UZMANINA
SORDUK

Serkan AKIN
Mimar


Mimari açıdan insanın yaşadığı evin tanımını nasıl yaparsınız? Ev kavramını sadece fiziksel bir mekân olarak mı değerlendirirsiniz yoksa insanın duygusal, sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarını da içeren bir kavram olarak mı ele alırsınız? Bu bağlamda, insanın yaşadığı evin tasarımında hangi faktörlerin önemli olduğunu düşünüyorsunuz?
Ev insan için en özel mekândır. Barınılan ve diğer insanlardan ayrıştırılan bu yerler evlerdir. Bu yüzden ev özeldir, müstakildir. Özel bir hukukla inşa edilir. O hukuk da bir kadın ile erkek arasında gerçekleşen nikâhtır. Ev bu özelliğiyle diğer tüm mekânlardan ayrılır.
Dolayısıyla ev önce gönülde inşa edilen, selam ve hukukla kurulan şeydir. Taşların üst üste konulması, tahtaların üst üste çakılması, hayvan derilerinin hasır merteklere gerilmesi ya da kerpicin kesilmesi daha sonra gerçekleşir ki bu da evi inşa ederken Hz. Âdem’den (a.s.) itibaren takip edilen kadîm bilginin, geleneksel düşüncenin ve teknik üretimin konusudur.
Bu bağlamda ev, insanın başını sokabileceği, kendisini kötülüklerden koruyan, ailesi ile birlikte en özel anlarını yaşadığı, içinde huzurla bulunduğu, bahçeli, müstakil, hayvan besleyebildiği, sebze ve meyve yetiştirebildiği yerdir. Bu mekânda misafir ağırlayabilir. Sevdiği diğer insanların yaşadıkları evlere ve sosyal alanlara yakın mesafede, etrafı onun evinin güneşini, manzarasını, rüzgârını, yolunu kesmeyen binalardan oluşan güvenli mahallelerde bulunur. Bulunduğu coğrafyanın doğal malzemesinden yapılır, geleneksel teknikle kolayca inşa edilir, ona sahip olmak için en temel insani vazifeleri yapmak yeterlidir.
Dolayısıyla ev sadece fiziksel bir mekân tanımı değil birçok alanda karşılığı olan bir kavram ve kelimedir. Kişinin kendine yuva yaptığı yer evdir.
Günümüzde birçok insanın yaşadığı apartman daireleri ev değildir. Çünkü apartman tanımadığınız ve bilmediğiniz insanlarla kat mülkiyeti üzerinden kurulan zorunlu ortaklıktır. Ayrıca apartman dairelerinin inşasında çoğunlukla betonarme ve diğer sentetik malzemeler kullanılır. Bu yüzden ev zannedilen apartman dairelerinde yaşamak insanlara bir zulümdür. Ne yazık ki apartmanlarda yaşayan insanların birçoğu bu zulmün farkında bile değildir. Ayrıca apartmanlar kentlerde bulunur ve bu kentler artık günümüzde büyük kentlere ve megakentlere dönüşmüştür ki insanların megakentlerde ve apartman dairelerinde yaşamlarını sürdürmek imkânsızdır. Bununla birlikte megakentlerde yaşayan insanların bu zulüm sarmalından mevcut paradigmalarla kurtulma şansı da yoktur.
Buna karşılık ev, Türk Evi, geleneksel düşünce ve teknik ile üretim, kırsal alanlar ve tarihî şehirlerin ihyası ile birlikte bu alanlarda yaşamın yeniden gündeme gelmesi çok önemlidir. Çünkü doğal iklimsel döngüye uygun yaşam ile insani ölçekte yaşam ve üretimin gerçekleştiği tarihî şehirler, insanlığı yok oluşa sürükleyen sanayi devrimleri sonucunda ortaya çıkan büyük kaosun karşısındaki tek alternatif ve gerçek yaşam mekânlarıdır.
Osmanlı şehirleri birtakım maddi ve kültürel sebeplerle diğer İslami şehirlerden farklılaşsa da İslami yaşam temelinde onlarla bütünleşen özelliklere sahip. Buradan yola çıkarak Osmanlı ve İslam şehri desek neler söylemek istersiniz?
Şehir, aslında ideal olandır. Aklımızda ve gönlümüzde tüm iyilikleri bir araya getirdiğimiz mekânın adıdır. Ta en başta kurduğumuz yerdir şehir. Vahyi ve kadim olanla ilk inşa ettiğimiz şeydir. İmar etme bilgisi ile ortaya koyduğumuz her şey şehirdedir. Önce hukuk ve sözleşmenin teşkili, sonra evin ve mabedin inşası, daha sonra yaşam ve geçim için üreterek pazarın inşası. Bunların hepsi şehirde olan şeylerdir. Evin ve mabedin hayatın merkezinde olan yerdir şehir.
Dolayısıyla şehir, feyizli, bereketli, ahlaklı, faziletli, huzuru ve barışı isteyen insanların bir arada yaşadığı yerdir. Anlamların, kavramların, kelimelerin, düşüncelerin ve nihayet üretmenin; vahye, sünnetullaha, tekniğe uygun şekilde sürdürüldüğü yerdir.
Mekânın önce gönülde kurulduğu yerdir, tüm güzelliklerin önce niyetle sonra peygamberi usulle daha sonra kadim bilgi ve meslek tavrı ile üretildiği yerdir. Herkesin bir diğerinden emin olduğu, selamın ve barışın hâkim olduğu, haksızlığın hakir görüldüğü ve cezalandırıldığı yerdir şehir. Kuşun kurda yem olmadığı, fakir ve ihtiyaç sahiplerinin kollandığı, hasta ve yolda kalmışların sıhhate ve barınağa kavuştuğu yerdir.
Nesil emniyetinin olduğu, evliliğin ve ev kurmanın kolaylaştırıldığı, huzur ve saadetin neşvünema bulduğu yerdir şehir. Emniyetsiz kişinin barınamadığı, günah işlemenin neredeyse imkânsızlaştığı, iyilerin kötülere engel olup güzellikler için yarışıldığı yerdir şehir. Arsızın, hırsızın, katilin adım atmakta zorlandığı, hükmün hızlı ve adil verildiği yerdir şehir.
Evlerin müstakil, üretimin doğal, geleneksel tekniğin hâkim, geçimin kolay, yaşamın şen olduğu yerdir şehir. Çocukların her yerde rahatça oynadığı; atlayıp hopladığı, kaçıp kovaladığı, düşüp kalktığı, hayal kurduğu, evleri çatılı ve bahçeli çizdikleri yerdir şehir.
İnsanların yürüyerek her yere ulaşabildiği, alışverişini çarşıdaki dükkânlardan yaptığı, markaların değil, kaliteli ustaların şubesi olmayan mekânlarda üretim yaptığı yerdir şehir.
Evlerin diğer evlerle uyum içinde olduğu, kimsenin evinin diğerinin evinin güneşini, rüzgârını, manzarasını, yolunu kesmediği, mahremiyetini ihlal etmediği yerdir şehir.
Evlerin, gönülde, niyette, usulde ve teknikte ilk eve ve mabede dönük inşa edildiği yerdir şehir. Ev inşa edilirken taşın, toprağın ve ağacın kullanıldığı, böylece kolayca inşa edilip bitirildiği ve insanların huzurla sükûn bulup konakladıkları yerdir şehir.
Rabb’in çağrısının 5 vakit duyulduğu ve insanların bu çağrıya her vakit koştuğu yerdir şehir.
Velhasıl; iyiliğin, güzelliğin, selamın, barışın, huzurlu günler ile gecelerin, tekniğin, zanaatın, geçimin, çiçeğin, böceğin, kuşun var olduğu mekândır şehir.
Dolayısıyla Osmanlı ve İslam şehri dediğimizde ortaya çıkan güzelliklerin tamamı; güzel niyetin, temiz hukukun, doğru usulün, geleneksel teknik ile üretimin sonucunda ortaya çıkmıştır.
Geleneksel İslam mimarisiyle modern mimari yaklaşımların birleştirildiği bir şehirde, estetik, işlevsellik ve toplumsal uyum nasıl dengelenmelidir? Bu dengeyi sağlamak için hangi tasarı prensipleri ve planlama stratejileri izlenmelidir. Bu şehir modelinin sürdürülebilirlik açısında katkıları neler olabilir?
Geleneksel ile modernin birleştirilmesi, uyumu ya da buna benzer yaklaşımlar yaklaşık 200 yıllık bir mücadelenin konusudur. Bu mücadele her alanda ve ölçekte yürütülmüştür. Mimarlık ve şehircilik konuları da bunlardan biridir ve bu konular doğrudan hayatın sürdürülmesine dair konular olduğu için mücadelenin en yoğun olduğu alanlardır.
Bu konuda söylenebilecek en önemli cümle şudur: Biz mekânı kaybettik, mekân anlamın, kavramın, kelimenin, usulün, niyetin, tekniğin, üretimin velhasıl yaşamın gerçekleştiği yerdir. Bu yüzden mekânın geri kazanılması yeryüzünün imarı ve vahye uygun yaşamın gerçekleşmesi için gereken en önemli şeydir. Dolayısıyla yapılması gereken şey gelenek ile modernin uyumu değil, vahye ve kadim olana uygun gelenekselin yeniden ihyasını sağlamaktır.
Geleneksel düşünce teknik ve üretim yaşamımız için gerekli ve yeterli olmakla birlikte, modern düşünce ve teknolojik üretim insanlığı sürdürülebilir doğal yaşam döngüsünden uzaklaştırıp nesneleştirir, köle yapar, esas amacı yok etmektir.
Bu yüzden modern teknolojik imkânların kullanılmasıyla ortaya konan mimari eserlerde esas amaç kapitalist ve küresel düşüncenin tahakkümünü sürdürmek iken bu yapıların görünen yüzlerinde sembolik olarak İslami motiflerin, Selçuklu ya da Osmanlı süsleme figürlerinin kullanılmasının insanlığa ya da medeniyete efektif bir katkısının olmayacağı açıktır.


Rabb’in çağrısının beş vakit duyulduğu ve insanların bu çağrıya her vakit koştuğu yerdir şehir. İyiliğin, güzelliğin, selamın, barışın, huzurlu günler ile gecelerin, tekniğin, zanaatın, geçimin, çiçeğin, böceğin, kuşun var olduğu mekândır şehir.