Emin GÜRDAMUR
Rasim Özdenören’in Türk öykücülüğüne getirdiği soluk, slogandan uzak, derin düşünülmüş, ihtimamla örülmüş, felsefi bir zemine oturtulmuş, modern anlatı teknikleriyle harmanlanmış ve daima genç kalmayı başarmış bir rüzgârdı. Rasim Özdenören’in fikrî eserleri de edebî eserleri de her zaman insanı merkeze aldı. Geriye bıraktığı külliyat, onun yaşam serüveninin, dikkat kesildiği meselelerin ve varoluşunun bir yansıması olarak edebiyat ve düşünce tarihimize parıltılı harflerle kazındı. Kimileri onu Gül Yetiştiren Adam olarak tanıdı. Kimileri Müslümanca Yaşamak’ın müellifi. Kimileri Yedi Güzel Adam’dan biri. Kimileri varoluşçu Müslüman bir yazar. Kimileri Rasim ağabey.
Rasim Özdenören bunların hepsiydi.
1940 yılının Mayıs ayında Kahramanmaraş’ta doğan Rasim Özdenören’in düşünce dünyası ve edebî tavrı Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinde şekillendi. Çocukluğunda dedesi ve ninesinden ilk masalları ve destanları dinleyen Özdenören, küçük yaşlardan itibaren okumaya meraklı bir çocuk olur. Öyle ki ikizi Alaeddin Özdenören’le birlikte kiralık kitap veren bir kitapçıdan Hz. Ali Cenkleri’ni, Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Feridun Fazıl Tülbentçi gibi isimlerin romanlarını alıp iştiyakla okurlardı. İlerleyen yıllarda, her biri önemli edebî bir şahsiyet olacak isimlerle; Cahit Zarifoğlu’yla, Erdem Beyazıt’la, Akif İnan’la ve ikizi Alaeddin Özdenören’le birlikte edebiyatın büyülü sularına yelken açacaktı. Her biri mahalli gazetelerde edebiyat sayfaları hazırlayan, yeni edebî keşifleri birbiriyle paylaşan gençlerden oluşan bu arkadaş grubu, nitelikli bir edebiyat dostluğunun da mayalanmasına vesile oldu. Aslında o yıllarda Özdenören, Ankara ve İstanbul’da çıkan edebiyat dergilerini takip etmekle birlikte henüz öykü yazmayı düşünmemektedir. Ama kader, bu nitelikli kalemi Türk edebiyatına armağan etmek için lazım gelen taşları döşeyecekti. Lisede arkadaşı Ali Kutlay bir öykü yazar. Rasim Özdenören onun yazdığı öyküyü okumak ister. Kutlay, kendisin de öykü yazması hâlinde metnini ona gösterebileceğini söyler. Böylece Özdenören ilk öyküsünü kaleme almış olur. Daha sonra birbirlerinin öykülerini okurlar. Öykü dünyasına bu şekilde adım atan Özdenören’in ilk öyküsü “Akar Su”, 1957 yılında ünlü edebiyat dergisi Varlık’ta yayımlanır. Bu başarı, yazar için büyük bir motivasyon kaynağı olur.
Bu yıllarda gençlerin, hem edebî hem de düşünce seyrini değiştirecek büyük bir karşılaşma yaşanır. Özdenören ve arkadaşlarının, Nuri Pakdil ve onun çıkardığı Hamle dergisiyle tanışması, fikrî bakımdan eksikliğini hissettikleri merkezi bulmalarını sağlar. Nuri Pakdil, 1962 yılında askere giderken Rasim Özdenören’e muhakkak Sezai Karakoç’la tanışmasını tavsiye eder. O da Cahit Zarifoğlu ve kardeşi Alaeddin Özdenören’i alıp Sezai Karakoç’a gider. Sezai Karakoç, Rasim Özdenören’in ruh dünyasında derin tesirler meydana getirecek isimdir. Onunla arasında öykücü Necip Tosun’un ifadesiyle Mevlana ile Şems’inkine benzer bir dostluk başlar. Aynı yıl Sezai Karakoç, Özdenören’i Necip Fazıl’la tanıştırmıştır. Rasim Özdenören’in İstanbul yılları o kadar yoğun bir edebiyat faaliyeti içinde geçer ki İstanbul Hukuk Fakültesini bitirmesi dokuz yılı bulur. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsünü tamamlar.
Özdenören’in okur huzuruna çıktığı ilk kitap bir çeviri eserdir. 1964 yılında George Orwell’ın ünlü Hayvan Çiftliği romanını Türkçeye çeviren yazar, Sezai Karakoç’un telkinleriyle yazı hayatına devam eder, Diriliş’in de mutfağında yer alır. Nitekim ilk öykü kitabı Hastalar ve Işıklar, 1967’de Sezai Karakoç rehberliğinde yayımlanacaktır. 1973’te ikinci öykü kitabı Çözülme ise Nuri Pakdil’in yönettiği Edebiyat yayınları arasından çıkar. Bir yıl sonra da Çok Sesli Bir Ölüm yayımlanır.
Rasim Özdenören’in yazı ve öyküleri Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera adlı dönemin etkin düşünce ve edebiyat dergilerinde yayımlanır. Özellikle Mavera, sonraki yıllarda onun Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören, Erdem Beyazıt ve Akif İnan’la birlikte çıkaracağı dergidir. Bu derginin edebî tavrında Özdenören’in imzası vardır. Mavera’nın Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergilerinden farkı lider merkezli olmaması ve onlara nazaran çok sesli yapısıdır.
Rasim Özdenören deneme türünde de önemli eserler vermiştir. Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Yaşadığımız Günler, Ruhun Malzemeleri Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı, Çapraz İlişkiler, Müslümanca Yaşamak gibi eserleri, yayımlandıkları dönemden itibaren Türk okurunda karşılık bulan düşünce kitaplarıdır. 1979 yılında tek romanı olan Gül Yetiştiren Adam’ı yayımlamış, 1980 sonrası denemeye ağırlık vermiştir. 2000 sonrası yine öykü yazmaya devam etmiş; toplamda on bir öykü kitabı, yirmi iki deneme kitabı kaleme alarak sanat, edebiyat ve düşünce dünyamızda silinmez izler bırakmıştır.
Öykülerinde modern insanın problemlerini yine modern yöntemlerle işleyen Özdenören, bilinç akışı, şiirsel anlatım, iç monolog gibi imkânları sonuna kadar kullanmıştır. Dikkatli gözlemlere ve derin tahlillere varoluşsal sorgulamalar eşlik eder. Bireyin iç sesine odaklanır; bir insanın gerçek hikâyesinin onun hayatının dış çizgilerinde değil, iç dünyasında saklı olduğu görüşündedir. Her öyküsünde bir merkez düşünce vardır. O düşünce İslam’dır. Fakat İslam’ı algılayış biçimi alabildiğine insan odaklıdır. Düşünce, onun öyküsüne halel getirmez. Öykülerindeki felsefi arka plan, anlatıya güç verir. Özdenören bir sahneleme ustasıdır ve ayrıntıları işleyiş biçimi, gerçekliği daima canlı tutar. Bütün bunları aynı anda başarmasıyla o durum öyküsünde oldukça önemli bir dil dengesi ortaya koymuştur.
Öyküde imgeleri titizlikle kullanır. Eşyayı, sahneyi tasvir ederken anlatının temel parçası kılar. Hikâye bir noktayla başlar ve gittikçe açıklığa kavuşur. Sahne, karakter ve semboller gerisinde daima titiz bir muhakeme gölgesi gezdirir. Her şeyin birbiriyle irtibatı, ilintisi vardır. Sıklıkla kullandığı fotoğraflama tekniği, zamanı dondurmayı değil, aksine o anı yakından seyrederek ölümsüz kılmayı amaçlar. Betimlerken canlandırır. Canlandırırken hayata dâhil eder. Onun bazı kahramanları, hayattan esere değil, eserden hayata karışacak gibidir. Denemelerinde de gözlenen belirgin özelliği, ayrıntıları ihmal etmeyişidir. Bu tam anlamıyla onun öykücü tavrından kaynaklanır. Ona göre hikâye zaten nüansları yakalama sanatıdır. Öyküyü romandan ayıran temel vasıf budur. Öykü hayatı bütünüyle kucaklamaz, bir enstantane üzerinden onu kavrar. Nitekim, “Roman bir savaş alanıdır, oysa hikâye düello sahnesidir.” der. Büyük hikâyeler değil, küçük sıradan insan hikâyeleri anlatır. Ama bu hikâyeler insanoğlunun büyük hikâyesine kolayca eklemlenir. Çünkü ölüm, hayat, günah, haz, yasak, teslimiyet gibi temel olgular derinden derine kadim metinlere yaslanır. Örneğin “Kuyu” öyküsünde modern bir Yusuf kıssası anlatır. İlk kitabı Hastalar ve Işıklar’dan son öykülerine kadar sanatının merkezinde birey vardır. Bireyin iç dünyasında yaşadığı çatışma, uzlaşma, gerilim ve gelgitler onun yetkin kaleminde bir anlatı şölenine dönüşür. Zaman zaman şiirselliğin ötesine geçerek şiir olur. İkinci öykü kitabı Çözülme’de her ne kadar kültürel değişim ve Batılılaşma gibi toplumsal konuları anlatmış olsa da yazarın merkezinde yine insan vardır. Çok Sesli Bir Ölüm’de ise biliçaltının karanlık dehlizlerini yoklar, bastırılmış duyguların insanda temayüz edişinin izini sürer. Taşraya odaklanarak oradan evrensel bir dram meydana getirir. Denemelerindeki İslami yaklaşımlar, öykülerine soyut huzmeler şeklinde sızar. Ölüm, aşk, kadın, çözülme, yabancılaşma, çocuk, ev ve kent yaşamı gibi temel konular etrafında genişleyen öykülerinde tasavvufi unsurlar da geniş yer tutar. Denize Açılan Kapı, tasavvufi geleneğin güncel, modern bir yorumudur aslında.
Rasim Özdenören’in meşhur sözüdür: “Bol bol okuyun ve okumayı terk etmeyin. Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur. Asıl mesele bir derdimizin olmasıdır.” Gerçekten de onu yakından tanıyanlar çok iyi bilir ki Özdenören, yazma konusunda olağanüstü bir disipline sahipti. Bunun yanında tutkulu bir okurdu. Neden tutkulu? Ömrünün son demlerine kadar insicamından, zeki örüntülerinden taviz vermeyen uzun sohbetlerinde onu bir anda Dostoyevski’den ya da Faulkner’dan uzun bir pasajı ezberden okurken görebilirdiniz. Bu iki isme, özellikle Dostoyevski’ye duyduğu hayranlığı saklamazdı. Dostoyevski, Türk edebiyatında, poetik sebeplerden çok politik sebeplerle bastırıldığını düşündüğü “mistik gerilim”i sonuna kadar kullanan bir yazardı onun gözünde. Çok genç yaşlarda yazdığı edebiyat yazılarından itibaren metafizik romanın hayranı ve savunucusu olmuştur. Bu görüşlerini Ruhun Malzemeleri’nde şöyle dile getirmişti: “Metafizik roman, romanı belirsiz, mevhum bir düşünce veya temel üzerine kurmak demek değildir; insanın evrene bakışını, onun tanrı, ahiret, ölüm, hidayet, zaman, iman, kader, günah, hayır ve şer vb. karşısındaki tavrını tespit etmektir, acılarına evrensel bir anlam vermektir.” Özdenören’e göre “gerçekle alışveriş” ancak bu şekilde olur. Türk edebiyatında bu tavır ihmal edilmiştir. Türk romancıların öncelikli görevi, Türk insanını politik sınırların dışına çıkarıp evrensel kimliğiyle romanlaştırmaktır. İşte onun Dostoyevski hayranlığı da tam bu düşünceler ışığında açıklığa kavuşur. Nitekim Dostoyevski’yi aynı eserinde, yazarı insan ruhunun ufuklarına her yönden koşmaya çalışan bir romancı olarak tanımlar.
Sinemadan haberdardı. Söz gelimi Hamlet’in muhtelif sinema uyarlamalarını izler, yapımcı ülkelerin esere yaklaşımlarını uzun uzun şerh ederdi. Sanat, felsefe ve dünya edebiyatı hakkında geniş bir malumata sahipti. Yazarken, konuşurken İslami kimliğini hiçbir zaman saklamaz, sözü sıklıkla ya Allah Resulü’ne ya da sahabeye getirirdi. İslam tarihinin öncü isimlerinden konuşurken bazen boğazı düğümlenir, gözleri nemlenirdi. En hararetli siyasi meseleleri bile serinkanlılıkla ve klişelerden uzak bir üslupla konuşabilirdi. Gündelik meseleleri mutlaka felsefi arka plana yaslayarak ele alırdı. Mütevazıydı, gençlerle genç olmayı, onlara kendi hizalarından bakmayı bilirdi. Özellikle bu özelliği çevresindekilere ders niteliğindeydi.
Hiyerarşik değil, eşitlikçi biri olarak yaşadı. İnsanları makam mevkilerine göre değerlendirmez, insan oluşlarıyla bir hizada tutardı. Konuştuğu kimselere bütün cephesiyle dönmeyi bir ahlak hâline getirmişti. Gençlerin tespitlerini dikkatle dinler, uçuk kaçık sorularını, ömrü boyunca hiç eksik etmediği o nahif kişiliğiyle cevaplardı. O Müslüman bir sanatçı olarak kalemini hayatı anlamak, anlamlandırmak gibi temel meseleler uğruna kullandı. Müslümanın acz bilinciyle İslam estetiğini, modern bir yaklaşımla yeniden kurguladı. Özdenören için nihai olarak sanat, en büyük sanatçıyı anlama çabasıydı: “Sanatın en uç amacı gerçeği araştırmaktır, en geniş anlamda evrenin sırlarını sezdirmektir. Çerçeveyi biraz daha daraltırsak, sanatın görevi (ya da işlevi) insanın hakikatini araştırmaktır. Bu hakikatte, insan başarılarının içinde kutsanacak bir ‘acz’ vardır, insanın tanrı karşısındaki aczi. Bütün büyük sanat eserlerinin çözümlenmesinde, sanatçının amacı ne olursa olsun, bu kutsal söz ortaya konulmuştur. İnsanı, estetik yoldan, mistik bir alana çeker sanat eseri. Akla aykırı olmayan ama akim sınırlarını aşan bir alandır bu. İnsan bu alanda, artık, ilkel akıl yürütmelerle düşünmez, zihninin bütün verileriyle evreni bir bütün olarak kavrar. Evreni, kendini, kendi aczini kavrar, kendini kavrayınca teslim olması gerektiğini, kurtuluşun ve insan olmanın en yüksek onurunun bu teslim oluşta belirdiğini görür.”
Öykü ve denemeleriyle Türk edebiyatına metafizik bir derinlik kazandıran Rasim Özdenören’i kaybettik, mekânı cennet olsun.
“Kuyu”ya düşen Yusuf’ların, “Toz” kadar ince ağrıların, “Hastalar ve Işıklar”ın, “Denize Açılan Kapılar”ın, “Çarpılmışlar”ın, “Uyumsuzlar”ın başı sağ olsun.