Gelenek ve göreneklerimizden günlük yaşam pratiklerimize kadar çeşitli değişimler meydana gelse de aile kurumu günümüz insanı için hâlen çok önemli bir ihtiyaç. Bilhassa toplumumuz için ailenin bir değer olarak önemini korumasındaki saikler nelerdir?
İnsanlığın başlangıcından bu yana toplumsal hayatın çekirdeği olan aile, sayısız düşünürün, ilim insanının çalışma konusu olmuştur. Evlenmek, aile kurmak, aile olmak, bir ailenin mensubu olmak, kültür ya da inanç sistemlerinden bağımsız olarak insanın en temel, en değişmez ihtiyaçlarından biri olmaya devam ediyor. Havaya, suya, gıdaya olduğu kadar bağlanmaya, bakım almaya, sevmeye ve sevilmeye, küçüklü büyüklü sistemlere dâhil olmaya ihtiyaç duymak insan evladının fabrika ayarlarında var. Dâhil olduğumuz ilk sistem şüphesiz ki bakım veren ebeveynlerimiz ve içine doğduğumuz aile; burada işler yolunda giderse toplumu oluşturan diğer sistemler de doğru çalışıyor.
İnsanın tek başına yaşayabilmesi mümkün değil, ihtiyaçlarını karşılayamaması bir yana, hayattaki var oluşunu anlamlandıramıyor, anlamlandıramadığı hayatına değer katma gereği ya da gücü bulamıyor ve kendi tekâmül yolculuğunda ilerleyemiyor. Tekâmülün olmadığı insanda bozulmalar, çürümeler baş gösteriyor.
İnsan, insan olmaya dair yeteneklerini önce içine doğduğu aileyi ve yakın çevreyi modelleyerek sonrasında da yakın ve uzak diğer insanlarla bağ kurarak kazanıyor. Ailenin bozulduğu, işlevini yerine getiremediği durumlardaysa sistem çözülmeye, hata vermeye başlıyor. İşte bu sebeple, dünyadaki tüm değişime, dönüşüme rağmen insan var olduğu sürece aile bir ihtiyaç olarak kalmaya devam edecek.
Bizim toplumumuz özelinde değerlendirecek olursak, pek çok bozulmaya ve değişime rağmen aile bizim için hâlâ çok kıymetli, çok kutsal. Aile yapıları farklılaşsa da aileye verilen önem toplumumuzun hemen her kesiminde devam ediyor. Bireyselleşme hevesi, birlikte yaşamayı zora soksa da evlenmeye ve çoluk çocuğa karışmaya özlem; anne baba ve kardeşlerimize duyduğumuz bağlılık, muhabbet devam ediyor.
Yeni dünya düzeni ve dönüşen roller bağlamında aile bireylerinin üstlendikleri görev ve sorumluluklarda ne gibi değişimler meydana geldi? Geniş ailelerden çekirdek aileye doğru ivme kazanan bu süreçte bilhassa çocuklarımız nasıl etkilendi?
Aile yapımızın değişime etki eden unsurlardan biri, evlilik yaşının artmasıdır. Günümüzde evlenebilmek için hem eğitim ve kariyer konusunda belli bir hedefe varılması hem de inanılmaz boyutlara ulaşan düğün ve ev kurma masraflarını karşılayabilmek uğruna yıllarca beklenmesi gerekiyor. Evlilik yaşının gecikmesiyle birlikte eşlerin birbiriyle ve birbirlerinin aileleriyle uyum düzeyleri de evliliğin yüklediği sorumlulukları kaldırabilme becerileri de düşüyor.
Modern aile yapısında gözlemlediğimiz bir diğer değişiklik, evlenecek bireylerin artık aileler düzeyinde değil bireysel ortamlarında tanışıp evlilik kararı almaları, ailelerin evlilik kararına sonradan dâhil olmalarıdır. Bu durumda köken ailelerin rolleri silikleşirken çekirdek ailenin sorumlulukları ağırlaşıyor.
Bir diğer önemli değişiklik, kadının dışarıda çalışma hayatına daha büyük oranda dâhil oluşu diyebiliriz. Bu şekilde hem ekonomik dengeler hem aile içi rol ve görevlerin dağılımı değişmiş oldu. Dışarıda çalışan kadın, ev ve iş yaşamını dengelemeye çalışırken bir günde iki kişilik performans sergilemek zorunda kalıyor. Artık evin tek geçim sağlayıcısı olmayan, ev işleri ve çocuk bakımı konularında da iş bölümüne uyum sağlayamayan erkeğin aile reisliği konumu sarsılıyor. Reislik, kadın ile erkek arasında paylaşılırken güç ve otorite çatışmaları sertleşebiliyor.
Diğer yandan çocuk, ailenin merkezinde ve hatta ailenin patronu konumunda, ihtiyaçlarından ziyade istekleri gözetilerek yetiştiriliyor; bazen de bireyselleşmenin dozunu ayarlayamamış ebeveynlerine çok az temas edebilerek büyükanneler ya da bakıcılar/kreşler tarafından büyütülüyor.
İçinde bulunduğumuz zaman dilimini bir geçiş dönemi olarak adlandırabiliriz. Geçiş dönemleri kendi içinde çeşitli çelişkiler ve çatışmalar barındırır. Geleneksel toplum yapısından modern toplum yapısına, geniş aileden çekirdek aileye evrilişinin sancıları hem toplumsal hem bireysel sıkıntıları doğuruyor. Bu sıkıntıları baştan aşağı olumsuzluk olarak algılamak doğru olmaz. Yani her şeyin eskisini güzel, yenisini eksik ve kusurlu olarak gören bakış açısı bizi yanıltır. Değişimin rüzgârında savrulup hırpalanmaya çare, değişimi reddetmek ya da görmezden gelmek olamaz. Tüm bu meseleleri yeni, güzel ve işlevsel yollar keşfedebilme niyet ve gayretiyle konuşmalıyız.
Maalesef her çocuk dünyaya gözlerini açtığında bir aileye sahip olmuyor, olamıyor. Ebeveynlerden birinin yahut her ikisinin olmadığı hatta kimi zaman çocukla ilgilenecek bir aile büyüğünün dahi bulunmadığı durumlarda toplum olarak üzerimize düşen nedir? Toplumun uhdesine tevdi edilmiş çocuklarımız için “aile” kavramını nasıl inşa etmeliyiz?
Tarihsel süreç içerisinde savaşlar, afetler, zorunlu göçler, yoksulluk, suçlar, hastalıklar, psikolojik sorunlar ve daha pek çok sebeple parçalanan aileler, ardında korunmaya muhtaç çocuklar bıraktı, bırakıyor. Kendisini dünyaya getiren ailesini kaybetmiş ya da onlardan bakım alamaz duruma gelmiş çocuklar, en yakınları olan akraba, dost ve komşularından başlamak üzere halka halka genişleyen bir sorumluluk ile tüm toplumun meselesidir. Bu çocuklarımızın bakımının, güvenliğinin, şefkat ve muhabbetle büyümesinin sağlanması için toplumdaki tüm yetişkin bireylerin ilgi ve emeğine ihtiyaç var. Yukarıda bağlanma ihtiyacının insan için ne kadar hayati olduğundan bahsetmiştik. Bu bağlamda belirtmek gerekir ki bir çocuğun fiziksel ve ekonomik ihtiyaçlarını gidermek ona tam anlamıyla bakım verdiğimiz anlamına gelmez. Varlığı çevresindekiler tarafından görülmemiş, önemsenmemiş, duygusal bağlar kurulmamış çocuk diğer tüm eksikleri giderilmiş olsa dahi mutluluğu, güvende olma hissini yaşayamayacaktır.
Günümüze kadar denenen pek çok yöntem neticesinde bugün, anne babadan mahrum bir çocuk için en uygun bakım ortamının, mümkün olan en yakın akraba ya da tanıdıkları tarafından sağlanan ortam olduğu görülüyor. Anne ve babası ile büyüme imkânı olmayan çocukları yakın akrabaları himaye eder, bakım verenlere de hem devlet hem de toplum sahip çıkarsa herkes sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Yakınları olmayan çocuklar için ise devletin imkânlarıyla gerekli çalışmalar yapılmalı, bizler de bu çalışmaları bireysel olarak destekleyen konumda olmalıyız.
Hem bireysel olarak hem de organize bir şekilde herkes üzerine düşeni bilir ve yaparsa hiçbir çocuk “kimsesiz” kalmamış olur. Harekete geçebilmek için vicdanımızı işitebilmemiz, vicdanımızı işitebilmek için de diğer tüm duyularımızı açıp, “Bana ihtiyacı olanlar nerede?” diye arar hâlde olmamız gerek.