UZMANINA
SORDUK

Semahat ÖZGENÇ
DİB Plan ve Programlar Daire Başkanı

İnsanoğlu küçük yaşlardan itibaren ait olduğu kültürün, medeniyetin referans değerlerini bazı kavramlar dolayısıyla öğrenir. Bu noktadan hareketle dille kültür arasında nasıl bir münasebetten söz edebiliriz? Dillerin asırlar içinde kazandığı birikimler, düşünceye ve sosyal hayata nasıl yansır?
“İnsan toplumsal bir varlıktır.” yargısı, insanı toplum içinde okumaya çağırır. Bu davet, insanın toplumla kurduğu bağlara işaret eder. Yani insan; kendi biricik varlığını, içinde yer aldığı toplumla tanımlar, insani yetkinliğini ancak bir toplum içinde gerçekleştirir. Konuştuğumuz dil de bizi çepeçevre kuşatan toplumsal normların temsillerinden biridir. Yapıp ettiğimiz her şey zihnimizde soyut bazı temsilleri içerir. Bunların seslere dökülmesi de dil aracılığıyla olur. Dil tabii ki sadece sesleri ifade etmez, aynı zamanda toplumda “normal” olarak tanımladığımız davranış modellerini de kapsar. “Normal olmayan” davranışlar toplumun kültürünü oluşturan bu kabullerin dışında değerlendirilir, kabul görmez. Kısacası eşyaya ve insana dair sahip olduğumuz anlamlı ve bir değere işaret eden bu kabuller bir duruşu ifade eder. Dil ve kültür bu duruşun somut temsilleridir diyebiliriz. Yani neyi nasıl algılıyorsak o şekilde davranır ve ifade ederiz. Mimarimiz, musikimiz, sanatımız, ilmî geleneklerimiz normal kabul ettiğimiz bu dilin somut yansımalarıdır. İnşa ettiğimiz cami, dinlediğimiz müzik, ilmî-bilimsel birikimlerimiz ve sanata dair kabul ettiğimiz değerlerin tamamı toplumu oluşturan insanın yapıp etmeleriyle meydana gelir. Bu anlamda gerek davranışa dökülen gerekse konuşurken kullandığımız dil, kimliğimizdir. İletişim için seçtiğimiz her bir kavram bizim hayat anlayışımızı temsil eder. Bireylerin kullandığı dil, o toplumun tecrübesini, birikimini, geleneğini yansıtırken iletişim becerilerimizi de güçlendirir ya da zayıflatır.
İnsanın kendi varlığını gerçekleştirebilmesi için sadece yaşamsal ihtiyaçlarını yerine getirmesi yetmez. İbn Sina’ya göre toplumu bir arada tutan asgari ihtiyaçların sağlanması insanın yetkinliklerini gerçekleştirmesinde tek başına yeterli olmaz. Toplumda görev dağılımına ek olarak adaleti sağlayacak kuralların konulması da gerekir. Bu kurallar da ancak topluma vahyi anlatan bir peygamber ile belirlenebilir. İbn Sina’ya göre ancak böyle bir toplum medeniyet düzeyine yükselir.
İslam medeniyetinin temelini teşkil eden kavramların birbirinden çok farklı kültürlere sahip Müslüman toplumlarda geçerliliğini koruduğunu görüyoruz. Müslümanları derinden derine birbirine bağlayan bu kavramların bizler için öneminden bahsedebilir misiniz?
Medeniyet kavramı tarih boyunca pek çok toplum için kullanılmış, geçmişten bugüne çok farklı tanımlarla izah edilmiş. “Medeniyet nedir?” sorusunun cevabını burada tartışmayı düşünmüyorum. Fakat yukarıda İbn Sina’nın temellendirdiği noktadan hareketle sadece temel insani ihtiyaçlarını giderebilmek için bir araya gelen insan topluluklarının oluşturduğu her topluluğu medeniyet sayamayacağımızı ifade edebiliriz. İnsanlığın bugün ulaştığı birikim çağlar boyunca birbirinden etkilenen Mısır, Hint, Çin, Yunan ve İslam medeniyeti gibi kadim geleneklerin tecrübeleriyle oluşmuştur.
İslam, neşet ettiği dönemlerden bugüne kadar yayıldığı bütün coğrafyalarda etkisini her zaman göstermiştir. Müslümanların vahyi anlama ve yorumlama biçimleri ile gelişen İslam medeniyeti kendiliğinden oluşmamıştır. Fetihler aracılığıyla dünyaya yayılan İslam, farklı coğrafyalarda tanıştığı yeni kültürleri derinden etkilemiş, dönüştürmüştür. Müslümanlar farklı kültür ve medeniyetlerden aldıkları bu kültürel mirası, İslam dairesinde hayatta tutmayı başarmışlardır. Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin birtakım kültürel farklılıklar dışında Müslümanların İslam algısı değişmez. Bunun sebebi İslam’ın tek bir kavme ya da topluma değil, bütün milletlere hitap eden bir din olmasıdır. Ayrıca bu noktada en önemli unsur, bana göre, İslam’ın insanlara öğrettiği bir ahlaki ilkede saklı. Bu ilke; Müslümanların, insanlığın birikimini geçmişten bugüne kadar peygamberler aracılığıyla ulaşan bir miras olarak görmeleridir. Müslüman âlimler, fetihler ile ulaşılan bölgelerdeki ilmî birikimi tercümeler yoluyla öğrenmiş, kimi zaman öğrendikleri konularda cevap üretmeye kimi zaman da o bilgiyi vahiy çerçevesinde yeniden yorumlamaya girişmiş, kendilerini farklı kültürlerden, dinlerden de olsalar geçmiştekilerin öğrencisi olarak görmüşlerdir. Önceki medeniyetlerden tevarüs eden ilmi ve birikimi “yitik mal” olarak gören Müslümanlar ulaştıkları felsefi-ilmî birikimi içselleştirebilmişlerdir. Böylece ilmî miras yeniden yorumlanarak İslam’a ait hâle gelebilmiştir. Bu durum medeniyet değerlerinin sonraki kuşaklara taşınabilmesini sağlamıştır. Bu büyük birikim, birbirine eklemlenerek çağları aşmış ve bugüne kadar gelebilmiştir. İnsanlığın ortak mirası olan ve İslam’la yeniden yorumlanan bu ilmî birikim yeni bir paradigmada süreklilik kazanmış ve korunabilmiştir. Yunan felsefesinin yorumları İslam âlimleri aracılığıyla Batı’ya taşınmış orada başka bir medeniyetin oluşmasına temel teşkil etmiştir. Medeniyet birikimimize bakışımız kültürümüzü geleceğe taşımada en önemli etmen olarak yorumlanmalıdır. Geçmiştekilerin başarısı, bana göre buradan gelir. Mirası geleceğe taşımak onu yeniden yorumlayabilmekle mümkün olmuştur. Bunu başarabilen nesiller kendi çağlarının temsilcileri olmuşlardır.
Din toplumlar için belirleyici olma rolünü sürdürmüştür. Bunu bilen kötü niyetli kimi çevreler dinî kavramların tahrifatını kendilerine misyon edinmiş, yüzyılların tecrübesiyle olgunlaşan kavramları şahsi hırs ve çıkarları doğrultusunda yeniden tanımlama, yorumlama, istismar etme yoluna gitmişlerdir. Dinî kavramların içinin boşaltılmasına ve istismarına karşı Müslümanların nasıl bir dikkate, titizliğe, teyakkuza sahip olması gerekir?
Dinlerin kendilerine has aktarım yöntemi var. İlahi hükümler vahiy yoluyla peygamberlere ulaşır, onlar da içinde bulundukları toplumun diliyle bu vahyi açıklarlar. Efendimiz (s.a.s.) Allah’tan aldığı vahyi bizlere olduğu gibi aktarmış, yaşayarak da şerh etmiştir. Dinî bilginin koruma altına alınmasında en önemli etken aktarımda kullanılan yöntemlerdir. Bilgi, sistemli olduğunda aktarılabilir. Dağınık bilgiyi korumak ve aktarabilmek mümkün değildir. Bugün hâlâ felsefi görüşlerini tartıştığımız filozoflar sistem filozoflarıdır. Bu filozoflar yaşadıkları çağın ilmî birikimini sistematize ederek aktarabilmişlerdir.
Bilginin bir sistem içinde aktarılabilmesinin yolu ise kavramsallaştırılmasıyla mümkündür. Hadis, fıkıh, tefsir gibi ilmî geleneklerin günümüze kadar ulaşmasının altında kendi kavramsal çerçevesini kurmuş olmaları yatar. Bu gelenekler ulaştıkları bütün coğrafyalarda yeniden yorumlanarak birikimlerini genişletmiş; böylece ilmî süreklilik korunmuştur. Bilgi canlı tutulmuştur. Durağan bilgi genç nesillere doğru aktarılamaz. Anlamını bilmeyen kimselerce kullanılan bilginin istismarı da mümkündür. Bu durum, kavramların, yetkin olmayan kimselerce istismarına ve aslına uygun olmayan şekilde yorumlanmasına da kapı aralar. Sahih dinî bilgiye ulaşabilmek için doğru kaynaklara ve bu kaynağı doğru bir şekilde aktaran işin ehli kişilere ulaşmamız gerekiyor. Doğru anlamak, doğru ifade edebilmenin de temel prensibidir.
Bir toplumda ifade edildiğinde herkesin aynı şeyi anladığı bir mekâna, işe, duruma has kavramlarımız vardır. Başka yerde kullanamazsınız. Hangi bölgemize giderseniz gidin “imam” dendiğinde camide görev yapan din görevlisi akla gelir. Kurumumuzda imam-hatiplik görevini hassasiyetle yerine getiren hocalarımıza ait toplumumuzda çok önemli bir yeri olan bu kavram FETÖ tarafından istismar edilmiştir. Örneğin Müslümanlar, “şehit” dendiğinde Allah’a iman etmiş, O’nun emirlerine uygun olarak yaşarken vatanı ve dinî değerleri için can veren kimseyi anlarlar. Çünkü şehit kavramına dair Kur’an-ı Kerim’de kavramın çerçevesi böyle çizilmiştir. Peygamber Efendimizin verdiği örnekler şehit kavramının anlamını belirlemiştir. Günümüzde, dinî hassasiyete sahip samimi vatandaşlarımızın duygularını sömürerek kendilerine meşruiyet kazandırmaya çalışan DEAŞ gibi örgütlerin bu kavramları da istismar ettiklerine şahit oluyoruz. Mesela “oruç” kelimesi bizim bir ibadetimize özel dinî terminoloji kapsamında tanımlanmış kavramlarımızdan biridir. Oruç kavramını bir “diyet” yöntemi için kullanmak doğru değildir. Müslüman kimse “evrene mesaj” göndermez. Bu başka bir dinin ritüelinden alınmış ve dilimize çevrilmiş bir ifadedir. Müslüman’ın talepte bulunduğu, yalvardığı, dua ettiği tek varlık Allah Teâlâ’dır. Gördüğünüz gibi sadece dinimize ait kavramlar istismar edilmiyor, başka inançlara ait kavramlar da bizim inanç sistemimizin içine dâhil edilmeye, Müslümanlar tarafından kullanılmaya zorlanıyor. Bu kavramları kullanmamalıyız, uygun olmayan yerlerde kullanılmalarına müsaade etmemeliyiz ve kullananları uyarmalıyız.
Dijitalleşme rüzgârıyla birlikte dilimizin gittikçe daraldığını, kültür ve medeniyetimize ait kavramların gündelik hayatımızdan yavaş yavaş çekildiğini görüyoruz. Bu daralma karşısında hem yetişkinlere hem gençlere neler tavsiye edersiniz?
İletişim araçlarının, teknolojideki bu denli gelişme sonucunda, bize alternatifi olan farklı tercihler sunması beklenirdi. Fakat dijital alanda açılan her kanal birbiriyle benzeşerek çoğalıyor. Bir platformda gördüğünüz paylaşım çok kısa bir süre içinde diğer platformlara da yayılıyor. Verilmek istenen mesaj değişse de izleyiciyi çekebilmek için benzer dil ve paylaşım yöntemlerinin kullanıldığını görüyoruz. Videolar ya da sınırlı sayıda karakterle yazılan her bir paylaşım telefon ya da bilgisayar ekranında yukarı doğru akarken bizler bir sonraki paylaşıma geçebilmek için ekranı sürekli kaydırıyoruz. Platformlar, kullanıcıları sürekli yeni bir paylaşıma zorluyor. Bu da gündelik dilin üstüne çıkamayan, hiçbir mesaj içermeyen, sadece görünür olmakla tıklanmanın, beğenilmenin kısa süreli hazzını yaşatan bir bağımlılığa dönüşüyor. Bu hıza yetişmek için de kendine has dil ve sunum yöntemleri üretiliyor. Özel kısaltmalar kullanılıyor. Bu hıza ve hazza çok fazla maruz kaldığımızda sınırlı bir kelime grubuyla konuşmaya başlıyor, duygularımızı, düşüncelerimizi hissettiğimiz gibi aktaramıyoruz. Sabırsız, tahammülsüz, birbiriyle konuşmayan insanlar hâline geliyoruz.
Dijital dünya yapay zekânın da katkılarıyla farklı coğrafyalarda yaşasa da insanları, sanki aynı hayatı yaşayan, birbiriyle aynı zevklere sahip, tek tip bireyler hâline dönüştürüyor. Dijital kültür kendi dilini geliştirdi. Kendine has ahlaki kabullerine dayalı bir yaşam tarzı sunmaya başladı. Değişim kaçınılmaz bir olgu. Elbette her toplum değişimle yüzleşmek zorunda. Bu değişime alternatif olarak “kendi yeninizi” oluşturamazsanız dijital kültürle aktarılan, başkasına ait bir kültürde yaşamak zorunda kalırsınız. Bu konuda yetişkinler olarak bizlere çok büyük bir sorumluklar düştüğü kanaatindeyim. Geçmişe öykünerek yeniyi kötülemek yerine yeni olanla yüzleşmemiz gerekiyor. Geçmişle şimdinin birleşebildiği hayat çözümleri üretmeliyiz. Yeni nesil, eskiyi bilmediğine göre bunu ancak yetişkinler yapabilir. Çağımız da zaten bizi buna zorluyor.
“Yeni olana nasıl bakmalıyız?” sorusunu kendime öteden beri sorarım. Yeni olanla kurduğunuz bağı kendi köklerinize bağlayamadığınız sürece o asla size ait olmayacaktır. Yeniye dair kendi ürettiğiniz kelimeleriniz ve kavramlarınız yoksa ona gerçek anlamda sahip değilsiniz demektir.