TÜKENMESİN HİÇ UMUTLARIMIZ
Muammer KÖKLÜ
Kütahya Merkez Çubukiçi Camii İmam Hatibi
Tükenmesin hiç umutlarımız, bitmesin hiç hayallerimiz... Herşeye rağmen açılsın ellerimiz semaya. Çünkü bizim Rabbimiz var, koymaz bizi darda.
Tarihler 6 Şubat’ı gösterdiğinde yandı yüreklerimiz. Art arda meydana gelen Maraş depremlerinde çok canımızı kaybettik. Daha sabahın ilk saatlerinde kurumumuzdan gelen mesaj üzerine gönüllü olarak deprem bölgesine gitmek için talepte bulundum. Öğle vaktine doğru 70 kadar müftülük personeli olarak yola koyulduk. Ertesi günün sabahında İskenderun’a girdiğimizde limandaki yangın, olayın büyüklüğünü gözler önüne seriyordu.
Merkezde toplanma yerimiz olan İskenderun Merkez Camii’nde yaptığımız toplantı neticesinde gruplara ayrıldık. İskenderun mezarlığına doğru yola çıktık. Mezarlıkta bulunan Habib-i Neccar Camii’nde grup başkanlarımızla beraber görev dağılımı için kısa bir toplantının ardından birinci gruba dâhil oldum. Defin bölgesine giderken etrafta gördüğümüz içler acısı manzara, gelmeden önce televizyon ekranlarından gördüğümüzden çok daha vahimdi. Zira hava aydınlanmış, güneşin ilk ışıkları toprağın üstündekilerden çok altındakileri ışıtıyor gibiydi. Dört bir yandan depremzede vatandaşların cenazeleri mezarlığa taşınıyordu. Onların çaresiz çırpınışları bizi derinden etkiliyordu.
Defin alanına geldiğimizde kepçelerin, altı ada olan mezarlıkta sıra ile depremde hayatını kaybedenlerin mezar yerlerini kazdığını gördük. Hemen kepçelerin başına geçip üzerimize düşen cenaze namazı kıldırma, Kur’an okuma vazifelerini yerine getirmeye koyulduk. İşte beni çok etkileyen ve hayatımın bundan sonrasını ziyadesiyle değiştirecek olan o hadise burada başladı. Önümde beş cenaze vardı. Cenaze sahiplerine bilgilerini sorduktan sonra namazlarını kıldırmak için niyet ettim. Ölenlerden birisi Umut isminde 12 yaşlarında bir çocuktu. Umut’un adını söylerken babası : “Hocam, Umut benim tek evladımdı. 12 yıllık tedavinin sonucunda onu Rabbim bize verdi. Ama bizden çok sevdi ki bugün oğlumu katına aldı.” dedi boğazı düğümlenerek... Ben de yutkundum derin bir iç geçirerek. Onu teselli edecek sözcükleri bulmakta zorlandım uzun süre. Biliyordum ki bazen sessiz kalmak, bir omuz vermek pek çok kelimeden daha etkiliydi. Neden sonra “Abi, oğlumuzun namazını kılalım.” diyebildim sesimi alçaltarak.
Umut’un ve diğer dört cenazenin de namazlarını kıldıktan sonra sıra defin işlemlerine gelmişti. Kepçelerin kazdığı mezar yerlerine cenazeler bir bir itinayla defnedilirken Umut’un babasının hiç yanımdan ayrılmadığını fark ettim. Ona oğlunun şehit olduğunu, elbet cennette buluşacaklarını anlatırken bundan yıllar önce vefat eden kızımın tam da bugün yaşasaydı 12 yaşında olacağı geldi aklıma. İki acılı baba, iki kaderdaş…Ta ciğerimde hissettim o babanın acısını ve sessizliğini. Hayran kaldım metanetine, teslimiyetine. İstemsizce dudaklarımdan dökülüverdi kızımın vefatı, Umut’un babasının ağlamaklı gözlerine bakarken. “Evlatlarımız dedim, inşallah cennette bize göz aydınlığı olacak evlatlarımız…” Onu anlıyor olmamla bana sarılıp ağlaması bir oldu. Memleketlerimiz ayrı olsa da acılarımız ve gözyaşlarımızın rengi aynıydı. Sonra “Hocam, dedi, sizden bir ricam olacak. Oğlumu kuzeninin yanına defnetsek olur mu? Onlar hiç ayrılmazdı, burada da beraber olsunlar.” Umut’tan daha önce enkazdan çıkarılmış kuzeninin mezarı az daha yukarıdaydı. Gidip mezarlığın durumuna baktığımızda iki mezarın arasının çok yakın olduğunu ve bir üçüncüye yer kalmadığını fark ettik. Babasının ısrarlarından sonra kepçe operatörüyle konuşarak bu acılı babanın isteğini yerine getirme hususunda ondan yardımcı olmasını rica ettim. Operatör, “Burayı kazarsak mezarların üzeri açılır, başka bir yere defnedelim.” dediğinde Umut’un babasının yalvaran gözlerle bana bakışı bir şeyler yapmam gerektiğini hissettirdi. Biraz daha aşağıda çalışan küçük kepçeler vardı. Oraya gidip durumu anlattıktan sonra dar olan iki mezarın arasını kazabilecek bir kepçe buldum. Hiçbir mezara zarar vermeden, babasının kolları arasında Umut’u kuzeninin yanına huzurla bırakıverdik. Oğlunun güvende olduğunu hisseden babanın rahatlaması yüzünden okunuyordu. Umut’un başında duasını edip Kur’an’ını okuduktan sonra babasına dönerek “Kardeşim, Allah seni bırakmaz, sen sabırla O’ndan yardım dilemeye devam et. Her şeyin sahibi O’dur. Dilediğinde verip dilediğinde almak O’na mahsustur.” deyip vedalaştık.
O acılı babayı bir daha görür müyüm, bilmiyorum. Lakin bildiğim bir şey var ki; Rabbim iki acılı babayı birbirine omuz vermesi ve teselli bulmaları için kilometrelerce öteden bir araya getirmişti. Bu hadiseden sonra Allah’tan sadece maddi bir şey istememem gerektiğini fark ettim. Ne zaman isteyecek olsam aklıma Umut’un babası ve yavrularının bedenlerini enkaz altında bırakmış diğer babalar gelir. Onların tek istekleri evlatları, kardeşleri, anne babaları ve eşleri için başında dua edebilecekleri bir mezar taşlarının olmasıydı. Bu saatten sonra bir kuru taşa olan bakış açım bile değişmişti. Görevim bitip memleketime ailemin yanına döndüğümde beni kapıda Umut yaşlarındaki oğlum karşıladı. Ona hasretle sarılırken boynuna doladığım kollarımı indirip bir kere de Umut’un babası adına sarıldım evladıma...
6 Şubat depreminde can veren tüm şehitlerimizin ruhuna el-Fatiha!