ÜMMÜ EBİHÂ: HZ. FÂTIMA

Sümeyra BENZOUINE
Gümüşhane İl Müftü Yardımcısı

Şer’ gül-zarına revnak verdi bir nev-res nihal,

Asmân-ı dine pertev saldı bir Ferruh hilal,

Ol nihalin berg ü bârından dolub dâmân-ı dehr,

Ol hilale kıldı envar-ı hidayet intikal.

’’Yeni yetişen bir fidan, şeriatin gül bahçesine tazelik verdi; kutlu bir hilal, din göklerini aydınlattı. Dünyanın kucağı o fidanın meyvesi ile doldu; o uğurlu hilale de doğruluğun ışıkları erişti.” (Fuzuli, Hadikatü’s-Sü’edâ ‘Erenler Bahçesi’ haz. Servet Bayoğlu, Kültür Turizm, Yay. s.119)

Hz. Fâtıma’nın doğumunu bu dizelerle betimledi Fuzulî ve doğum günü için “mübarek gün”, “kutlu gün” dedi. Takvimler m.609’u gösterirken, bi’setten yaklaşık bir yıl öncesiydi. Allah Resulü’nün peygamberliğinin yaklaştığı, kendi yurdunu yine kendinde bulma yolunda hızla ilerlediği zamanlarda nev-res bir nihal (yepyeni, tazecik bir fidan) olarak dünyaya geldi Fâtımatü’z-Zehra. Lakabı ile müsemma, beyaz, parlak ve aydınlık yüzlü idi. Yaşantısı bir diğer lakabını da sürükledi peşinden, “Betül”; iffetli, namuslu kadın.

Annesi; onu babasına arkadaş, sırdaş, olarak doğurmuştu âdeta. Babasına, “babasının annesi” (ümmü ebîha) olmuştu. “Ümmü ebîha” ne kadar içten, ne kadar özel bir hitaptı. Açıktan davete izin çıktıktan sonra Kureyş’in ileri gelenlerinin inananlar üzerindeki zulümleri artmış, Allah’ın (c.c.) son elçisi Kâbe’de namaz kılarken Ukbe b. Muayt, Ebu Cehil’in teşvikiyle yeni kesilmiş bir devenin iç organlarını onun üzerine atmıştı. Tasavvuru, tahammülü çok zor bir an… Babasının ciğerparesi kızı Fâtıma (r.anha) koşmuş, kaldırmıştı acele ile dünya kirini en eğreti durduğu yerden. Ellerinin yetmediği yerde sildi elbisesi ile o nurlu simayı. Yetmedi kızdı, söylendi, veyletti kötülük sahiplerine, suskunluğun rahata kaçış olduğu günlerde (Buhari, Vudû, 69; Müslim, Cihad, 107-110).

Yürekliydi, cesurdu, hak bildiğinin yılmaz takipçisi idi Fâtımatü’z-Zehra. Nitekim on beşini tamamladıktan sonra kendisiyle hicretin nasip olduğu, ilk müslümanlardan olma cesaretini gösteren, şecaatte üsve-i hasene olan Hz. Ali (r.a.) ile evlendi. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in (r.anhum) tekliflerine olumlu cevap vermeyen Resul-i Ekrem, Hz. Ali’ye, kızına mehir verecek kadar malı olmamasına rağmen, “tamam” demişti. Hz. Ali, Bedir gazvesi ganimetinden payına düşen zırhı ve bir kısım eşyalarını satmıştı. Kuşanmıştı tüm azameti ile şecaatini, fedakarlığı ile din yolundaki azmini. Böylelikle tamam eylemişti, Ümmü Ebîha ile dünya ve ahiretini. Bir insanın bir başka insanın dünyasına gönül rahatlığı ile yerleştiği güzel günlerdi. Önce Allah’ın Resulü, Hz. Aişe ile evlendi, dört buçuk ay sonra -hicretin ikinci yılı- Hz. Ali ve Hz. Fâtıma evlendi. Dünya evine girdikten bir yıl sonra Fâtımatü’z-Zehra, annelik duygusunu tattı oğlu Hasan (r.a.) ile. İki yıl sonra da ikinci oğlu Hüseyin (r.a.) ile şenlendi kemmiyeti suğra, keyfiyeti kübra hanesi. Daha sonraki yıllarda küçük yaşta ölen Muhassin ile Ümmü Külsûm ve Zeynep doğdu. Meyvelendikçe hanesi, arttı dünya meşgalesi. Yorgun düşmüştü günlük telaşlardan ve koşuşturmalardan Hz. Fâtıma. Babasına gitti ve ev işlerinde kendisine yardım edecek bir hizmetçi talep etti. Ancak Kutlu Nebi, ciğerparesine ehl-i suffa’nın ihtiyaçları önceliklidir, dedi. Ardından kızına, yatağa girdiği vakit otuz üçer defa Sübhanallah, elhamdülillah ve allahuekber demesinin kendisine istediği hizmetçiden daha hayırlı olacağını söyledi (Buhari, Fezâ’il-ü ashâbi’n-nebî, 9). Hz. Fâtıma babasına itiraz etmedi, edemezdi, tabiatı da öyle değildi. Zira o peygamber terbiyesinde yetişmişti, hayâ ve edep timsaliydi. Her hâliyle babasına benzerdi. Yürüyüşü hatta konuşma tarzı bile babasını andırırdı. Bu güzel vasıflarından mütevellid babası onu görünce sevinir, kendisini ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, iltifat edip yanına ya da kendi yerine oturturdu. Muhabbetleri karşılıklı idi. Hz. Fâtıma da babasını aynı şekilde karşılayıp hürmet gösterir en güzel şekilde onu ağırlardı (Müslim, Feza’ilü’s-sahabe, 98).

“Fâtıma benim bir parçamdır, onu sevindiren beni sevindirmiş, onu üzen de beni üzmüş olur.” (Buhâri, Feza’i-lü ashabi’n-nebî, 12, 29; Müslim, Fezâ’ilü’s-sahâbe, 93,94) buyurmuştu Allah’ın elçisi. Her ailede olduğu gibi evliliklerinin ilk yıllarında sorun yaşamıştı Hz. Fâtıma ve Hz. Ali. Allah Rasûlü, kızı Fâtıma’nın evine geldiğinde damadını göremeyince kızına, “Amcanın oğlu nerede?” diye sormuştu. Fatıma, “Aramızda bir kırgınlık oldu. Bana kızdı, çıkıp gitti. Gündüz uykusunu yanımda uyumadı.” diye cevaplamış, bunun üzerine Allah Rasûlü, “O nerede, bir bak.” diyerek Ali’yi araması için birini göndermişti. Adam geri geldiğinde, “Ey Allah’ın Rasûlü! Mescitte uyuyor.” demişti. Hz. Ali’yi uzanmış, bir yanından elbisesi açılmış, üstü başı toz toprak içinde kalmış hâlde gören Rasûl-i Ekrem, bir taraftan onun üzerindeki toz toprağı silerken diğer taraftan da, “Kalk ey toprağın babası (Ebû türâb)!” diyerek tesellide bulunmuştu. (Buhârî, Salât, 58)

Her fırsatta babasının yanına giden, ona hizmetten zevk duyan Hz. Fâtıma, Kutlu Nebi’nin son hastalığında da hep yanında oldu. İşaretlerin vefatının yakınlığına delalet ettiğini söyleyince babası, kendini tutamadı, ağladı. Ailesinden kendisine ilk kavuşanın kendisi olacağını öğrenince gülüp, sevindi. (Buhari, Feza’il-ü ashâbi’n-nebî, 12) Ama ne var ki ayrılık yamandı, acıydı, yakıcıydı. Çok sarsıldı…Tarifi yoktu yüreğindeki yangının. Enes b. Malik’e “Rasûllüllah’ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz nasıl razı oldu” (Buhâri, Kitabu’l megâzi, 4462) diyecekti. Tek tesellisi erken kavuşma beklentisi idi.

Halk nazarında değilse de hak katında sıralı bir ölümdü Ümmü Ebîha’nın vefatı. Beş buçuk ay geçmişti babasını hakka göndereli. Ne çok özlemişti biricik babasını, ne çok beklemişti vuslatı. pirupak idi tıyneti, pir’ü pak eylendi bedeni Hz. Ali ile Hz. Ebu Bekr’in hanımı Esma bint Umeys eliyle. Kendi bizzat söylemişti Esma bint Umeys’e "Cenazemin üzerine sadece örtü örtmek yerine tabutla taşıyın, kimseler görmesin beni." (Beyhâki, sünen, ebu Nuaym el-asbahani, hilyetül evliya) diye.

Taşındı eller üzerinde,

Kılındı namazı cemaat ile,

Kutlu Nebi ‘Ey babasının anası’ diye seslendiğinde,

Cevap versin, bekletmesin diye,

Yerleştirildi babasına yakın olan Cennetü’l Bakî’ye...