UZMANINA SORDUK

F. Betül YILMAZ EMİNSOY
Aile Danışmanı

Hayat inişlerle çıkışlarla dolu. İnsan, eğitim hayatında olsun, iş yaşamında olsun kimi zaman elinden geleni yapsa dahi istediği neticeyi alamayabiliyor. Bu da insanı farklı düşünce ve duygulara sürükleyebiliyor. İnsan, kendini şanssız, kısmetsiz yahut bahtsız olarak nitelendirebiliyor. Sizce bu tür durumlarda bakış açımız nasıl olmalı?

Yeterince istersek ya da çok çalışırsak istediğimiz her şeyi elde edebileceğimiz düşüncesi büyük bir yanılgı. Sahip olduğumuz şeylerin ne kadarını gerçekten biz seçtik, biz elde ettik? Anne babamızdan tutun da içine doğduğumuz ev, şehir, ülke, kültür; hayatımız boyunca yollarımızın kesiştiği okullar, öğretmenler, komşular, arkadaşlar, sağlık durumumuz, güzelliğimiz, aklımız yani bir ömür içinde benim dediğimiz her ne varsa bize bizim bir dahlimiz olmadan emanet edildi.

Başarmak, kazanmak dediğimiz şey sadece çok çalışmayla olsaydı en ağır işlerde çalışan kişiler dünyanın en zengin, en başarılı insanları olurdu, fakat öyle değil. Savaş, kıtlık, yokluk, fakirlik içinde yaşayanlar refah bir hayatı yeterince istemedikleri ya da yeterince çalışmadıkları için mi bu durumdalar? Çalışmak, çabalamak dünya ödevimiz ancak neticesinde bize neyin ne kadar nasip olacağı bizim kontrolümüzde değil.

Kendini şanssız, bahtsız, haksızlığa uğramış hissetmek, bundan yakınıp durmak; başkalarının ise ne kadar şanslı olduğunu, hak etmediği hâlde ne güzel imkânlara sahip olduğunu düşünüp hayıflanmak, öfkelenmek bizi ancak kurban psikolojisine mahkûm eder. Bahtsız olduğuna inanan kişi, çalışma, çabalama gereği duymaz böylece sorumluluklarından da sıyrılmış olur kendince.

İnsan kolay kolay “Ben Allah’ın nimetleri taksimini uygun görmüyorum.” diyemez de işte böyle üstü örtülü şekilde itiraz eder, sitem eder. Bu düşüncelerden var gücüyle kurtulmayan kişi kendini öfke, isyan, dedikodu, gıybet içinde ve nihayetinde haksızlıklar, fenalıklar yaparken bulur.

Kendi yaşamına olduğu kadar başkalarının hayatına da odaklanan, “öteki”nin hikâyesine mercek tutup bütün edimlerini, başarı yahut hüsranlarını tecessüs içinde araştıran, sürekli kendisi ve diğerleri arasında kıyas yapan insanlar ve onları bu harekete iten duygu durumları hakkında neler söylersiniz?

Kıyas, insanoğlu için vazgeçilemez tutumlardan biri. Kişi, kendini görebilmek için aynalara muhtaç; öteki dediğimiz herkes bizim için bir ayna. Ötekinde olan, beğendiğimiz ve beğenmediğimiz her şey bizde olanların yansıması. Aynadan yansımayan, görünmeyen şeyler bizde olmayanlar.

Kendimizi ötekinde yani bir aynada arıyor olmamızda bir sorun yok; sorun, kıyasladığımız kişi karşısında kendimizi değersiz hissedip üzülme, öfkelenme ve nihayetinde o kişiden nefret etme hâline varmakta.

Bu nefrete konu olan mesele, kıyas yapılan kişide bulunabilecek her şey olabilir; sağlık, güzellik, evlat, mal, mülk, makam, şöhret, eğitim, bilgi, yetenek, tecrübe… Kıyasın sonucu kıskançlığa vardığında, kişi kendinde olmayan ya da olmadığına inandığı şeyin başkasında da olmamasını dilediğinde sıkıntı başlar.

Pek çok insan düşküne el uzatırken cömert, başarıya giden merdivenleri çıkan dostlarını alkışlarken cimri davranabiliyor. Bu tür davranışların altında da kibir ve haset duygularının gizlendiğini söyleyebilir miyiz?

Tam olarak böyle evet. Dost kara günde belli olur demişler ama eksik söylemişler. Dost, kara günde elimizden tutan, ihtiyacımızı gideren, gözyaşımızı silen; mutlu günümüzde de bizimle birlikte sevinen, bize ihsan edilmiş, ikram edilmiş nimetten mutluluk duyan kişidir.

Kibir ve haset insanı kuşattığı zaman, o kişi haset ettiği kimsenin felaketinden, üzüntüsünden, yenilgisinden, kaybından gizli ya da aşikâr keyif duyar. Haset duyulan kişi yabancı biri olabileceği gibi aileden, yakın arkadaşlardan, komşulardan biri hatta ana baba, kardeş, evlat bile olabilir. Haset eden kişi farkında olmadan haset ettiği kişiyle kötücül ve zahmetli bir bağ kurar. Haset ettiği kişiyi sürekli olarak zihninde, ruhunda, dilinde taşır. Bu yük onu yorar, tüketir, huzurunu kaçırır. Yani haset etmesi sebebiyle kendi uğradığı zarar, haset ettiği kişininkinden daha önce ve daha şiddetli olur.

Haset ve kıskançlık, tarih boyunca insanoğlunun o büyük hikâyesine eşlik etmiş duygulardan. İnsan bu iki olumsuz duyguya karşı kendini ve çevresini nasıl korumalı, kemale erişmek için çıktığı yolda hangi izleri takip etmeli?

Haset de kıskançlık da çok güçlü ve fıtri duygular. Kıskanan kişi “Onda olan bende de olsun.” der, haset eden kişi ise çok daha yıkıcı bir duyguyla “Bende yoksa ondaki de yok olsun.” der.

Kıskançlık, haset, öfke gibi güçlü duygularımızı görür ve kabul edersek üzerimizdeki baskısını azaltmış oluruz. Bu duygular bastırıldığında daha olumsuz davranışlar şeklinde vücut bulacaktır. İnsanın kendinde var olan hasedi görmesi, görse de kabullenmesi kolay değildir. Fakat hasedini inkâr eden, yok sayan, bastıran kişide haset başka şekillere bürünüp ortaya çıkar; sürekli şikâyet eder, hep haksızlığa uğradığını düşünür, o hep kurbandır, değeri hiç bilinmiyordur…

Duyguların hiçbirine varlığı itibariyle kötü diyemeyiz. Olumsuz denen duygular, duygu boyutunda kaldığı sürece ne suçtur ne de günah. Olumsuz bir duygunun bizdeki varlığını fark edip o duyguyu adlandırmak, tanımlamak, kabul etmek, bize hissettirdiklerine bakmak, sonrasında nelere sebep olduğunu anlamak, duygunun olumsuz davranışa dönüşmesinin önüne geçer ve iyileşme başlar.

Haset ve olumsuz sonuçlara sebep olan tüm duygular iyileştirilebilir. İyileşme dediğimiz şey aslında bir tekâmül yolculuğudur. Bu yolculuk ilim ve o ilimle hâsıl olan farkındalık ve farkındalığın gerektirdiği güzel davranışları hayatımıza kazandırmaktan ibaret. Ancak tekâmül yolculuğuna çıkabilmek için her şeyden önce kendimizde eksik, kusurlu, zararlı olanı görmemiz ve kabul etmemiz gerekir. Kendisini olmuş, tastamam zanneden insan kadar yardım edilemez kimse yoktur.