UZMANINA SORDUK

Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU

Teknolojik gelişmelerden yaşam pratiklerine kadar insanlık tarihi yeniliklerle dolu. Fakat insanın yeryüzüne ayak bastığı o ilk andan itibaren değişmeyen bir öz var. İslami literatür bu özü en güzel şekilde ifade eden ve koruyan dinin İslam olduğunu, onun Hz. Âdem’den itibaren bütün dinlerin de aslını teşkil ettiğini dile getirir. Bu bağlamda “din” ve “yeni”nin ilişkisini nasıl değerlendirmeliyiz?

Tüm insanlık, bugün, seküler akıl tarafından yapay olarak üretilen bir süreçten geçiyor. Bu sürecin en bariz özelliği, zihniyetinin, düşünce ve düşünüş biçiminin, yaşam tarzının, ilişkilerinin özel bir mantıkla ve itinayla yeni baştan kurgulanıyor olmasıdır. İnsan, bu sebeple hayatın bütün panoramasının zorunlu olarak değiştiği yeni bir dünyayı adımlıyor. Seküler bir kültür ve uygarlık manzarası arz eden bu yeni dünyada, ruh ve beden tüm beslenme kaynaklarından mahrum bırakılıyor. Toplumsal, kültürel kimlikler ve aidiyetler imha edilip yerine “nötr” bir kültür kimlik veriliyor. Gündelik yaşam, türlü sancı ve krizlerle çığırından çıkarılıyor, mahremiyet tarumar ediliyor, beden ve hazlar yüceltiliyor. Bu tabloda insana düşen ise -yaşadığı sayısız hayal kırıklıkları yetmezmiş gibi- kendi varoluşunun hakikatinin buharlaşmasını da çaresizce seyretmek. Her gün biraz daha kendi doğallığından soyulan insanoğlu, ait olduğu toplum ve kültür köklü bir biçimde dönüşür ve inanılmaz bir şekilde yavanlaşırken kendi kabuğuna çekiliyor, kendi yalnızlığına gömülüyor. Yönetemediği bir sürecin bağrında, tıpkı yokuş aşağı doludizgin yuvarlanan bir tekerlek gibi, toplumdan kopma ve hayattan soyutlanma korkusunun verdiği endişeyle bu yoz seküler kültüre tüm benliğiyle tutunuyor.

İnsanın duygusal, ruhsal, fiziksel, entelektüel yıpranma ve yıkımının vites büyüttüğü bu fiilî durum özellikle 21. yüzyılın ilk çeyreğinde çok daha aşikâr hâle geldi. İnsan ve insanlık bir yıkım derecesine varan aşınmaya maruz, son derece açık; bu ciddi bir toplumsal erozyonun varlığına da işaret ediyor. Yüzyılın ikinci çeyreğine ramak kalmışken ortada yüzleşmek durumunda olduğumuz bu fiilî sorun var. İnsanı ve evreni yozlaştıran bir kapitalist evrende yaşıyoruz ve bilelim ki insana, topluma güç ve destek sağlayan pek çok şey yoğun bir saldırı altındadır. Saldırıların odağında, özellikle de toplumun manevi ve ahlaki mayalanmasını temin eden dinin ve onun köklü, geleneksel kurumlarının olması sürpriz değildir. Tüm bu olup bitenlere dinden ve elbette onun adına, kurumlarından cevaplar, tepkiler, karşı hamleler mutlaka gelecektir.

İnsanı ruh ve beden olarak çözen, beşerî ilişkileri ters yüz eden bu yoz kapitalist kültüre ve onun “ruhsuz” toplumuna karşı dinin belirleyeceği yol haritası onun yakın/uzak gelecekteki konum ve değerini belirleyecektir. Sloven düşünür Slavoj Žižek, bu yoz kapitalist evrenin aşırı ruhsuz toplumunun cennetimizmiş gibi bize dayatıldığını söylerken haklıdır (S. Žižek, Cennette Bela, çev. Onur Gayretli, İstanbul: Monokl Yayınları, 2020, 18). Zaman ve mekân algısını tahrip eden, toplumun otantik aidiyetlerini imha eden, narsisizmi yayan, toplumsal hayata istikrar ve düzen veren ne varsa hepsine savaş açan bir kapitalist dijital kültüre bizleri mahkûm eden bir yeni fiilî durumla yüz yüzeyiz.

İslam dini özelinde devam edelim istiyoruz. İlk vahiy, ilk muhataplar, inananlar ve inkâr edenler… Günümüzde de bu ayrım devam etmekte üstelik. İnsanlık tarihiyle kardeş bir hakikate gösterilen tepkileri nasıl algılamalıyız?

Kısaca tasvirine çalıştığım tablo iç karartıcı olabilir. Fakat belirtmem gerekir ki mevcut durumu tespitte gerçekçi olmak, gelecekteki muhtemel en kötü senaryolara da hazırlıklı olmada elimizi güçlendirecektir. İnkâr, inancın yakasını hiç bırakmadı. Bu ikisi arasındaki ezelî mücadele tarihin hiçbir döneminde eksik olmadı, bugün bu mücadelenin şiddet derecesi daha artmış durumdadır. Zaman ile mekân giderek silikleşir ve rutinleşirken inancın dünyasında kalmak zorlaşıyor. Tüketim, israf ve tensel hazların cazibesi yaşam alanlarını her gün biraz daha kuşatırken imanlı, ahlaklı bir fert olarak kalmak Müslüman fert için çetin bir sınava dönüşüyor. Müslüman fert ve toplumların en zorlu imtihanı bana göre bu yüzyılda, dijitalizm çağında cereyan ediyor.

Açılma ve sınırsızlaştırmanın ölçüsüzlüğünden yakınan, bunun toplumun bütün düzlemlerinde varlığını devam ettiriyor olmasından şikâyetçi çağdaş düşünürlerden biri olan Byung-Chul Han, sermayelerin, metaların ve enformasyonların küreselleşmesiyle birlikte tüm kapalı yapıların, sınırların ve mahallerin hızla eridiğini söyler. Bu süreçte, dijital ağlar da devreye sokulmuş ve bu erimenin hızı artırılmıştır (B. C. Han, Ritüellerin Yok Oluşuna Dair, çev. Çağlar Tanyeri, İstanbul: İnka Kitap, 2022, 37). Günümüze dair bu topolojik veri, şayet doğruysa, sözünü ettiğimiz sınav, sandığımızdan daha da zor şartlar altında sürüyor. Her şeye hazırlıklı olmak durumundayız. İlaveten, hakikati hedef alan, şiddet dozu giderek artan saldırıları savuşturmaya yönelik projeler Müslümanlığın gelecekteki yol haritasını tayinde önemli rol üstlenecektir.

Dinin içine sonradan dâhil olan bir anlamda “yeni” damgası yiyen uygulamalar, bidat olarak değerlendirilmiş ve dinler için hep bir tartışma konusu olmuştur. İslam âlimleri, bidati, “bid’at-i hasene” ve “bid’at-i seyyie” diye ikiye ayırmışlardır. Burada temel fark nedir?

Kanaatimce buradaki temel farkın adını, iyi ve güzel olandan üretilenle kötü ve çirkin olandan üretilen arasındaki fark olarak koymak gerekecektir. Hayata ve insana değer katanla hayatın ve insanın değerini, kalitesini düşüren arasındaki farktır. Bunu biraz daha açarsak insanın ve insanlığın yararına olan, huzur ve sükûnun devamına katkı sunan, hayata anlam, değer ve zenginlik katan “yeni” iyidir. Diğer taraftan, sapkınlık ve taşkınlıkları körükleyen, uçlara kaymayı destekleyen, neticede insanı “aşağıların aşağısına” indiren ise kötüdür, kötü tabiatlıdır. Kardeşliği, birleşmeyi, dayanışmayı teşvik eden “iyi”; bölünmeyi, ayrışmayı, çatışmayı körükleyen, bunların sebep olduğu kaostan beslenen ise “kötü”dür. Hayatın normal ve düzenli akışını zıddına çeviren, ahengini bozan şey kötüdür. Sevaba teşvik eden ve onu öven iyi; günaha teşvik eden ve onu öven kötüdür. Sömürüyü, köleliği, fesadı yayan kötüdür. Bela, musibet, felaket, ceza doğuran her türlü iş ve davranış çirkin, yıkıcı ve zararlı ise kötüdür. Hakiki Müslüman’ın alameti ve şiarı erdemli işlerin peşinde koşmak ve kötülüğe mani olmaktır.

Modern, postmodern ve şimdi de dijital çağ… Her biri kendi formlarını dayatıp kendi hurafelerini üretirken dinî alan da nasibini alıyor. Hurafeler hakikatin karşısında yer aldıkları için mi güçlüdür yoksa hakikatten parçalar taşıdıkları için mi?

Charles Taylor, “modern özgürlük” adını verdiği yeni olgunun insanlığı ahlaki ufuklarından kopardığını söyler. Bu ahlaki ufuklardan kopuşun, dünyanın büyüsünün çözülmesiyle eş zamanlı olduğunun altını çizer. Bu süreç zarfında, maksimum kazanç baş tacı edilmiştir. Yine bu süreçte insan, varlık zincirinden çıkarılmış, bir araç ve meta mesabesine indirilmiştir. Yaşamına, bir maliyet-fayda hesabı üzerinden dolar baz alınarak değer biçilmiştir

(C. Taylor, Modernliğin Sıkıntıları, çev. Uğur Canbilen, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017, 10-13). Ahlaki ufuk kaybıyla oluşan bu trajik tabloda son perde, hayatın teknolojiyle birlikte sıkı bir denetim ve tahakküm altına alınmasıdır.

Hurafe kavramına nereden baktığınız önemlidir. Bir ateist ya da deist açısından bakarsanız dinin kendisi bir hurafedir. Din zaviyesinden bakarsanız her türlü inkârcılık çeşidi bir hurafedir. Hurafeler hakikatten çalarlar, güçlerini hakikatten çalabildikleri kırıntılardan alırlar. Aslına bakarsanız fevkalade kötü bir taklit ve kopyadırlar, zira biraz derinine indiğinizde çelişkilerle dolu olduklarını görürsünüz. Sahipleri, söz konusu çelişkileri birer gizem ve hikmet olarak sunarlar ki bu onlar için eleştiriden kaçmanın iyi bir metodudur. Bu, iyi bakarsanız, açık bir kendini pazarlama taktiğidir. Başkasını kopyalamak sahte bir orijinallik olmaktan öte bir anlam taşımaz. Vasatlığın, çirkefliğin seri üretimidirler. Her şeyin olduğu gibi, hurafe üretmenin de bir endüstrisi var. İnsanın sırlı, gizemli şeylere olan merakını tahrik etme ve bunu bir kazanca çevirmede gayet mahirler. Hurafe, hakikate karşı açılan bir bayraktır; “Yeteneksiz ve sahte ben, seni tahtından indirmek için her türlü hileye başvuracağım, senden çalacağım ve kendimi senmişsin gibi sunacağım.” anlamı taşır. Bu açıklamalardan doğru sadede, yani sorunuzun nihai kısmına gelirsek bu konuda benim kanaatim, hakikatten aşırdıkları parçalardan güç aldıklarını, bunlarla yollarını bulduklarını inkâr edemeyiz. Ancak hurafeleri besleyen bir kültürün, onlara, dine inat, kol kanat geren bir zihniyetin varlığını da göz ardı edemeyiz. Bence asıl güçlerini de buradan alıyorlar. Hurafe herkesin harcıdır ama hakikat herkesin harcı değildir. Hurafelerin gölgesinde her türlü çözülmeye teşne bir hayat sürebilirsiniz ama hakikatin gölgesinde bunu yapamazsınız. Hakikati sahiplenmek, ağır görev ve sorumlulukları da beraberinde getirir. Hakikat bilincini yitirdiğinizde hurafeler sizi kuşatıverir.

Son söz olarak, dediğiniz gibi, her çağ kendi hurafelerini üretiyor ve bu böyle de devam edecek. Teknoloji ile aşırı mutluluk ve sonsuz haz arasında organik bir ilişki kuran bir dijital çağın arkasındaki motor gücün liberal kapitalizm olduğu gerçeğini göz ardı etmeden meseleye yaklaştığınızda hurafelerin amip misali çoğalmasını garipsemeyeceğinizi umuyorum. Çünkü dinî ve ahlaki endişe, kaygı ve serzenişlerin yankı bulmadığı bir serbest piyasa var ve bu piyasa onların üremesi için o kadar müsait ki. Bu piyasa mantığı ile uzlaşabilen esnek, gevşek yapıların filizlenmesi ve desteklenmesi için âdeta bir seferberlik var. Dolayısıyla fazla söze de hacet olmadığını düşünüyorum.