TOPLUMSAL DAYANIŞMANIN TEMELİ ZEKÂT İBADETİ VE
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
Turgut ERHAN
DİB Zekât Hizmetleri Daire Başkanı
Sözlükte, “artma, arıtma; övgü ve bereket” manalarına gelen zekât, Kur’an’da belirtilen sınıflara sarf edilmek üzere dinen zengin sayılan Müslümanların malından alınan belli bir payı ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de zekât kelimesi 27 yerde namazla birlikte geçmektedir. Bununla beraber, Allah’ın rahmetinin takvalı olanlara ve zekâtı verenlere olacağı (Araf, 7/156.), faizin bereketsizlik, zekâtın ise bereket olduğu (Rum, 30/39.) ve müşriklerin özellikleri bağlamında zekât vermemeleri (Fussilet, 41/7.) gibi hususlar, Kur’an’da bizlere bildirilmektedir. Zekât kelimesi, iki ayette (Kehf, 18/81; Meryem, 19/13.) sözlük anlamı olan arıtma, temizleme anlamında geçmektedir.
İbadetlerin ve kulluk gereklerinin, sırf Allah’ın rızasını kazanma ve samimiyet üzerine bina edilmesi gerekir. Zekât ibadeti de samimiyet ve ihlasla yerine getirilmeli, insanın mala zaafı sebebiyle ihmal edilmemelidir. Çünkü zekât, kişinin maddi ve manevi varlığını temizleyen, cimrilik hastalığından ve aşırı mal hırsından korunmasını sağlayan, fakirin hakkı olan bir ibadettir. İfa edenin, “Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun.” (Kasas, 28/77.) ayet-i kerimesi gereği ikram ve ihsan sahibi olmasını sağlayan, verilenleri kardeşleriyle paylaşmasını ve ikramları bahşedene şükretmesini mümkün kılan bir ibadettir. Zekât vasıtasıyla ihtiyaç sahiplerine ulaşılır, kardeşlik duyguları güçlenir, toplumun birlik beraberlik ve sosyal dayanışma üzere olması sağlanır. İhtiyaç sahipleri, onurları incitilmeden himaye edilir. Zekât vasıtasıyla bireyde ve toplumda dinî ve ahlaki değerlerin yücelmesi, toplum yapısının kuvvetlenmesi, ekonomik hayatın canlanması sağlanır.
Zekât, Kur’an-ı Kerim’de genellikle namazla birlikte zikredilen ve kulluğun göstergelerinden olan temel ibadetlerden biridir. Namaz, kulun kemale ermesine, ruhun arındırılmasına ve Allah’a yaklaşmasına vesile olurken zekât, malın temizlenmesine, kişinin insanlara yaklaşmasına vesile olur. Ayrıca namaz “dinin direği”, zekât ise “yardımlaşma köprüsü” olarak mümin bir insanın hayatında ön plana çıkmaktadır. Kul, bu iki ibadetin sorumluluğunu yerine getirmesiyle Allah katında gerçek bir mümin olma özelliğini kazanabilecektir.
Medine’ye hicretle birlikte kurumsallaşmaya başlayan zekât ibadeti, ihtiyaç sahibiyle Allah’ın lütfundan imkân verdiği kişiyi buluşturmuştur. Hicretin ikinci yılında, zekât verilecek mallar, nisap miktarları ve verilecek zekât oranları belirlenmiş, “Neyi infak edeceklerini soruyorlar, de ki: ihtiyaç fazlasını…” (Bakara, 2/219.) ayetiyle de sahabenin gündeminin ilk sıralarında yerini almıştır. Hicri dokuzuncu yıldan itibaren Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından memur ve amiller etraftaki bölgelere gönderilmiş, zekât uygulamalarının daha sistematik ve kurumsal bir yapıya bürünmesi sağlanmıştır. Bu bağlamda Hz. Peygamber’in (s.a.s.), “İslam, beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Kâbe’yi haccetmek ve ramazan orucunu tutmak.” (Müslim, İman, 21.) hadisini hatırlamak yerinde olacaktır. Yine veda haccı öncesinde Hz. Peygamber’in Ebu Musa el-Eşari ile Muaz b. Cebel’i Yemen bölgesine görevlendirmesi ve onlara, “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin!” (Buhari, Meğazi, 61.) ikazını yaptıktan sonra Muaz’a dönerek; “Sen Ehl-i Kitap olan bir topluluğa gidiyorsun. Onları önce Allah’tan başka ilah olmadığını ve benim O’nun elçisi olduğumu kabule davet et. Bu konuda itaat ederlerse onlara günde beş vakit namazın farz olduğunu haber ver. Buna da itaat ederlerse Allah’ın kendilerine zenginlerden alınıp fakirlere dağıtılacağı zekâtı farz kıldığını haber ver. Bunu da kabul ederlerse kendilerinden zekât al. Ancak zekât tahsil ederken mallarının en değerlisini alma! Mazlum kimselerin bedduasından da sakın. Çünkü Allah ile mazlumun duası arasında perde yoktur.” (Müslim, İman, 29.) buyurması dikkate değerdir. Zikrettiğimiz rivayetlerde zekât ibadetinin İslam’ın ana gerekliliklerinden olduğu, Hz. Peygamber döneminden itibaren görevliler tarafından ve devlet eliyle uygulandığı görülmektedir.
Hz. Peygamber devrinde Medine İslam Devleti’nin kuruluşundan itibaren zekât, bireylerin inisiyatifine bırakılmamış, zekât mallarının toplanma zamanı belirlenmiş, düzenli bir şekilde toplanması için görevliler atanmış, toplanan zekâtlar kayıt altına alınmış, titizlikle korunmuş ve Kur’an-ı Kerim’de belirtilen yerlere dağıtılmıştır. Zekât müessesesinin işleyişinde en önemli organ ise zekât memurları olmuştur. İslam’ın yayıldığı coğrafyalara gönderilen memurlar görevlerini layıkıyla ifa etmişlerdir.
Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) dönemlerinde de genel olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanındaki uygulamaların devam ettiğini görüyoruz. Hz. Ebu Bekir’in, ilk halife olduğunda, “Namaz ile zekât arasını ayıranlarla mutlaka savaşırım.” (Buhari, Zekât, 1.) diyerek fakirin hakkını korumadaki hassasiyeti ve zekât vermek istemeyenlerle mücadeledeki kararlılığı anlamlıdır. Bu durum, devlet otoritesini ve zekât ibadetinin önemini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Hz. Ömer (r.a.) döneminde de ülke sınırlarının genişlemesi ve zengin beldelerin fethiyle zekât gelirlerinde yüksek oranda bir artış olduğu ve bazı bölgelerde zekât verilecek ölçüde ihtiyaç sahibi kalmadığından zekâtların Medine’ye gönderildiği bilinmektedir. (Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam, Kitabu’l-Emval, Türkçesi: Cemal Saylık, s.557, İstanbul, 1981.)
Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminden itibaren devletin maliye politikaları içinde yer alan, maliyenin önemli bir gelir kalemini teşkil eden ve devlete itaat sembolü olarak görülen zekât uygulamaları, Hz. Osman (r.a.) dönemine kadar devam etmiştir. Hz. Osman döneminde gelirlerin çoğalması, ticari mallarla paranın kontrolünün güçleşmesi gibi bazı gerekçelerle altın, gümüş gibi bâtıni malların zekâtlarının ilgili yerlere verilmesi fertlerin kendi tercihlerine bırakılmıştır. O dönemde yaşayan sahabiler de bu uygulamayı olumlu karşılamışlardır. Böylece zekât verecek kişiler, zekâtlarını ödeme konusunda devlet reisinin birer vekili olarak kabul edilmişlerdir. (Yunus Vehbi Yavuz, İslâm’da Zekât Müessesesi, s: 311, Feyiz Yayınları, İstanbul, 1972.) Ancak bu uygulama, devletin zekâtla ilişkisini kısmen kesmiş, zamanla zekâtın toplumdaki işlevini azaltarak ferdî bir ibadet görünümü kazanmasına yol açmıştır. Ayrıca zekât konusu o dönemden itibaren fıkhın diğer konuları gibi dinamik bir şekilde yeniden ele alınamamış, devlet eliyle uygulanması ve kurumsallaşması ideal anlamda gerçekleştirilememiştir. Dolayısıyla o günden bugüne bireysel bir ibadet olmaya doğru evrilen zekât ibadetinin, Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ilk halifeler dönemlerindeki kadar etkin bir şekilde icrası sağlanamamıştır. Mevcut durumuyla zekât ibadeti, ferdin vicdanına bırakılan, devlet otoritesi ile alakası kesilen ve ödenmesi de diğer ihtiyari sadakalar gibi olan bir uygulamaya dönüşmüştür. (Yunus Vehbi Yavuz, Zekât Fıkhının Güncellenmesi, s: 121, İSAV, İstanbul, 2020.)
Tarih boyunca zekât ibadetinin her ne kadar etkin bir şekilde icrası ve kurumsallaşması Hz. Peygamber ve ilk halifeler dönemlerindeki kadar sağlanamamış olsa da İslam’ın beş esasından olması, Kur’an’da önemle vurgulanması gibi gerekçeler sebebiyle her dönemde Müslümanların gündeminin ilk sıralarında yer almıştır. Günümüzde de birçok İslam ülkesi zekâtı, yoksullukla mücadelede etkin bir şekilde kullanabilmek için yarı resmî kurumsal yapılar oluşturarak mükelleflerinden topladıkları zekâtları doğrudan ihtiyaç sahiplerine aktarmak için çalışmalar yapmaktadırlar.
Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in uygulamalarında önemle vurgulanan ve geçmişten günümüze Müslümanlar için önemli olan zekât ibadetinin usulüne uygun bir şekilde yerine getirilebilmesi, Başkanlığımızca da önemli bir sorumluluk olarak görülmüştür. 633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un 1. maddesinde Başkanlığımızın görevleri, “İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek” şeklinde özetlenmiştir.
Yüce dinimiz İslam’ın temel esaslarından biri olan ve kendine özgü şartları bulunan zekât ibadetinin vatandaşlarımızca usulüne uygun bir şekilde yerine getirilebilmesine rehberlik etmek büyük bir önemi haizdir. Vatandaşlarımızın dinî duygularını istismar ederek zekât, fitre, kurban vb. mali ibadetler üzerine yoğunlaşan, kendilerine güç devşiren zararlı ve istismarcı yapıların önlenmesi, bu yapılara karşı vatandaşlarımızın bilinçlendirilmesi noktasında Başkanlığımızın diğer ibadetlerin ifası ve koordinesinde olduğu gibi zekât ibadetinin ifası ve koordinesinde de daha etkin ve verimli bir yapıya kavuşturulması zorunluluk olarak telakki edilmiş, bu kapsamda Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde Zekât Hizmetleri Daire Başkanlığı kurulmuştur.
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı işbirliği ile infak duygusu yüksek hayırsever halkımızın zekâtlarını yurt içinde ve yurt dışında olabildiğince geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla çalışmalar yapılmaktadır. Zekât verebilir durumda olan vatandaşlarımızın zekâtlarını ibadet şuuruyla yerine getirmelerine rehberlik edilmekte ve emanetlerinin ehline teslim edilmesinin zemini hazırlanmaktadır. Bununla birlikte başta ülkemiz olmak üzere bütün İslam dünyasında zekât bilincinin yaygınlaştırılması sağlanarak toplumsal yardımlaşma ve dayanışmaya katkıda bulunulmaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı, zekât ibadetine yönelik çalışmalarını zekâtın her şeyden önce bir ibadet olduğu bilinciyle ve Din İşleri Yüksek Kurulunun karar ve fetvaları doğrultusunda yürütmektedir. Zekât İlmihali, Zekât Sıkça Sorulan Sorular, Zekâtı Anlamak, Canın ve Malın Sigortası Zekât isimli çalışmalar, son yıllarda halkımıza rehberlik yapmak amacıyla Başkanlığımız yayınları arasında yerini almış, vatandaşlarımızın istifadesine sunulmuştur.
Halkımız zekâtlarını her ne kadar daha çok ramazan ayının rahmet ve bereketinden istifade etmek amacıyla bu ayda verse de Başkanlığımızca, TDV ile yürüttüğü çalışmalarda zekâtın sadece ramazan ayına ait bir ibadet olmadığını, şartları yerine geldikten sonra yıl boyunca uygulanması gerektiğini anlatarak halkımızda ve İslam dünyasında zekât farkındalığının ve kültürünün yaygınlaştırılmasına katkıda bulunulmakta, Müslüman kardeşlerimizle yardımlaşma, dayanışma konusundaki çabaları desteklemek amacıyla “Türkiye İçin İyilik Vakti”, “Beklenen Sensin”, “Kardeşliğimiz Zekâtla Bereketlensin”, “Kardeşine Zekât Ol” gibi projeler uygulanmaktadır. Bu çerçevede toplamda 149 ülkede ayni yardımlardan nakdi desteklere, eğitimden sosyal hizmetlere ve gönüllerin ihyasına kadar birçok alanda iyilik çalışmaları yapılmaktadır. Müslüman azınlıkların, işgallere, savaşlara ve afetlere maruz kalanların, yetimlerin, yoksulların, çaresizlerin ve kimsesizlerin yardımına koşulmaktadır. Bu çalışmalar yurt içinde müftülerimiz, vaizlerimiz, cami görevlilerimiz ve Kur’an kursu öğreticilerimiz aracılığıyla; yurt dışında ise Din Hizmetleri Müşavirlikleri, Ataşelikleri ve onların uhdesinde çalışan personel marifetiyle gerçekleştirilmekte, toplanan zekât ve bağışlar ihtiyaç sahiplerine ulaştırılarak iyilik köprüleri kurulmaktadır.
Ülkemiz bugün insani yardımlarda ve mazlum coğrafyaların yanında olmada tüm dünyaya örnek olacak çok önemli ve değerli çalışmalar yapmaktadır. Dünyada bütün mazlumlar umutlarını ülkemize bağlamakta, Türkiye’den uzatılacak bir yardım elini beklemektedir. Tüm bunlardan hareketle “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır.” şiarıyla vatandaşlarımızın Başkanlığımız ve TDV’ye emanet ettiği zekâtlar büyük bir titizlikle, emanet bilinci, şeffaflık ilkesi ve güven duygusu içerisinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmakta, bu bağlamda Başkanlığımızın diğer hizmetlerinde olduğu gibi zekât hizmetlerinde de aziz milletimizin güvenine ve teveccühüne mazhar olunmaktadır.