UYGUR TÜRKLERİNİN

MEDENİYET YÜRÜYÜŞÜ


Doç. Dr. Derya COŞKUN

Erzurum Teknik Üniversitesi Edebiyat Fakültesi


Türk tarihinin en eski ve en köklü halklarından biri olan Uygurlar, yalnızca siyasi örgütlenmeleriyle değil dinî ve kültürel gelişimleriyle de insanlık tarihinde benzersiz bir yere sahip olmuşlardır. Onların hikâyesi doğanın ruhuyla başlayan bir inanç serüveninin, vahyin ışığında olgunlaşmasının destanı hâline gelmiştir. Şaman davullarının yankısından Kur’an tilavetine, Mani tapınaklarının loşluğundan cami kubbelerinin aydınlığına uzanan bu yolculuk, Uygur Türklerinin insanlık tarihine kazandırdığı en derin miraslardan biri olmuştur.

Doğanın Diliyle Konuşmak: Şamanizm ve İlk İnanç Dönemi

Uygurların bilinen en eski dini Şamanizmdir. Şamanizm; Uygurların sanatına, şiirine ve müzik anlayışına derin izler bırakmıştır. Ritim, dua ve dansın birleşimi, daha sonra tasavvufî zikirlerde karşılaşılacak mistik coşkunluğun erken biçimi olarak görülebilir.

Maniheizmin Derin Etkisi

Uygurların ikinci büyük dinî deneyimi Maniheizm olmuştur. İran kökenli bu inanç sistemi, evreni aydınlık ve karanlık, iyilik ve kötülük arasındaki sürekli mücadele olarak yorumlamıştır. 8. yüzyılda Bögü Kağan’ın Çin seferinden dönerken yanında getirdiği Mani rahipleri vesilesiyle Maniheizm kısa sürede devlet dini hâline gelmiştir. Bu din, Uygur sanatında zarafet ve simetri duygusunu derinleştirmiştir. Işığın kutsallığı, resim ve hat sanatına yansımış; Mani tapınaklarındaki duvar resimleri Uygur estetiğinin köklerini oluşturmuştur. Turfan bölgesinde bulunan Mani yazmaları ve minyatürleri, yalnızca dinî belgeler değil aynı zamanda Uygurların renk, biçim ve simge dünyasının tanıkları olmuştur. Bu birikim, İslam döneminde süsleme sanatlarına ve minyatür estetiğine ilham verecek güçlü bir temel hazırlamıştır.

Budizmin Yükselişi

Maniheizm’den sonra Budizm, özellikle Tarım Havzası ve Kuçar bölgesinde hızla yayılmıştır. Bu dönemde Uygur şehirleri; manastırları ve heykel atölyeleriyle Orta Asya’nın en önemli kültür merkezlerine dönüşmüştür. Buda dininin Mahayana mezhebi, Uygurlar arasında geniş kabul görmüştür. Tapınaklar yalnızca ibadet mekânı değil aynı zamanda ilim, sanat ve tıp alanlarında üretim yapılan merkezler hâline gelmiştir. Budist dönemde Uygur sanatçılarının yaptığı heykeller, duvar resimleri ve el yazmaları insanın ruhsal arayışını estetik bir forma dönüştürmüştür. “Altun Yaruk” ve “Sekiz Yükmek” gibi eserler, Uygurca edebiyatın ilk yazılı örnekleri olarak kabul edilmiştir. Bu dönem, Uygurların düşünce dünyasına sabır, tefekkür ve içsel arınma kavramlarını kazandırmıştır. Daha sonra İslam tasavvufunda karşılaşılacak “nefs terbiyesi” ve “içsel aydınlanma” kavramlarının, bu dönemdeki Budist köklerle benzerlik göstermesi dikkat çekmiştir.

İpek Yolu üzerindeki stratejik konumu nedeniyle Uygur toprakları, tarih boyunca dinlerin buluşma noktası olmuştur. Budist, Maniheist, Hristiyan ve Şamanist topluluklar yüzyıllar boyunca yan yana yaşamışlardır. Hristiyanlık IX. yüzyıldan itibaren bölgede etkili olmuş; Kaşgar, Yedisu ve Turfan çevresinde kiliseler inşa edilmiştir. Ancak Uygurlar hiçbir zaman tek bir inanç kalıbına sığmamış; farklı dinlerin öğretilerini harmanlayarak kendilerine özgü bir dinî kültür oluşturmuşlardır. Bu hoşgörülü yapı, onların ileride İslam’ı benimserken karşılaşacakları kültürel ve entelektüel zorlukları kolaylıkla aşmalarını sağlamıştır.

Kur’an’la Aydınlanan Ufuk: Uygurların İslamiyet ile Tanışması

İslamiyet, Orta Asya’ya Emeviler döneminde ulaşmış olsa da Uygurların İslam’a geçişi fetihlerle değil kültürel etkileşimlerle gerçekleşmiştir. İslam’ı Uygurlara tanıtanlar genellikle tüccarlar, sufiler ve seyyahlar olmuştur. Kaşgar, Yarkent ve Hoten şehirleri Müslüman dervişlerin faaliyet gösterdiği merkezler hâline gelmiştir. Ancak Uygurların toplu olarak İslamiyet’i kabul etmeleri X. yüzyılda, Karahanlı Hükümdarı Satuk Buğra Han’ın Müslüman olmasıyla gerçekleşmiştir. Satuk Buğra Han, İslam’ı yalnızca kişisel bir tercih olarak değil devletin geleceğini şekillendirecek bir inanç olarak görmüştür. Onun Müslüman oluşu, Uygurlar için hem siyasi bir birleşme hem de kültürel bir yeniden doğuş anlamına gelmiştir. Han’ın önderliğinde camiler, medreseler ve kütüphaneler inşa edilmiş; Kaşgar kısa sürede İslam’ın doğu dünyasındaki önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Budist tefekkür geleneği, tasavvufi düşünceye zemin hazırlamıştır. Uygurlar, İslam’ı bir “fetih dini” olarak değil, bir “hikmet yolu” olarak kavramışlardır.

Kaşgar: Doğu’nun Bağdat’ı

Karahanlılar döneminde Kaşgar ve Balasagun şehirleri, İslam dünyasının doğu ucunda parlayan ilim ve kültür merkezlerine dönüşmüştür. Bu dönemde açılan medreseler, yalnızca din eğitimi değil felsefe, matematik, astronomi ve tıp alanlarında da dersler vermiştir. Bu kurumlar, daha sonra Selçukluların kuracağı Nizamiye medreselerine model oluşturmuştur. Kaşgar’daki medreseler, aynı zamanda sanat ve mimarinin buluştuğu mekânlar olmuştur. Buda tapınaklarından dönüştürülen camiler, İslam’ın tevhid estetiğiyle birleşerek eşsiz bir mimari üslup ortaya koymuştur. Çinli seyyahların notlarında, Kaşgar’daki camilerin süslü tavanları, renkli cam pencereleri ve zarif minareleri övgüyle anlatılmıştır. Bu yapılar, İslam mimarisinin doğu kanadında gelişen özgün bir tarzın habercisi olmuştur.

Uygurların Düşünce ve Edebiyata Katkısı

Uygur Türkleri, İslam’ı kabul ettikten sonra büyük bir entelektüel birikim oluşturmuşlardır. Bu dönemin en önemli isimlerinden biri Yusuf Has Hâcip’dir. Onun 1070’lerde yazdığı Kutadgu Bilig, İslam düşüncesinin Türkçe’deki ilk felsefi ifadesi olmuştur. Eserdeki adalet, akıl, bilgi ve kanaat kavramları, Kur’an’ın öğretileriyle eski Türk bilgelik geleneğini buluşturmuştur. Bir diğer büyük isim Kaşgarlı Mahmud olmuştur. Dîvânu Lugâti’t-Türk, yalnızca bir dil sözlüğü değil aynı zamanda Türk kültürünün, inancının ve yaşayış biçiminin ansiklopedisi olarak kabul edilmiştir. Kaşgarlı Mahmud, Türk dilini Arap dünyasına tanıtarak İslam kültür coğrafyasının zenginliğini ortaya koymuştur. Her iki eser de Uygurların İslam medeniyetine entelektüel düzeyde nasıl katkıda bulunduğunu açıkça göstermiştir.

Sanatta ve Musikide Uygur Etkisi

İslam’ın kabulünden sonra Uygur sanatında belirgin bir dönüşüm yaşanmıştır. Maniheist dönemden kalan resim geleneği İslam’ın soyut estetiğiyle birleşmiş; minyatür sanatının temelleri atılmıştır. Renk, simetri ve hareket dengesine dayalı Uygur üslubu, İran ve Anadolu minyatürlerinde de etkisini göstermiştir. Müzik alanında da Uygurlar öncü bir rol üstlenmiştir. İslam öncesinden beri sahip oldukları makam sistemi, İslam musikisinin temellerinden biri hâline gelmiştir. Farabi, hem düşünür hem müzik nazariyatçısı olarak bu mirası ilmî bir çerçeveye oturtmuştur. Onun müzik teorileri, Uygur müzik geleneğiyle birleşerek “12 Mukam” geleneğini doğurmuştur. Bu makamlar yüzyıllar boyunca Uygur halkının dinî törenlerinde, tasavvufi zikirlerinde ve halk sanatında yaşatılmıştır. Ahmed Yesevi’nin hikmetleri, Nevai’nin gazelleri ve halk destanları bu makamlarla icra edilmiştir. Böylece Uygurlar, İslam sanatında ruh ve estetiğin dengesini kuran bir rol üstlenmiştir.

Düşünsel Derinlik ve Toplumsal Yenilenme

İslamiyet, Uygur toplumunda dinî bir değişimle beraber düşünsel bir devrim yaşatmıştır. Şamanizm’in doğa merkezli mistisizmi, İslam’da Allah merkezli bir tefekküre dönüşmüştür. Budist sabır öğretisi, İslam’ın tevekkül kavramında yeni bir anlam bulmuştur. İslam’la birlikte yazı dili gelişmiş, Türkçe Kur’an tercümeleri ve tefsirler ortaya çıkmıştır. Bu süreçte İslam’ın bilgiye verdiği önem, Uygurların eğitim sisteminde de kendini göstermiştir. Medreselerde yetişen âlimler, yalnızca dinî bilgi değil felsefe ve bilim de öğretmiştir.

Toplumsal yapıda da köklü değişimler yaşanmıştır. İslam’ın adalet ve eşitlik ilkeleri, Uygur hukuk anlayışına yön vermiştir. Kadınlar ticaret ve sanat alanlarında daha görünür hâle gelmiş; aile yapısında İslam’ın ahlaki düzeni kökleşmiştir. Uygurlar, din ile toplumsal yaşam arasındaki uyumu örnek bir biçimde gerçekleştirmiştir. İslam medeniyeti, tek bir ırkın değil birçok milletin katkısıyla şekillenmiş çok sesli bir uygarlık olmuştur. Bu uygarlığın doğu kanadını hiç şüphesiz Uygurlar temsil etmiştir. Onlar, İslam’ın Çin’e ve Orta Asya içlerine yayılmasında bir köprü görevi görmüştür. Kaynaklarda, Çin’de ilk Müslüman olan toplulukların “Huei-ho”, yani Uygurlar olarak anılması bu etkinin büyüklüğünü göstermiştir. Uygurların katkısı yalnızca din alanında değil;sanat, felsefe, dil, musiki ve mimaride de belirgin olmuştur. Onların geliştirdiği estetik anlayış, İslam sanatına renk; düşünsel birikimleri ise derinlik kazandırmıştır.

Uygurlar, İslam’ı bir fetih sonucu değil bilinçli bir seçimin, derin bir arayışın sonucu olarak benimsemişlerdir. Onlar İslam’ın evrensel medeniyet anlayışını güçlendirmiş, ilim ve sanatın birlikte var olabileceğini göstermiştir. Bugün Doğu Türkistan topraklarında yankılanan ezan sesleri, binlerce yıl önce Buda sutralarının, Mani dualarının ve Şaman davullarının yankılandığı aynı gök kubbenin altında yükselmektedir.

Tarihte bu ay neler oldu?

İbn Rüşd vefat etti.

(11 Aralık 1198)

İmam Gazali vefat etti.

(19 Aralık 1111)

Radyum elementi keşfedildi.

(21 Aralık 1898)

Kanun-i Esasi kabul edildi.

(23 Aralık 1876)

Sarıkamış Harekâtı başladı.

(22 Aralık 1914)

Büyük Erzincan depremi oldu.

(26 Aralık 1939)

Mehmet Akif Ersoy vefat etti.

(27 Aralık 1936)