UZMANINA SORDUK

Zeynep MERDAN

Spinoza’nın “Erdem mutluluğu verecek bir ödül değil, mutluluğun kendisidir.” sözü ile başlamak istiyoruz. İhsan, isar gibi erdemlerin sağladığı asıl fayda nedir, iyilik bir sonuca odaklanır mı yoksa asıl ödül erdemin kendisi midir?

“İyilik eden mükâfat bekliyorsa tefecidir.” der Cemil Meriç. Şuursuzca bile olsa beklentiyle yapılan hiçbir şey iyilik değil. Belki onaylanma belki sevilme ihtiyacı belki başka bir şey ama iyilik değil. Bu yüzden de iyilik olmadığını er ya da geç gösterir. İnsanların birini "kazanmak" için yaptıkları "olumlu" eylemler iyilik midir gerçekten? Benzer bir istikamette Tolstoy’un da bir sözü var: “İyiliğin bir nedeni varsa, iyilik değildir o. Sonucu, yani ödülü varsa iyilik olmaktan çıkmıştır.” diyerek iyiliği neden ve sonuçlar zincirinin dışında tutar. Oysa kötü görünen çok şeyin iyiden ileri gelebileceği gibi; iyi görünen çok şey de gizli bir övünmeden ileri gelebilir bazen. Kalpleri yarmak mümkün olmadığından aslında ne olduğu kişide bıraktığı etkiden anlaşılır. Bu etki en çok tavsiye, nasihat, yardımda gösterir kendini. Üstenci tavır, bilgiçlik, kibir hepsinin önüne geçer bazen. Büyüsü bozulur iyiliğin. Düşer yere iyilik. İyi, iyi görünene; iyi görünen, iyi bir görüntüye dönüşüverir. Birine iyilik edecekken insan kendine sormalı: "Karşımdakine iyilik etmek istiyor muyum sahiden? Yoksa kendimi iyi hissetmek mi istiyorum?" İyinin ve iyiliğin nasılı kadar niçini de mühim bu yüzden.

İyi insan/kötü insan ayrımından daha çok; bize iyi gelen/kötü gelen yahut sizdeki iyiliği ortaya çıkaran/kötülüğü kışkırtan insan ayrımı daha doğru. Mutlak iyi ve mutlak kötü insan yoktur; iyi(lik) ve kötü(lük) eylemde ortaya çıkan şeydir. İyi bir insan -istemeden dahi olsa- başka birindeki kötülük damarını kışkırtabiliyor. Diğer bir insan, kötülükteki ısrarıyla muhatabını ters tepkiyle iyi eyleme sevk edebiliyor. Bazı insanlarınsa şifadan daha çok yan etkisi var. Tıpkı tene yakışmayan parfümler gibi her ruha, mizaca yakışmayan ruhlar var. İnsan varlığına şifa getiren, rayiha estiren ruhları seçmeli kendine. Kendine “iyi” gelmeyene “kötü” demek en kolayı çünkü. İyi biri olsa/iyilik dahi yapsa sizdeki kötüyü kışkırtan, iyi enerjinizi eksilten insanlarla aranıza mesafe koymakta hayır var. Size kötü gelen, ötekine hayır getirir belki.

Bireyselliğin kutsandığı modern hayattan ne umduk ne bulduk, artık daha mı yalnızız, kimsesizlerin kimsesi olmak nostaljisi yapılan bir meziyete mi dönüştü?

Bireyselliğin kutsanması kadar bireyselliğin yerilmesini yanlış olduğunu söyleyerek başlamalı en önce. Bu bahsi radikal bir ismi seçerek anlatmalı belki de. Ayn Rand, bencillik üzerine düşünmüş bir isim. Rand’a kapitalizmin savunucusu gibi yakıştırmalar yapılsa da Rand kapitalizmin savunucusu değil egoizmin savunucusu ve esas olarak aklın savunucusu olduğunu söylüyor. Rand, popüler kullanımda bencil kelimesine yüklenen anlamın yalnızca yanlış olmadığını aynı zamanda insanlığın ahlaki gelişiminin zincirlenmesinden daha fazla sorunlu olan kolektivizmi de temsil ettiğini savunuyor.

Rand’ın akla yüklediği anlam İslam felsefesinin akıl tanımının çok uzağında ve bencillikle iç içe geçmiş bir hüviyete sahip. Rand, kendi felsefesindeki bencilliği “kişinin kendi çıkarlarıyla ilgilenmesi” olarak tarif ediyor. Bu tarif “Ben”e odaklanan modern insanı da tanımlıyor. Rand’a göre “akılcı” bir varlığın hayatı için uygun olan şey “iyi”; uygun olmayan şey ise “kötü”dür. Rand, altruist öğretilerin bir tür “ahlak yamyamlığı” olduğunu söyler. Bir kişinin mutluluğunun ancak bir başkasının zararıyla mümkün olması fikri hâkimdir. Rand, yaşadığımız zamandaki bencilliğin fotoğrafını çok iyi çekiyor. Kazanmak için bir başkasının kaybetmesi gerektiğini savunan öğretileri ekonomik sistemi merkeze alarak inceliyor.

Yalnız kendi çıkarıyla ilgilenen bir çağda insanlar tam da bu sebeple yalnız kalıyor. “Kimsesizlerin kimsesi olmak” gibi değerler ise demode ve aptalca bulunan bir nostaljiye dönüşüyor bu yüzden.

Kadim metinlerimiz, kolektif şuurumuza şu hakikati işlemiştir. İlahi bir yardımı talep eden öncelikle muhtaç olana el uzatmalıdır. Bencilliğin çeperlerini kırmak için hangi adımlar atmalı, gelecek nesilleri yetiştirirken eğitim felsefemizi ne tür metinlere dayandırmalıyız?

Bütün kutsal kitaplarda bencillik en büyük günahlardan biri olarak karşılığını buluyor. Tam da bu sebeple bencilliğin iyi anlaşılması gerekiyor. Bencilliğin ne olduğu iyi anlaşılmadığında kutsal kitaplardaki en güzel kıssalar da anlaşılmıyor çünkü. Özellikle kıssaların modern dünyadaki yorumları yapılmalı. Yapılmadığı takdirde Hz. İsmail’in Allah karşısındaki tutumunu bugün idrak edemiyor kimse. Bu bağlamda felsefi metinleri ve dinin estetik ve felsefi yorumlarının yapıldığı metinleri gündeme almak gerek. Aklıma düşen en güzel örneklerden biri olan Ali Şeriati’nin Hac kitabında Hz. İbrahim ve Hz. İbrahim’in kıssasına yaptığı yorum bu yüzden kıymetli bir yerde duruyor:

“Senin İsmail’in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim’in İsmail’i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı. Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah’a yaklaşmak istiyorsan, İsmail’i Mina’da kurban etmen gerek.”