UZMANINA
SORDUK

Prof. Dr. Asım YAPICI

Felsefe mutluluğu, doğrunun duygusu olarak tanımlar. Cemil Meriç ise bu hakikate farklı bir açıdan işaret eder: “İyilik eden mükâfat bekliyorsa tefecidir.” Bu bağlamda iyiliğin, sosyolojik ve psikolojik açıdan onu yapana sağladığı faydaları sizden dinleyebilir miyiz?

İyi olmak ve iyilik yapmak denince, insan olmak ve insan kalabilmek geliyor aklıma. İnsan olmanın anlamını, diğer varlıklardan farklı olduğumuzun bilincini tam da burada arayabiliriz. Genel anlamda ahlaki bir hayatı yaşamak, erdemlerle kuşanmış ve kuşatılmış olmak, özelde iyilik erdemini hayatımıza düstur edinmek, bireysel ve toplumsal anlamda çok çeşitli işlevlere sahip. Öncelikle psikolojik olandan başlayalım: Yapılan araştırmalara göre iyilik yapmak; iç huzurunu artırıcı, bireyi mutlu edici bir davranıştır. Zaten iyilik yapmayı sevenler, insana olumlu bakan, zayıfın yanında ve yakınında duran, muhtaç olanlara omuz veren; ezilmiş, hor görülmüş ve yıkılmış olanları tutup kaldıran özellikleriyle öne çıkıyor. İyilik yapmak hem empati duygusunun gelişmesine zemin hazırlıyor hem de söz konusu duygunun beslenerek canlı kalmasını sağlıyor. Empati duygusu da anlayışlı olmayı, öfke kontrolü yapabilmeyi, hülasa insani ilişkileri kırıp dökmeden yürütebilmeyi beraberinde getiriyor. İyilik yapan insan, geceleyin başını yastığa koyduğu zaman huzurlu ve mutludur. Zira bir başkasının maddi ya da manevi sorununu çözmek ya da çözmeye çalışmak, en azından bu uğurda gayret etmek bir sekinet, bir rahatlık, bir itminan ve güven hissi bahşediyor insana. Bu süreçte insan, kendini işe yarar ve güçlü hissetmeye başlıyor. Bu arada şu hususu vurgulayalım: Kuşkusuz ihtiyaç sahiplerine maddi destek sağlamak iyiliğin en önemli göstergesidir, ancak iyilik yapmak sadece maddiyatla ilişkili bir husus değildir. İslam kültüründe “salih amel” olarak kavramlaştırılan her şey, iyilik kapsamındadır. Bir yetimin sevgiyle başını okşamak, susamış bir çiçeğe su vermek, aç kalan bir hayvanı doyurmak da iyilik kapsamındadır. Her bir iyilik çeşidi; insanın kendisine, diğer insanlara ve tabiata karşı hassas bir sorumluluk hissiyle davranmasını beraberinde getirir. Bunun anlamı şudur: Yaşanabilir bir dünya için iyilik yapmaya ihtiyacımız var. Toplumsal uyum ve huzurun sağlanması, sosyal çatışmaların engellenmesi, geçmişin hatalarının tamir edilmesi, geleceğe güvenle bakabilmek için iyilik yapmaya o kadar çok muhtacız ki…

Merhum Mehmet Akif’in: “Merhametin yok diyelim nefsine / Merhamet etmez misin evladına.” dizeleri geldi aklıma. Gelecek nesilleri düşünerek davranmak, yüksek bir ahlaki sorumluluk içerdiği için bu dizelerde vurgulanan anlam, soruda bahsettiğiniz “tefecilik” ile ilişkili değildir. Çünkü iyilik de kötülük de bulaşıcıdır. Biz, iyiliği yaymaya çalışmakla mükellefiz. Kendimizi düşünmüyorsak bizden sonraki nesillerin yaşanabilir bir dünyada huzurlu bir şekilde var olmalarını hedeflemek durumundayız.

Cemil Meriç’in bahsettiği hususun, beşerî düzlemde değerlendirilmesinin daha uygun olacağı kanaatindeyim. Elbette erdemli davranışları tıpkı Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ve Mevlana gibi üst düzey ahlaki seviyeye ulaşarak göstermek en ideal olandır. Ancak her insan bu seviyeye ulaşamaz. Kimileri de sevap kazanma, cennete ulaşma ve cehennemden kurtulma arzusuyla insanlara iyilik yapar. Kanaatimce bu tür bir motivasyonla yani uhrevî bir karşılık gözeterek iyilik yapma da tefecilik içinde değerlendirilemez. Asıl olan iyiliği yaymak, iyilikte yarışmaktır. Kimisi dinî, kimisi ahlaki kimisi daha farklı gerekçelerle iyilik yapabilir. Sorun; “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.” mantığı ile davranmaya başlayınca ortaya çıkar. Evet, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmezse o zaman tefecilik ortaya çıkar.

Sadakalar gösteriş ve riyadan uzak, alanın haysiyet ve onuru zedelenmeden verilmelidir. Allah Resulü de sağ elin verdiğini sol elin dahi bilmemesi gerektiğini öğütlemiştir (Buhari, Zekât, 16). Dijital çağ ise iyiliği reklam malzemesi yaparak değersizleştiriyor. Kimi insanların iyilik çetelesi tutan sosyal medya kullanıcılarına evrilmesini nasıl değerlendirirsiniz?

İyilikler isteyerek değil, istemeden görünür olmalı. Başka bir deyişle reklam malzemesi yapılmadan örneklik teşkil etmeli. Evet, sağ elin verdiğini sol el görmemeli. Burada hassasiyet göstermek, yardım edene yani sağ ele düşüyor. İyilik yapan “Ey Ahali! Ben iyilik yaptım, görün beni.” ya da “Görün ve beğeni gönderin bana.” tarzında bencillik temelli hastalıklı bir hâl almamalı. Yanlış anlaşılmasın, iyilikler alkışlanmalı. Burada kastettiğim şudur: Biz, alkış arzusuyla iyilik yapmayacağız ancak övgü talep etmeden görünen iyilikler alkışlanacak. İyilik yapan bilinmese ya da yaptığı iyiliğin bilinmesini istemese de yardımlaşma duygusunun topluma bulaşması için iyilik erdeminin gündelik hayatta dolaşımda olduğu açık seçik fark edilmelidir. İnsanlar şunu söyleyebilmelidir: “Kim olduklarını bilmiyoruz ya da kendileri bilinmesini istemiyor ama bu memlekette fakirlerin, yetimlerin, hastaların, dertlilerin kısaca darda kalanların imdadına yetişen iyi insanlar var.” Görünen o ki günümüzde bu hassasiyet gittikçe zayıflamakta. 6 Şubat’ta maalesef Kahramanmaraş merkezli tektonik bir deprem yaşadık. Ülke olarak herkes acı ve çaresizlik içinde, karınca kararınca iyilikte yarışmaya başladı. Üç farklı tablo ile karşılaştık bu süreçte. Birincisi adı sanı duyulmayan milyonlarca kişi maddi ve manevi katkılarını sundu. Âdeta sağ elin verdiğini sol el görmedi. İkincisi yapılan iyilikleri, sosyal medya üzerinden ifşa edenler vardı. Bu bağlamda sanki “Biz buradayız, siz nerdesiniz?” ya da “Biz iyilikseveriz, ya siz?” dercesine paylaşımlar yapıldı. Yaptıkları iyilikleri önceleri gizleyenler ise başkalarının paylaşımlarını görünce iyiliklerini sosyal medya kanalları üzerinden paylaşmaya başladılar. Şüphesiz sosyal medya, iyiliklerin ve kötülüklerin, olumlu ve olumsuz hâllerin ifşasında merkezi öneme sahip. Ancak sanal dünyada duyguların ve erdemlerin de gittikçe sahiciliğini kaybettiğini görmekteyiz. Dijitalleşen dünyada yeni insanı güdüleyen en önemli faktör, görünür olmaktır. Görünür olmayan davranışlar; hiç vücut bulmamış, hiç gerçekleşmemiş, hiç yaşanmamış gibi algılanır bir hâle gelmiştir. Görünürlüğün odak noktası yardım ya da iyilik eylemi değil bu eylemi yapan ve ona yardım edenlerdir. Bunun anlamı şudur: Biz, yardımdan öte kendimizi tanıtmak, göstermek, övgü almak ve alkışlanmak için buradayız. Zaten sosyal medyadan gelen her beğeni (like) ve paylaşım (retweet) pekiştireç rolü üstlendiği için, pekiştirme yaşandıkça iyiliklerin ifşası o nispette artmaktadır. Bu durumu, “gösteri toplumunda görünür olma arzusu” şeklinde tanımlayabiliriz. İyiliği göstermek muhatabı ne kadar rencide eder sorusu da ziyadesiyle anlamlı ve önemli. Ayakkabı aldığımız gariban bir öğrenciyle ya da kırmızı ışıkta geçmesine destek sağladığımız engelli bir bireyle fotoğraf çekip ya da çektirip bunları sosyal medyadan paylaşmak, bir yönüyle iyiliği başa kakmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki iyilik yapılan kişilerin izni ve rızası olmadan onların fotosunu paylaşmak ahlaki değildir. Bir de “Sen şunu yaptın, ben bunu yaptım.” şeklinde iyilik çetelesi tutanlar var. Bu da görünme arzusunun bir başka yansıması. Aliya İzzerbegoviç şöyle diyor: "Ahlak bir nasihat ve söylem değil temsil ve eylemdir."

Modern dünya, söylemleriyle insanı etki altına alıyor. Kapitalizm, muhtaç olanı giderek daha fazla yalnızlaştırıyor. Yüce dinimiz ve irfan geleneğimiz ise inananlara her zaman kimsesizlerin kimsesi olmayı öğütlüyor. Bütün bu etkiler altında Müslüman bilinç nasıl olmalı, değerleri günümüzde ne şekilde muhafaza etmelidir?

Modernite ve bunun devamı niteliğindeki postmodernite insanı çok yönlü bir şekilde etkisi altına alıyor, dahası istediği gibi öğütüyor ve şekillendiriyor. Kaygılarımız ve korkularımız artıyor, her gün daha fazla stres yükleniyoruz. Bencilliklerimiz kabardıkça narsisizm düzeyimiz yükseliyor. Kâinatın merkezine kendimizi koyuyoruz. Heva ve heveslerimizin tutkusu altında kendimize, çevremize, kâinata nihayet inanç ve değerlerimize yabancılaşıyoruz. Daha kötüsü, yaşadığımız yabancılaşmanın farkına varmıyoruz. Bu noktada “Ahlak nerede başlar?”, “Erdemli davranış nedir?” sorusu yaşamsal öneme sahip. Cevap basit aslında. İnsanlara omuz verdiğimiz, destek olduğumuz, başkalarının acılarını paylaştığımız zaman ahlaki olmaya başlarız. Kendine, çevresine, doğaya ve değerlerine yabancılaşanlar, diğer insanlarla nasıl ilişki kuracak ya da kurdukları ilişki, iyilik doğurabilecek mi? Sorunun kökü burada gibi. Öncelikle yanlış anlamalardan kurtulmalıyız. “Kendini gerçekleştirme” kavramı bencillik ve narsisizm değil insan-ı kâmil olabilmeye odaklıdır. İnsana değer vermek, uyumlu ve huzurlu olabilmek, hatalara direnmek, hakikat yolculuğunda mücadeleci olmak, doğayla bütünleşmek, zorluklar karşısında hemen yıkılmamak, yaşanan her zorluk ve ıstırabı kemal yolculuğunun kilometre taşı olarak görebilmek… Özetle kendini gerçekleştirme “Hep ben, hep ben.” dememektir. İnsan, insanının kurdu değildir. Önce bu anlayıştan kurtulmak gerek. İnsan, insanı besleyen can suyudur. “Akıl başka kalp başka” tarzında dile getirilen ve insanı parçalayan anlayışlara iltifat etmemeyi önemle vurgulayalım. Akıl kalbe, kalp de akla ayar verir. Modern insanın dramı kalbini inkâr etmesi, her türlü hastalığı kalbe her fazileti de akla yüklemesiydi. Postmodern insanın açmazı ise aklı ve kalbi tatile göndererek içgüdüleriyle hareket etmesidir. İçgüdülerin inancı ve ahlakı olmaz. Esasen dinler ve ahlaki değerler, içgüdüleri kontrol etmeyi öneren yapılarıyla öne çıkmakta. Günümüz insanı şayet yaşadığı değersizlik ve erdemsizlik buhranından kurtulmak istiyorsa önce kalbini ve gönlünü yeniden keşfetmeli, dünya ve ahireti ayırmamalı, inançlarıyla ahlaki duruşunu beslemeli, inancından ve değerlerinden destek almalı; iyilik, merhamet ve affetme dâhil erdemleri hayatına kılavuz yapmalıdır. Gösterişten ve gösteri toplumundan uzak kalabilmeyi başarmalı ve başkalarının dertleriyle dertlenebilmelidir. Unutmayalım: Yardımlaşmak yalnızlaşmaya karşı koruyucudur.

Bireyi yetiştiren çekirdek kurum ailelerimizde çocuklar ve gençlerin iyilik hikâyeleriyle buluşmaları için ebeveynlere neler önerirsiniz? İyilik öykülerine can suyu taşıyan ramazan iklimini de bu bağlamda nasıl değerlendirebiliriz?

İşte bu önemli bir husus, hayati bir soru. Merhametli, şefkatli, affedici ve iyi olmayı çocuklarımıza erken yaşlarda kazandırmamız gerekiyor. Erdemli davranışlar birincisi modelden öğrenme ile gerçekleşir. Anne baba ve sosyal çevre, bu hususta çocuklar için güzel bir modele dönüşmelidir. Hem iyilik yapmak hem de bunu göstermemek yani “Kul bilmesin Allah bilsin yeter.” diyebilmek fevkalade önemli. Bunu gören ve içselleştiren çocuklar, yapılan iyiliği sergilemenin, iyilik yapılan kişiyi ezmenin erdemsizlik olduğunu kavrayabilir. İkincisi en iyi öğrenme öyküler ve anlatılar ile gerçekleşir. Çocuklara hem bilişsel hem de duygusal bakımdan etkileyici öyküler aktarılmalı ve konu hakkında onlarla konuşmalar yapılmalıdır. Başka bir deyişle öyküyü anlatmak yetmez. Öykünün muhtevası, öyküdeki kahramanların tutumları üstüne çocukların düşünceleri alınmalıdır. Üçüncüsü ise ilk ikisinin birleşiminden ibarettir. Yani iyilik yapmakla alakalı yaşanan güzel örnekleri göstermek, anlatmak ve bunlarla ilgili mütalaalar yapabilmek. Ramazan ayı, iyilik yapma arzusunun ruhları sardığı bir dönemdir. Bedensel zayıflama, temelde ruhsal güçlenmeyi beraberinde getirir. Ruhsal manada güçlendikçe kendimize, çevremize, doğaya ve metafizik alana karşı daha duyarlı hâle geliriz. Oruç, sadece imsakten iftara kadar aç ve susuz kalmak değildir. Oruç, hayatımıza dokunmalı, ilahi iradenin talep ettiği insan olma noktasında bizleri güdülemelidir. İşte “iyilikte yarışmak” denen durum burada devreye girer.