ÜSKÜP
Seher MERİÇ
Ahh Üsküp ahhh...
Böylesine güzel bir doğa harikasının içerisindeyken içimden geçen ilk cümle bu oldu. Şu anda Üsküp’ün biraz dışında araçla 20-25 dakikalık bir uzaklıktaki Matka Kanyonu’ndayım. Görkemli dağların arasında yemyeşil uzanan Matka Gölü, huzur depolamak için nefis bir manzara sunuyor.
Matka Kanyonu, sık çalılık ormanları ve dik kayalık yamaçlarıyla ulaşımı zor bir konuma sahip. Bundan dolayı tarih boyunca çok sayıda manastır ve kilisenin inşası için tercih edilen bir yer olmuş. Kanyon istenirse oldukça hesaplı fiyatlara tekne ile gezilebiliyor. Hatta kano bile kiralanabiliyor. Ama kano işine pek girmek istemedim. Tuzlu su yani deniz dışında kano yapmak pek güvenli gelmiyor bana. Hele böyle derin bir kanyonda. Ama tabii yine de siz bilirsiniz. Suyu uzaktan görsem de olur diyenlerdenseniz size kanyondaki yürüyüş rotalarını da tavsiye edebilirim.
Matka Kanyonu’na yarım gün ayırmanız yeterli olabilir. Açık hava sizi acıktıracağı için şöyle lezzetli bir üsküp köftesi ve kahve ile gününüzü tatlandırabilirsiniz. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Makedonların ağızlarının tadına düşkün olduklarını ve kuzu kebabıyla balık etini çok sevdiklerini yazmış. Eee böylesine yemyeşil bir tabiat ve çağıldayarak akan sularla dolu bir memlekette elbette her yiyecek leziz olur.
Evet, ben bu ayki yazımda sizlerin de anladığınız üzere günümüzdeki adı Kuzey Makedonya olarak değişen ata yadigârı bereketli toprakların başkenti Üsküp’teyim.
Kuzey Makedonya, Balkanların değişimini ve çeşitliliğini belki de en iyi anlatan ülkesi diyebiliriz.
Neredeyse yüzde yetmişi dağlık olan Makedonya’da gözleriniz yeşile ve suya doyacak.
Burası öyle bir şehir ki inanın kendinizi hiç yalnız ve ülkenizden uzak hissetmeyeceksiniz. Balkan coğrafyasına bu ikinci gelişim. Ama daha dönmeden bir daha ne zaman gelirim diye düşünüyorum. Daha şunun şurasında yüz sene önce Osmanlı sınırları içinde olan bu bereketli topraklar, beni buraya her daim çekiyor. Bu sevda yüzünden “Balkanlarda Osmanlı Adımları” isimli bir kitap bile yazdım. İnşallah en kısa vakitte okuyucusuyla buluşur.
Matka Kanyonu’nda güzel bir sabah geçirdikten sonra Üsküp merkeze dönüyorum. Üsküp’ü nasıl tarif edersin, derseniz “Üsküp iki ayrı bölümden oluşuyor.” derim. İlki, Müslümanların yaşadığı Türk çarşısının, camilerin ve Osmanlı mimarisinin yaşadığı bölge olurdu. İkincisi ise Vardar nehrinin tam karşısı ve “Yeni Üsküp” olarak adlandırılıyor. Bu bölge resmî rakamlara göre iki yüz milyon euroluk bir harcama yapılarak devasa diyebileceğim heykellerle doldurulmuş. Amaç “Heykeller Şehri” şeklinde reklam yapmakmış. Bu kadar yüklü bir harcama yapmalarındaki amaçları turizmde patlama sağlamak olsa da pek de başarılı oldukları söylenemez. Vardar’ın bu tarafında yaşayanlarla konuştuğumda ise bu devasa heykellerin kime ait olduklarını bile bilmediklerini öğrendim. Ne garip değil mi? Kime ait olduklarını dahi bilmedikleri devasa heykellerin doldurduğu bir kent... Neyse ben Üsküp’ü anlatmaya devam edeyim.
Benim dikkatimi heykellerden çok Vardar Nehri üzerinde bulunan ve şehri ikiye bölen 220 metre uzunluğundaki Taş Köprü çekti. Yapımına Fatih Sultan Mehmet Han zamanında başlanmış olan bu şahane köprü, günümüzde de ilk günkü heybetini koruyor. Düşünsenize 550 yıldır ayakta. Vardar Nehri’ni geçmek için sadece Taş Köprü kullanılmıyor elbet. Onun dışında başka altelnertif köprüler yapılmış yıllar içerisinde.
Yurt dışına giderken elimden geldiğince o ülkenin dilinde birkaç kelime öğrenmeye çalışırım. Ama Üsküp’te böyle bir şeye asla ihtiyacım olmadı. Hemen herkes Türkçe biliyor ve konuşuyor. Yurt dışında Türkçe konuşanlarla karşılaşmak öyle güzel ve gurur verici bir his ki anlatamam. Yunus Emre Vakfı da Türkçemizin yayılması hususunda yurt dışında çok güzel çalışmalar yapıyor. Bunun için sadece https://www.yee.org.tr/ bu sayfaya ulaşmanız yeterli oluyor.
Şimdi sizlere Üsküp’teki Türk çarşısından biraz bahsedeyim. Burası, Osmanlı’dan bugüne süregelen bir yapılar bütünüdür. Genellikle Müslüman Arnavut ve Yugoslav kesimin bir arada yaşadığı, esnaflık yaptığı çarşıda “Burada su bile Türkçe akar” diyen halk Osmanlıya ve Türkiye Cumhuriyeti’ne sevgilerini böyle ifade ediyorlar bence.
Şehre gelen turistlerin en çok ziyaret ettiği bölge olan Üsküp Türk Çarşısı, bugün hâlâ Osmanlı mimarisinin korunduğu ve özelliğini kaybetmediği ender bölgelerden biri. Bitişik nizam küçük küçük dükkânların yolları hep Arnavut kaldırımı. Bu sokaklarda alışveriş yaparken “Selamünaleyküm” diyerek dükkâna giriyoruz. Önce biraz sohbet, sonra alışveriş yapıyoruz. Bana kalırsa bu şekilde yapılan alışveriş bile daha bereketli ve daha anlamlı oluyor. Burada kuyumcusu, döviz bürosu, kıyafet mağazası, oyuncak dükkânı, köftecisi hep yan yana.
Köfteciler deyince akan sular duruyor benim için. Balkanlarda şahane köfte yapılıyor. Ve fiyatları da oldukça hesaplı. Parmak şeklinde olan bu köfteler cevapcici adı veriliyor. Yanında biber, soğan salatasıyla leziz bir tat.
Üsküp’teki Osmanlı eserlerinden bir tanesi de Mustafa Paşa Camii’dir. Üsküp Kalesi’nden bakıldığında kalenin hemen karşısındaki hâkim bir tepede bulunan camii 15. yüzyılın sonunda 2. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde vezirlik yapan Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Üsküp’te elinizde fotoğraf makinesiyle dolaşırken aslında sokaklarda değil de zamanda yolculuk yapıyormuşunuz hissine kapılıyorsunuz. O yüzden de zaman nasıl akıp geçiyor insan hiç anlamıyor. Daha size Kapan Han, İsa Bey Camii, Kurşunlu Han ve Davutpaşa Hamamı’ndan da bahsetmek istiyorum.
Kapan Han, 44 odalı bir han. İsmi ise aslında Kap-pan’dan geliyor. Malları girişte tartmak için kullanılan aletin Farsça isminden geliyormuş. “Kabban” yani “kap tutan” anlamında. Osmanlı döneminden kalmış 3 handan biriymiş. Size de olur mu bilmem ama ben böyle tarihî mekânlarda bir anlığına gözlerimi kapar ve ilk yapıldığı yıllardaki hâlini, buradan gelip geçmiş insanları düşünürüm.
Davut Paşa Hamamı deyince önce içimden “Ne güzel günümüze kadar gelen bir hamam.” diye düşünmüştüm. Lakin gidip görünce anladım ki artık hamam olarak değil de sanat galerisi olarak kullanılıyor. İçim biraz acısa da yine de içeri girip ata yadigârı bu hamamı gezdim.
Buraya kadar gelip de Üsküp Kalesi’ne çıkmadan olmaz elbet. Bu şehirde her yer birbirine çok yakın olduğu için ulaşım oldukça kolay. 6. yüzyılda yapıldığı söylenen kalede de Osmanlı izlerini görmek mümkün. Buradan bütün Üsküp görülebiliyor. Tarihî kalede ziyaret sırasında birden fazla Türk turist ile karşılaşabilirsiniz. Vizesiz bir ülke olduğu için ülkemizden Üsküp’e fazla ziyaretçi gidiyor.
Kaleden bakarken kendimi ata yadigârı bu toprakların yıllarca savunmuş bir askerimizin ya da bir komutanımızın yerine koyuyorum. Canları pahasına savunmuşlar. Kim bilir şimdi kabirleri nerede? Mekânları cennet olsun. Hemen hepsinin ruhuna İhlas ve Fatiha okumaya başlıyorum. Mehmet Akif’in İstiklal Marşımızdaki mısraları geliyor aklıma:
“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.”
Şimdi bu topraklarda fiilen olmasak da Balkanlar her vakit bizim gönül coğrafyamızda olacak.
Akşamüstü yorgunluğumu atmak için oturduğum kahvecide hiç de yabancı olmadığım bir türkü çalmaya başlıyor.
Mavrova’dan aldım sümbül bir okka nohut
Al beni bre sar more sümbül yanında uyut.
Sizlere yol hikâyelerimi her zaman kelimeler ve fotoğraflarla anlatmaya çalıştım. Ama bu sefer sizlerle birlikte bu güzel türküyü dinlemek isterdim. Bu türküyü güzel bir yemeğin üzerine yenilen harika bir trileçe olarak hayal edebilirsiniz.
Mavrova; yemyeşil, masalımsı ve son yıllarda kayak merkezi olarak da adı çokca duyulan bir şehir. Okuduğum kadarıyla süt ve peynirleriyle de ünlüymüş. Mavrova’da sümbül var mı bilemem ama yarın türküdeki gibi ben de Mavrova’ya doğru yola çıkacağım. O zaman peynirlerini tadarım inşallah.
Her vakit dediğim gibi “Yol uzun, zaman kısa”
Senede bir defa hiç görmediğiniz bir yere gidin...