Gökhan GÖKÇEK
Tarih bedii bir hazine olarak pek çok sosyal bilime kaynaklık eder. Ve yine disiplinler arası bir boyutta tarihin ele alınmasıyla tarih felsefesinin de konusu olur. Tarih felsefesi açısından millî tarihimize bakışımız nasıl olmalıdır?
Ampirik usulün bilimde kesin olarak merkeze alınmadığı zaman dilimlerinde bilimlerin başı olarak “tarih” ifade edilirdi. Tarihi, insan hadiselerinin mecmusu olarak ifade edip bilimi de insana dair bir olgu olarak ele aldığımızda bu önerme doğru olacaktır. Ancak “modernleşme” ile birlikte ampirik bilginin bilimsellikteki azami noktayı temsil ettiği kabul olmuştur. Bu noktada sosyal bilim olarak ifade edilen kategoriye taşınan tarih en çok da felsefeyle irtibatlanmıştır. Felsefeyi bir oluş sürecinin “nasıl”ını veya “nasıl olması/olmaması gerektiği”ni ortaya koyan bir süzgeç olarak ifade edersek tarih üzerinden “biz”e bakışını da ele alabiliriz. Türk tarihi denince akla bazı anahtar kelimeler gelir. Devlet, akın, savaş, göç, adalet, yardımlaşma gibi… Bu ve birkaç kelime üzerinden Türk tarihini elbette anlayamayız ama anlamlandırabiliriz. İşte tarih felsefesi de bu açıdan bize pencere açıyor. Tarihin akış sürecini ele aldığımızda ortaya koyacağımız mihenk taşlarını, kırılma noktalarını, kilometre taşlarını belirlerken izleyeceğimiz yöntem de tarih felsefesinden geçtiğini görürüz. Millî tarihimizin bu anlamda felsefesini yaparsak ortaya adalet duygusu için verilmiş savaşlar, dünyaya hâkim olmak ve İslam ile müşerref olduktan sonra dünyayı fethetmek, yeni yurtlar tutmak için göç etmek ve hepsini mütemmim bir cüz olarak tamamlayan devlet kurmak gibi gerçekler çıkar. Bu noktada benim şahsi tarih felsefesi yorumumla vardığım nokta ise şudur: Türk; devlet kurar, adalet tesis eder, vakıf kurup ihtiyaç sahiplerine dağıtır… Bu noktada elbette anakronizme veya sosyal bilimlerin insanın kalbini hızlandıran romantizmine düşmemek gerekiyor. Belirli parametreler üzerinden millî tarihimize bir felsefi bakış açısı getirirsek geçmişi anlamlandırıp istikbali tayin etmemizde bize ufuk olacağı kanaatindeyim.
Köksüzlük sadece insanı değil toplumları da etkisi altına alan, sadece geçmişi değil bugünümüzü ve geleceğimizi de zedeleyen kaotik bir yapı oluşturur. Bu bağlamda köklü bir medeniyete sahip olan milletimizin tarih bilincinin gelişmesi noktasında ne gibi çalışmalar yapılmalıdır?
Bu tartışmalar yaklaşık 300 yıldır gündemimizi işgal ediyor. Özellikle 1699 Karlofça Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti üzerinden müşahhas hâle gelen Türk medeniyet tasavvuru ciddi bir sarsılma yaşadı. Teknikte, askerî alanda, hukukta, ticarette… Aklımıza gelebilecek her konuda yeni bir yol arayışı başladı. Tanzimat’a uzanan süreçte bu arayışın bizi soktuğu sokaklar bazı kesimlerce “köksüzlük” olarak kimi zaman tahkir edici şekilde tarif edildi. Bu tarihsel tartışmadan ziyade günümüz dünyasında kişiliksiz, kimliksiz, tarihsiz toplum icadı çalışmalarına dair ifade edecek olursak köksüzlük, tarihin çöplüğünde kaybolmayı kabul etmek demektir. Burada köksüzlük kavramını doğru yere yerleştirip o nokta üzerinden bir müzakere süreci yönetmek gerekiyor. Bize düşen hamasete ve hamakata düşmeden, tarih yanılgısına boğulmadan; Tanzimat zamanındaki kan davasına dönen düşük seviyedeki kök tartışmasından ziyade köklerimizin derinliklerini tayin etmek olmalıdır. Bu noktada dijitalleşmenin de eklemlendiği tarihsel okumalar, metinler, tiyatro ve sinema gösterimleri, dijital tüm mecralarda cezbedici yöntemlerle, kısa ve öz içeriklerle tarih aktarımı yapmak faydalı olacaktır. Ayrıca tarihî bir tasavvuru hazmetmek istiyorsanız özümsemek için ziyaretlerde bulunmak da çok önemli. Ülkemiz millî tarihimizi mekân ve nesne üzerinden okuyabileceğimiz zenginliklerle dolu. İstiklal Harbi’nin izleri hâlâ capcanlı, Çanakkale tabyalarında Cihan Harbi’nin izini sürmek hâlâ mümkün. Şuhut’tan Kocatepe’ye uzanan Zafer Yolu, bir milletin tarihe mal olmuş mücadelesini bugün bile anlatmaya devam ediyor.
Ayrıca Anadolu toprakları gönül coğrafyamızı aydınlatacak kıymetlerle dolu. Bize bu vatanı yurt olarak bırakan nice değerli şahsiyetin makamlarına yapılacak ziyaretler ve tarihi yerinde hazmetmek de önemli bir adım olacaktır diye düşünüyorum.
Özellikle genç nesil “dünya vatandaşı” söylemleri ile aidiyet duygusundan ari bir zemine çekilmeye çalışılıyor. Vatandaşlık bilincinde yaşanan bu tür bir eksen kaymasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Dünya vatandaşı olmak millî bilinci zedeler mi yoksa her ikisini doğru bir zemine oturtmak mümkün mü?
Evet, dünya vatandaşı kavramı Aydınlanma Dönemi’nde yeşeren ve zamanla eksen değiştirip marjinalleşme modelleri arasında ilk sıraya gelen bir tabir. Dünyanın savaşlar yaşadığı dönemde “savaşa karşıtlık” üzerinden kendisini konumlandıran dünya vatandaşlığı kavramı bugün kimlik, kültür, kişilik, cinsiyet, din, dil, ırk, kültür ve medeniyet gibi olguları bir “yük” olarak gören marjinal grupların etiketi hâline gelmiş durumda. Şunu ifade etmek gerekir ki; 20. yüzyıldan sonra, Birinci ve İkinci Cihan Harpleriyle birlikte yeni bir dünya kuruldu. Bu dünyada da milletlerin varlığı anayasal ve ulus devlet formları üzerinden şekillendi. Her ne kadar muhafazakâr düşünce tarafından uzun bir süre ulus devlet algısı bir rakip görülse de gelinen bu noktada yeni kimlik tanımlamaları içerisinde ulus devletler; kültürleri, kimlikleri hatta semavi dinleri koruyan bir direnç noktası hâline gelmiştir. İşte tam bu noktada birinci soruyla muvafık olarak bir tarih felsefesi yapmak gerekiyor. Bize düşen millî ananevi ve kültürümüze sahip bir şekilde, dünyaya “millî” tasavvurumuzdan bakmaktır. Nesimi’nin “Ben bu cihana sığmazam” dizesi ile Yunus Emre’nin “72 millete bir bakmak” ilkeleri bizim için millî olup dünyaya “entegre” olmanın çizgilerini çizer… Ancak böylesi bir zemine oturtabilirsek dünyayı Türkçe okuyabilirsek aradaki “itidal” dengesini tesis edip yerli ve millî kalabiliriz.
Sadece milletlerin değil üzerinde yaşanılan toprakların da bir tarihi var. Her coğrafya kendi tarihini de insana dayatıyor. Bilhassa Anadolu topraklarının geçmişini göz önünde bulundurursak bu toprakların tarihi bize ne söyler?
Bu topraklar 1000 yıldır “Türk yurdu” veya “Anadolu” diye ifade ediliyor. Haritayı alıp baktığınızda bu topraklar dünyanın kalbinde bir noktaya karşılık geliyor. Üç tarafı denizlerle kaplı, kıtaların geçiş noktası… Anadolu net ifadeyle medeniyet demektir. Medeniyeti insanları tarih serüveni içerisinde oluşturduğu soyut ve somut olmayan değerlerin bir bütünü olarak ifade edecek olursak bu bakımdan Anadolu büyük bir zenginliğe sahiptir. Üzerinde pek çok kültür barınmış; devletler, millet yaşamıştır. Daha özel ifade edecek olursak Anadolu bizim için “son durak”tır. Kıyamete kadar baki kalmakta karar kıldığımız yurdumuzdur. Anadolu bize baktığında “emek ve fedakârlık” istediğini ifade eder. Topraklarında buğday yetişmesi için, engebeli yollarının aşılması için, hudutlarında güvenliğin tesisi için bizden emek ve fedakârlık beklemektedir.
Ağustos ayı tarihimizde nice savaşın, meydan muharebesinin kazanıldığı ve sizin de yukarıda dediğiniz gibi Anadolu’nun Türk yurdu olduğunun defaatle altının çizildiği bir ay. “Zafer ayı ağustos”a tarih penceresinden bakışımız nasıl olmalıdır?
Evet, bazı milletler için bazı zaman dilimleri özeldir. Tarihin cilvesidir ki ağustosta bizim için özel zamanlar, önemli günler vardır. Bu ayda kazanılmış pek çok zafer olmakla birlikte ben Malazgirt, Mohaç, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni ayrı değerlendiriyorum. “3M” diyorum buna. Ve daha millî ve felsefi olarak ifade edecek olursam "3M’den Türk milleti vatan edindi, vatanın hudutlarını tayin etti, vatanını korudu." diyebilirim. Malazgirt ile birlikte daha evvel akınlarla yolunu tuttuğu Anadolu’yu yurt kıldı. Katalizör dervişlerin eliyle İslam’la tanışan Anadolu, kapılarını Türk İslam dünyasına açtı. Düşmana ise kapıları tamamen kapattı. Mohaç’ta kazandığı zaferle birlikte “imparatorluk” olarak tarif edebileceğimiz “Kızılelma” mefkûresinin ufuk sınırlarını tayin etti. Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle birlikte de zihin dünyasında tayin ettiği ufuk sınırlarının merkezi ve çıkış noktası olan Anadolu’yu muhafaza etti. Çünkü Anadolu, 5000 yılı bulan tarih serüvenimizin en büyük kırılma ve sıçrama noktasıdır. Bu bakımdan ağustos, milletimiz için zafer ve istiklal ayıdır. Zaferler ayı ağustosun mahiyetini idrak etmek vatan bilincimizi her daim diri tutacaktır.