tercümeleriyle, fıkra ve makaleleriyle, tarihle ilgili yazılarıyla nesri kendi fikirlerine bir alan olarak kullanır. Tiyatro, roman gibi eserlerle ünü artar. Onda vatan demek Türk İslam birliği demektir. Bu nedenle bireysel konulardan ziyade vatanın güvende olmasını önemseyen karakterler kurgular. Vatan Yahut Silistre’de, Rusya’yla yapılan savaşta gönüllü olarak cepheye giden kişileri anlatır. Sevdiği adamı hiç düşünmeden cepheye gönderen, ardından da asker kıyafeti giyerek savaşa katılan genç kız imajı çok etkileyicidir. İnsanlar vatan sevgisinin doruk noktaya ulaştığı bu eserde namuslu, güçlü, kahraman kadın imajını da gerçekliğe uygun bulmuş ve çok sevmiştir. Celaleddin Harizmşah’ta da idealist bir asker olan Celal etrafında, İslam âleminin Moğollara karşı mücadelesi anlatılır. Bunların dışında iki romanında da yine ahlakın önemi, aile kurumunun kutsallığı vardır.
Şair, hayatı boyunca millî birliğin peşinde olmuştur. Dilin gücünü erkenden kavrar. Milletlerin devamında dilin önemini Osmanlı üzerinden anlatır. Osmanlı, sınırlarında bulunan hiçbir milletin alfabesini yasaklamamıştır.
Edebiyat, milleti bir arada tutan, vatan duygusunu nesillere taşıyan bir araçtır. Yazar ve şairlere görev yükler. Vatan demek, din ve millet birliğidir ona göre. Ernest Renan’ın bir konferansta İslamiyet’i ilerlemeye engel olan bir din olarak anlatması şairi kızdırır. Dönemine göre sesi oldukça yüksek ve güçlü çıkan Renan Müdafaanâmesi’ni bu iftiraya cevap olarak yazar. İslam’a aykırı olmamak ve millî kalmak kaydıyla yenileşmeye açıktır. Vatan makalesinde dediği gibi “Şîr-harlar beşiğini, çocuklar eğlendiği yeri, gençler ma’îşet gâhını, ihtiyârlar kûşe-i ferâgatini, evlâd validesini, peder âilesini ne türlü hissiyât ile severse, insan da vatanını o türlü hissiyât ile sever.” O da öyle sevmiştir. Bizse bugün vatanın emanet edildiği gençleri gördükçe bir zamanlar yükselen, “Yaşa vatanın Kemal’i” nidalarına karşılık, “Rahat uyu vatanın bağrında şair!” diyoruz.