UZMANINA SORDUK

Zehra TUNCEL
Başkanlık Vaizi

Mizacın bireyi sınırlayan etki gücünü kırması ve karakter gelişimine katkı sağlaması açısından “doğruluk” kavramına İslam dininin yaklaşımı nedir?

Her fiilinde olduğu gibi yaratıcılığında da eşsiz olan Rabbimiz, insanları pek çok ortak özellikleri yanında birbirlerinden farklı niteliklerle donatmıştır. Mizacımız bu ayırt edici özelliklerimizden biridir. Doğduğumuz anda sahip olduğumuz; davranış, duygu ve düşüncelerimiz üzerinde etkili olan ve kişiliğimizin/karakterimizin zeminini oluşturan yapı taşıdır. Sabırlı olmak, tepkisel davranmak, karamsarlık, az ya da çok sorumluluk sahibi olmak, hareketli ya da sakin olmak vb. mizaç özellikleri kişiden kişiye değişir ve bireylerin hayatlarındaki temel ihtiyaç, beklenti ve bakış açılarını belirler. Değiştirilmeleri oldukça zordur.

Bu durum, “Birbirinden bunca farklı ve değiştirilmesi zor olan özelliklere sahip insanların ortak değerler üzerinde buluşmaları mümkün müdür?” sorusunu da beraberinde getiriyor. Allah Teâlâ insanı “en güzel biçim”de yaratmış; onu fizyolojik, ruhsal ve zihinsel yeteneklerle donatmıştır. Diğer canlılardan farklı olarak insana akıl etme, iradesini kullanabilme üstünlüğü vermiştir. Görevlendirdiği elçiler ve gönderdiği kitaplarla bu gücünü nasıl kullanacağını beyan etmiştir. Peygamberlerin ve onlara inananların hayatları, mizacın olumlu yönlerinin nasıl geliştirileceği, olumsuz yanlarının nasıl ıslah edileceğine dair örnekler barındırır. Ayrıca mizaç tiplerinin tümüne ait olumlu özellikler, ahlaki değerler kümesini oluşturur. Toplum, bu değerlere sahip olma konusunda bireyi teşvik eder. Tüm bunlar mizacın olumsuz gücünü kırarak karakter gelişimini mümkün kılar.

Değerlerin ahlaka dönüşerek karakter gelişimine katkı sağlaması, iradeyi ve kararlılığı gerektirir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), “Sana emredildiği gibi dosdoğru ol!” (Hûd, 11/112) mealindeki ayetin kendisini ihtiyarlattığını belirtirken (Râzî, XVIII, 71; Kur’an Yolu, III/205) bu gerçeğe işaret etmiştir. Bu ifade, doğruluğun karakter gelişiminde önemli bir kriter oluşunun da göstergesidir. Arapçada doğruluk anlamına gelen “sıdk” kelimesi, “niyette dürüstlük, söz ve davranışların doğru ve gerçeğe uygun olması” demektir. Dolayısıyla doğruluk tek bir davranıştan ibaret değildir, bir hayat tarzını ifade eder. Doğru düşünen, konuştuğu zaman doğruyu söyleyen, sözleri ve davranışları tutarlılık içinde olan, söz verdiğinde yerine getiren yani emrolunduğu gibi “dosdoğru” olmayı başaran birey, karakter gelişiminde önemli bir başarıya ulaşmıştır. “Dosdoğru” olabilmek Müslüman kimliği kazanma adına atılmış önemli bir adımdır. Hz. Peygamber (s.a.s.), kendisine “Bana İslam’ı öyle tanıt ki senden başka birine sorma ihtiyacı duymayayım.” talebinde bulunan sahabiye “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol.” (Müslim, Îman, 62) diye cevap vermiştir.

Bireyin ve toplumun inşasında aile kurumu aktif bir rol üstleniyor. Doğruluk, dürüstlük, sadakat gibi erdemlerin aile merkezinde bireyden topluma yansımaları nelerdir?

Aile, toplumun en küçük ve önemli kurumu olması yanında ilk eğitim yuvasıdır. Hayatın ilk yıllarında öğretilen şeyler, çocuklarda kalıcı izler bırakır ve kişiliklerini şekillendirir. İnsanlar çocukluk çağında kolay öğrenir, öğrendiklerini kolay içselleştirirler. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) “Her doğan, fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hristiyan veya Mecusi yapar…” (Buhari, Tefsîr, Rûm, 2) sözleriyle bu gerçeği hatırlatır.

Çocuklar, çevrelerinde gördükleri davranışları taklit ederek öğrenmeye başlarlar. “İnsana sadakat yakışır görse de ikrah” mısrasında da ifade edildiği gibi zor durumda kalsa bile doğruyu söyleyen ebeveyn, çocuklarına doğruluk, dürüstlük benzeri erdemleri kazandırma konusunda güzel örnekler oluşturur. Hata yaptığında büyüklerinden korksa bile doğruyu söyleyen çocuğun orantısız şekilde cezalandırılmaması, hatasını kendisinin fark etmesine fırsat tanınması da onun doğru davranışını pekiştiren uygulamalardır. Sadakat, aile bireylerini birbirine bağlayan, karşılıklı güven oluşturan bir erdemdir. Eşlerin ve diğer aile bireylerinin sözlerine ve vaatlerine sadık olma sorumlulukları, hem maddi hem de manevi konularda birbirlerine güven duyma ihtiyaçları vardır. Güven duygusu, tarafların birbirine karşı dürüst olmaları; birbirlerinden saklı, gizlilerinin olmaması ile sağlanır. Aile bireylerini kaygı ve endişeden korur.

Ailede öğrenilen ve ahlaka dönüşen davranışlar bireyler tarafından topluma da yansıtılır. Annesine yalan söylemeyen bir çocuk arkadaşına, öğretmenine de yalan söylemez. Güven duygusuyla ailede tanışmış olan birey, çevresindeki insanlara güven duyar. Verdiği söze sadakat göstermeyi ailesinde tecrübe eden çocuk, toplumsal sorumluluklarını yerine getiren bir insan olur. Aile bireylerine sadakat gösteren insan; ülkesine, dini, millî değerlerine de sadık olur.

İnsanlar arası ilişkilerde doğruluk ve dürüstlüğün öneminden bahsederiz hep, peki insanın kendisiyle olan ilişkisinde doğruluk nerede durur? Kendine karşı dürüst davranmayan bireyin yaşadığı yabancılaşma, toplumu ve bilhassa aileyi nasıl etkiler?

Doğruluğun bir tanımı da “sözün hem objektif gerçeğe hem de sözü söyleyenin zihnindeki bilgiye uygunluğu”dur. Burada kriter, kişinin söylediği şeyi gerçekten inandığı için mi, öyle söylemesi gerektiği için mi söylediğidir. Söylediği doğru bile olsa inanmadığı bir şeyi başkalarını etkilemek için söyleyen kişinin sözü yalandır. Bu duruma en güzel örnek, münafıkların Hz. Peygamber’e gelerek, “Şahitlik ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin.” şeklindeki sözlerinin Rabbimiz tarafından yalan olarak nitelendirilmesidir. “Münafıklar sana geldiklerinde, ‘Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin.’ derler. Senin hiç kuşkusuz kendi elçisi olduğunu Allah elbette biliyor ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler.” (Münâfikūn, 63/1) İnanmadığı şeyi bir fayda sağlamak veya zarardan korunmak için söyleyen, münafıkların davranışını tekrar eder ve sizin ifade ettiğiniz gibi önce kendine sonra birlikte yaşadığı insanlara yabancılaşır. Gerçekler ortaya çıktığında ailenin ve toplumun güveni sarsılır. Güveni korumanın en kolay yolu, bireyin kendine ve diğer insanlara karşı dürüst davranmasıdır. Güven üzerine inşa edilmeyen hiçbir ilişki uzun ömürlü olmaz, bireylerinin birbirine güvenmediği toplumda huzur ve mutluluk olmaz.

Bir olay veya gerçekliğin tamamını söylemeden sadece işine yarayacak bölümünü aktarmak, tamamına vâkıf olmadığı konu hakkında konuşmak, doğrudan parçalar barındırsa da doğru bir söz olmayabilir. Tıpkı meşhur kıssada anlatıldığı gibi bir durum ortaya çıkar ve kavram karmaşası oluşur. “Bir grup körün yolu Hindistan’a düşer, ismini çok duydukları fili dokunarak tanımak isterler. Ülkelerine döndüklerinde birbirinden farklı fil tanımları yaparlar. Filin ayaklarına dokunana göre o bir sütun, kuyruğuna dokunana göre asılı bir yılan, kulaklarına dokunana göre hareketli bir yelpaze, dişlerine dokunana göre ise iki mızraktır.”

Muğlak ve abartılı ifadelerle konuşanlar ise ailesinde ve yaşadığı toplumda ciddiye alınmayan, sözüne güvenilmeyen bireylere dönüşür.

Asr-ı saadetten günümüze pek çok güzel erdemle birlikte doğruluğu ve sadakati merkeze alan ailelerden örnekle, bugünün aile kurumuna dair neler söylemek istersiniz?

Büyük ailesi olan ümmetine “Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddık’ olarak tescillenir…” (Müslim, Birr, 105) tavsiyesinde bulunan Peygamber Efendimiz (s.a.s.), çocuğunu yanına çağırmak için vaatte bulunan kadına çocuğa ne vereceğini sormuş, kadından “Hurma verecektim.” cevabını alınca mutlu olmuştur. Onun şahsında tüm inananları uyararak “…ona bir şey vermemiş olsaydın bu senin için yalan olarak yazılacaktı.” buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Edeb, 80). Peygamberimizin ashabını en güzel şekilde eğittiğine ve onların doğruluk ve sadakati hayatlarında vazgeçilmez değerlere dönüştürdüğüne bu rivayetler sayesinde vâkıf oluyoruz. Bu olaydan günümüz ailesine ulaşan mesaj ise aile bireylerinin birbirine örnek olma ve gerekli durumlarda birbirini uyarma sorumluluğu olduğudur.

Sadakatin en güzel örneği olan Hz. Hatice

(r. anhâ) validemizin on dört asır öncesinden verdiği mesaj, günümüz ailesi ile sınırlı değildir, zamanlar üstüdür. Yaşadığı onca zorluğa rağmen eşine ve inandığı değerlere sadakati sebebiyle niyetinden vazgeçmemiştir. Zamanının zengin kadınlarından olan bu örnek hanımefendi, tüm maddi varlığını davası uğruna hiçbir karşılık beklemeden harcamakta tereddüt etmemiştir. Bunu yaparken muhataplarını mihnet altında bırakmamıştır. Eşine olan muhabbetini son nefesine kadar korumuştur. Elbette bu muhabbet karşılıklı olmuştur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), her zor anında derdini, endişesini onunla paylaşmış, onun tavsiye ve hatırlatmalarını dikkate almış, ona verdiği değeri hissettirmiştir. Vefatından sonra da onun hatırasına vefa göstererek onu her zaman muhabbetle yâd etmiştir.