UZMANINA
SORDUK

Zeynep MERDAN

“Ruhsal silahlarla teçhizatlanmak zorundayız.”

Sanal dünyanın insana dayattığı yeni formlar var. Bunlardan biri de hiç şüphesiz “Yapıp ettiklerini sosyal platformlarda paylaşmadığın sürece gerçekten yaşamış sayılmazsın.” algısı. Bu da bir tür sanal dünya zorbalığı sayılabilir mi?

Günümüzde en büyük ve üstelik gönüllü ifşa edicinin sosyal medya olduğunu söylemek yanlış olmaz herhâlde. Birinin playlisti, sosyal medyada yaptığı likelar, varsa fake hesabı ve kullanma stili, çarçabuk sildiği göz atma geçmişi, DM’leri, online alışverişleri… O kişinin isminden, cisminden, kimlik bilgisinden, sosyoekonomik yahut sosyokültürel statüsünden, mesleğinden daha çok ifşa ediyor varlığını. Sosyal medya izleri, kimliğimizin sanal gölgeleri artık.

Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı kitabında artık her kişinin kendi görüntüsünü aradığından “Varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım; bak bana, bak! Narsisizm bile değil bu; sığ bir dışa dönüklük, herkesin kendi görünüşünün menajeri hâline geldiği bir tür reklamcı saflığı.” diyerek bahsediyor. Bu gönüllü ifşanın belli oranda kibir içerdiğini söylemek yanlış olmaz. Kibre has bir körlük var. İçten içe büyüyen “Sen eşsizsin.” telkini, herkesten başkasın yanılsaması ve hayattaki her şey seninle ilgili sanrısı. Sosyal medyanın kimlik ve görünme biçimlerindeki bu etkisi “Görünüyorsan varsın.” yanılsaması yapıyor bu yüzden. Ve evet, bu zorbalığa dönüşebiliyor.

"Beni, sahip olduklarımı, beni beni, seçimlerimi, beni beni beni, seçmediklerimi, hayatımı seyredin!" diyen, tüm enerjisini seyredilmeye, göstermeye harcadığından zihni, ruhu, dili tutuk kalmış influencer tipi var. Şımarık bir edayla kendi gibi olmayanları içine alan doğal bir çember yaratıp ardından da hayatını en ince ayrıntısına kadar gözler önüne sererek diğerlerini seyirci kılan yeni bir yaşam modeli gelişti.

Bu zorbalığa karşı boyun eğmeyi bir tür bağımlılıkla ilişkilendirebilir miyiz? Beğenilme, takdir edilme, göz önünde olma arzuları en nihayetinde bir bağımlılığa doğru yol aldı mı dersiniz?

İnsanoğlunun olumlanma ihtiyacı onu kimi zaman popüler kültürün etkisine sokabiliyor. Bugün olumlanma ihtiyacını karşılayan en önemli mecra sosyal medya. Bu nedenle evet, sosyal medyanın zorbalığına boyun eğilmesi bir tür bağımlılık olarak görülebilir. Görünme isteği ve ilgi dönüşleri bir tür haz yaratıyor ve o haz da yepyeni bir bağımlılık türü.

İnsanlar gerçekte oldukları kişiyi sanal personalarla kamufle edebiliyorlar. Gerçekte olduğu kişiden çok uzakta ideal benliğini sosyal medyada yansıtan insanlar mevcut. Bu tarz hikâyelerin ardında değişmez bir gerçek var: Kendi gerçekliğini sevememek. Kendini, yaşamını, sahip olduklarını bir türlü sevemeyenler, kendilerine kurgu bir persona yaratıyorlar. Gerçek dünyayla ve hiçlik duygularıyla ancak böyle baş edebiliyorlar. Sosyal medya bu özelliğiyle böylesi trajik vakaları ayyuka çıkaran, sayısız örnekle tescilleyen bir mekanizma durumunda.

İnsanlar sadece konuştukları meseleler hakkında değil, susmayı tercih ettikleri konularda da zorbalığa uğruyor. Elbette bir haksızlık karşısında susmak Müslüman bilincine sığmaz fakat bilhassa dijital ortamlarda yaşanan bilgi kirliliğine karşı ilk etapta susmayı tercih edenler yangına körükle gitmeyerek sağduyunun sesi olmaya çalışırken zorbalığın nesnesine dönüşüyorlar. Bu durumu nasıl değerlendirmeliyiz?

Susma, bilgi kirlilikleri karşısında sakin davranma hakkını kişinin elinden alarak işleyen bir sistem var ki evet, bir tür zihinsel zorbalık denebilir buna. Eylem, ruhu ve niyeti çok defa ifşa ediyor. Fakat kimi zaman görünen eylem ve niyet uyumsuzdur. Olumsuz görünen bir eylemin ardına dert, telaş, dikkatsizlik, dalgınlık, mahcubiyet saklanır bazen. Bu yüzden insan tek bir hareketinden dolayı birini harcadığında aslında o kişiyi değil içindeki iyi niyeti harcıyor. Kötü görünen çok şeyin “iyi”den ileri gelebileceği gibi, iyi görünen çok şey de gizli bir övünmeden ileri gelebiliyor. Kalpleri yarmak mümkün olmadığından aslında ne olduğu kişide bıraktığı etkiden anlaşıyor. Bu etki kendini en çok tavsiye, nasihat, yardımda gösteriyor. Üstenci tavır, bilgiçlik, kibir bazen hepsinin önüne geçiyor. Büyüsü bozuluyor iyiliğin. Düşüyor yere iyilik. İyi, iyi görünene; iyi görünen, iyi bir görüntüye dönüşüveriyor.

Sosyal medya gerçeklik algımızı zedeleyerek var olmayı sanal platformlara indirgedi. Bizden sürekli konuşmamızı yahut hayatımızı paylaşmamızı isteyen bir mecra burası. Varlık algımızı yeniden hakiki bir zemine oturtmak için neler yapabiliriz?

Sonradan edindiği, inşa edilmemiş, kurgu ve sanal personalarla sağlıklı bir benlik, kimlik inşa edebilir mi insan? Sağlıklı bir benlik inşası için en önce kendini ve sahip olduğu her şeyi kabullenme bilinci gerekiyor; kendilik inkârı değil. Kimlik inşasında ilk durak yüzleşme bu yüzden. Yüzleşmek acıtır. Yüzleşmek, insanın hakiki yüzüne varana kadar yüzündeki personaların derisini soymaya benziyor. Ne acıdır soyulan bir derinin ardında iç yüze varmak... Ve kanamış gözlerle hakiki yüze bakakalmak. Toplumsal ve ferdî yaşantımızda hepimizin bu yüzleşmeye ihtiyacı var. İlk önce de kendi yüzümüz ve sosyal medyadaki sanal personalarımızla.

Engin Gençtan, narsisizmin kendini sevmeyi değil, kendine yabancılaşmayı simgelediğini söyler. Gençtan, Karen Horney’e atıf yaparak narsisizmin kişiye acı veren hiçlik duygusuna karşı geliştiğini, kişinin olağanüstü bir varlık olduğuna inanarak ruhundaki hiçlik acısını bastırdığını ifade eder. Kişideki artan yabancılaşma duygusuna bağlı olarak olağanüstü varlık olduğuna ilişkin inancın da arttığının altını çizer. Türkiye’de bilhassa popüler kültürün ürettiği sosyal medya içerikleri bu anlamda bu yabancılaşma ve narsistik yönelimi ifşa eder nitelikte. İçeriğe bakarak kitledeki narsisizm salgınını okumak güç değil. Bu bağlamda “Say Yasası” iktisat kadar sosyolojide de işlevsel. Her arz kendi talebini, her içerik de kendi kitlesini yaratıyor. Arz nitelikli hâle getirilmedikçe kitleden nitelikli talep de çıkamayacak. Dünya bir zamanlar nasıl savaşlara, kıtlığa, ideolojilere karşı önlem almış, silahlanmış ve savaşmışsa bugün de ruhunun, aklının ve kalbinin sıhhatini korumak için bu narsistik vebalara karşı da ruhsal silahlarla teçhizatlanmak zorunda.