UZMANINA SORDUK
İslam medeniyetinde camiler şehrin kalbidir. Hayatın merkezinde cami bulunur. Şehir halka halka mabedin etrafında halelenir. Mimaride dikkat edilen bu hassasiyet, o şehirde yaşayan toplumun yaşam pratiklerini de etkiler. Camilerin toplumlara bir merkez kazandırmasını nasıl okumalıyız?
Camiler takva üzerine kurulmuş yapılardır. Bilindiği üzere takva, Allah’ın buyruklarına tam bir teslimiyet ve gönül rızası ile uymak idealini merkeze alan dinamik bir durumun ifadesidir. Camiler bu ideal çerçevesinde her türlü maddi üstünlüğü ve farklılığı, birlik ve eşitlik şuuruna dönüştüren yerlerdir. Camiler, Allah’a bağlılığın, tefekkürün ve arınmanın mekânlarıdır. Müminler, bayramlarını da matemlerini de mihrabın gölgesinde yaşarlar. Cami, İslam medeniyetinde “tatahhur” diye ifadesini bulan “maddi ve manevi temizlenme” olgusundan ayrı düşünülemez. Kur’an-ı Kerim, bu hususu “İlk günden temeli takva üzerine kurulan mescit, içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.” (Tevbe, 9/108) şeklinde ifade eder.
İlim, irfan, ibadet ve hikmetin buluştuğu bu özel mekânlar, sosyal dayanışma bakımından hayatın tam merkezine yerleştirilmiştir. Ayrıca sahih ve müsellem dinî anlayışın, nebevi bir atmosfer içinde insanlara anlatıldığı, toplumsal barışın ve dayanışma ruhunun en yüksek düzeyde yaşandığı yerler olarak camilerde, ihtilaflar ve farklılıklar ortadan kalkar ve tüm insanlar, bir olan Allah’ın kulu olma sıfatıyla aynı safta buluşurlar.
İslam medeniyetinde caminin önemini hatırlatıcı dikkate değer tarihî sahneler Allah Resulü’nün mescidi, Mescid-i Nebevî ile ilgili olanlardır. Mescid-i Nebevî, bir ibadetgâh olduğu kadar, pek çok sosyal aktivitenin yapıldığı, toplumsal yapının mayasının atıldığı işlevsel bir mekândır. Allah Resulü, bu mescidin hemen yanı başında suffe denilen ilk İslam üniversitesini kurarak Müslümanların ilmen ve fikren en üst düzeyde gelişmelerini hedeflemiştir. Aynı zamanda Kâ‘b b. Eşref gibi İslam düşmanlarının muhalefetine rağmen Müslümanları Medine’de ekonomik olarak bağımsız hâle getirecek olan Peygamber’in pazarını da yine bu mescide oldukça yakın bir yerde tesis etmiştir. Bu durum, asr-ı saadette şehrin merkezine yerleştirilen mescidin, eğitim ve finans merkezleri de dâhil olmak üzere şehri kendi atmosferinde şekillendirdiğini ve koordine ettiğini göstermektedir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Mekke’de İslam’ın tebliğ merkezi, müminlerin sığınağı ve mescit olarak Erkam’ın evini belirlemiş, Medine’ye hicret ettiğinde ise Mescid-i Nebi’yi inşa etmiştir. Peygamberimizin mescide verdiği değeri kısaca anlatır mısınız?
Sizin de ifade ettiğiniz gibi elbette Erkam’ın evi, müşriklerin baskıları altındaki Mekke’de Müslümanların sığınağı ve mescidi idi. Medine’de daha özgür bir ortamda mescit, artık, İslam medeniyetinin kalbinin attığı bir merkeze ve toplumun en büyük birleştirici kuvvetine dönüşmüştür. Kurani ilimlerin yanında her türlü faydalı ilmin öğrenildiği, ibadetin huşu içinde gerçekleştirildiği, irşat ve eğitim faaliyetlerinin yürütüldüğü, ahlaki değer ve ölçülerin kazandırıldığı bir yer olarak mescit, o kadar değerlidir ki burada bulunanlar farklı müjdelere muhataptır. Bu doğrultuda kıyamet gününde Allah’ın kendi arşının gölgesinde barındıracağı yedi grup insandan biri olarak “kalbi mescit ve camilere bağlı insanlar” zikredilmektedir (Buhârî, Ezân, 36). Yine duaların kabul edildiği bir mekân olması bakımından, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mescide girerken ve çıkarken salavat getirerek, “Rabbim günahlarımı bağışla, bana rahmet kapılarını aç!” (Müslim, Müsafinin, 68) diye dua etmesi de oldukça dikkat çekicidir.
Camilerin tarihî fonksiyonları ile günümüzdeki durumunu nasıl değerlendirirsiniz? İçtimai ve ferdî yaşantımızda camilerimizin ihya ve imar vazifesini tam anlamıyla yerine getirebilmesi için neler yapılması gerekir?
Şehirlerimizin merkezî yapıları, camilerimizdir. Bu anlamda Allah Resûlü “Bir beldenin Allah katında en sevimli yeri mescitlerdir.” (Müslim, Mesâcid, 288) buyurmaktadır. Camiler, yalnızca birlikte yaşama tecrübesinin ve müşterek duyguların tezahür alanı olmakla kalmaz, aynı zamanda arzı arşa bağlayan yapılar olarak, hayatımızı her yönden ihya eder. Bu noktada Allah Resûlü’nün mescidi bizim için ideal bir örnektir. Bu şuur ile mescit ya da başka bir deyişle cami, tüm yeryüzünü mescitleştirme misyonunun çıkış noktasıdır. O, dairesel olarak genişleyen bir yapı hâlinde, pergelin sabit ayağının durduğu merkez noktadır. Bizim pergel metaforuyla anlattığımız mescit imajı, Kur’an-ı Kerim’de “Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye yüzünüzü çevirirseniz Allah’ın zatı oradadır. Allah her şeyi çepeçevre kuşatan ve bilen yegâne varlıktır.” (Bakara, 2/115) şeklinde ifadesini bulur. Kuşkusuz Allah Resulü’nün tüm yeryüzünün bize mescit kılındığını ve arzın toprağının tahûr, yani temiz olduğunu söylemesi (Müslim, Kitâbu’l-Mesâcid, 809), az önce andığımız ayetteki mescitlere devam edenlerin tatahhur sıfatını taşımaları gerektiğini vurgulayan maddi ve manevi temizlikle görece bir bağ içindedir.
Camiler Allah’a izafe edilen mekânlar olarak tüm insanlığı, tevhide uygun biçimde bir ve beraber olmaya davet eder. Bu bakımdan camiler, tarih boyunca insanlık değerleri açısından önemli görevler üstlenmişlerdir. Her şeyden önce cami, hakiki kulluğun bir ifadesidir. Her caminin mihrabı Beytullah’a açılır. Kur’an’ın “Mescitler şüphesiz Allah’ındır. Öyleyse oralarda Allah’a ibadet ederken başkasını katmayın.” (Cin, 72/18) ilahi ikazı camiyi şirk, nifak, yalan, haset ve her türlü kötü düşünce ve eylemden korur. Kur’an-ı Kerim, Mescid-i Dırâr bağlamında çarpıtılmış mabet algısını, “uçurumun kenarında cehennem ateşine yıkılmakta olan bir yapı” (Tevbe, 9/109) şeklinde reddeder. Bu itibarla İlahi Kelam, “Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken Allah’ın mescitlerini imar etmeleri söz konusu olamaz.” ifadesiyle mescidin inananların eseri olacağını hatırlatarak “Allah’ın mescitlerini mamur edenler, ancak Allah’a, ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekât veren ve sadece Allah’tan korkanlardır.” (Tevbe, 9/17-18) hükmünü ortaya koyar. Buna mukabil tarih boyunca mabetleri yıkmaya yönelik birçok teşebbüs olmuştur. Nitekim Babil hükümdarı Buhtunnasr’ın Kudüs’ü işgalinde Mescid-i Aksâ’yı yıktığı bilinmektedir. Benzer şekilde Ebrehe’nin Kâbe’ye yönelik saldırısından bizzat Kur’an-ı Kerim bahsetmektedir. Kur’an’ın beyanına göre Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan daha zalimi yoktur.” (Bakara, 2/114)
Toplumun çekirdeğini oluşturan aileler ve İslam medeniyetinin imar ettiği şehirlerin çekirdeğini oluşturan camiler… İrşat faaliyetleri ve yeni neslin eğitimi göz önüne alındığında cami-aile ekseninde ebeveynlerimize ne gibi görev ve sorumluluklar düşmektedir?
Cami; ibadet, ilim, tefekkür ve birlik ruhunun hâkim olduğu kutlu bir mekândır. Müminlerin birtakım erdemleri elde etmesinde ve dinamik biçimde toplum hayatına katılımlarında cami, farklı işlevlerle devreye girmektedir. Hakkıyla kılınan namazın kişiyi kötülüklerden alıkoyması, cemaatle eda ettiğimiz namazlarımızın kolektif şuurumuzu beslemesi, Kur’an tilavetinin hem ruhumuza hem de dimağımıza şifa olması, derslerin, vaaz ve nasihatlerin idrakimizde farklı ufuk ve inşirahlara vesile olması bunlardandır. Sahabe çocukları, Allah Resulü’nün Mescid-i Nebevî’sinin çevresinde bilgi ve erdemi aynı anda kavrıyor, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sıklıkla vurguladığı “faydalı bilgi”nin peşinde koşuyorlardı. Allah Resulü farklı coğrafyalardan gelen heyetleri Mescid-i Nebevî’de karşılardı. Bu, yatay düzlemde tüm arzın mescitte buluşturulması idealinin bir tezahürüdür. Bu noktada “Evimle minberim arasında cennet bahçelerinden bir bahçe vardır. Minberimin basamakları cennete götüren bir merdivendir.” (Nesâî, Mesâcid, 7) hadisi oldukça dikkat çekicidir. Son tahlilde Allah Resulü’nün mescidi, sadece yatay boyutta değil, arz ve arşın birleşim noktası olarak dikey boyutta da cennete kadar yükselen bir özelliktedir.
Bütün bunları dikkate alarak günümüzde daha fonksiyonel özellikler ilave etmek suretiyle camileri çocuklarımızın ve gençlerimizin uğrak yeri hâline getirmenin elzem olduğu görülmektedir. Elbette bu, ebeveynlerin camide daha fazla vakit geçirmeleri ve burada icra edilen toplum hizmetlerinde gönüllü olarak faaliyet göstermeleri ile kolaylaşacaktır. Ortak bir ruh inşa etmesi bakımından camilerin toplumda daha işlevsel olabilmesi, cami müştemilatında gençlerin ilgisini çekecek etkinliklerin yapıldığı, kursların verildiği birimlerin, internet ve teknolojik donanımın konumlandırılması ve kütüphane gibi çalışma alanlarının eklenmesi ile mümkün olacaktır.