TEZKÂR PÂY HATUN
(Ribat’ül Bağdadiyyenin Kurucusu)
İnsan, yaratılış gayesini idrak ettiğinde ailesine, çevresine ve tüm âleme feraset, nezaket, şefkat, merhamet nazarıyla bakar. Bir başkasının ihtiyacına dikkat ve rikkat kesilir, iyiliği, güzelliği yayma cehdiyle iki kapılı bir han olan bu dünyadan geçerken kubbede hoş bir seda bırakır. Memlük sultanı (1260-1277) Melik Zahir Baybars’ın kızı Tezkâr Pây Hatun da kubbede hoş seda bırakan güzide insanlardan biridir. İyi bir eğitim alan, ilim erbabını himaye eden, yaptığı hayırlarla anılan, sevilen, sayılan saliha bir kadındı. Hayatı hakkında detaylı bilgi bulunmamasına rağmen kuşkusuz onun ismini unutulmaz kılan en önemli hayratı, Kahire’de kadınlara mahsus kurmuş olduğu Ribatü’l Bağdadiyyedir.
Sınır boylarında ve stratejik mevkilerde askerî amaçla inşa edilen müstahkem yapılara ribat denilirdi. İlk etapta hudut karakolları olarak kurulan ribatların, İslam coğrafyasının sınırlarının genişlemesiyle sayıları artmış ancak zaman içerisinde işlevi de değişmiştir. Ribatlar, ihtiyaca binaen medrese, tekke, kervansaray hatta kadın sığınma evi olarak hizmet vermiştir. (DİA, “Ribat” md.)
Kimsesizlere kol kanat geren, yetimleri himaye eden Tezkâr Hatun’un kurmuş olduğu Ribatü’l Bağdadiyye diğer adıyla da Bintü’l Bağdadiyye, kadınlara özel bir medrese olmasının yanı sıra aynı zamanda bir kadın sığınma eviydi. Eşinden ayrılan kadınlar, evleninceye kadar burada misafir edilirdi. Yine şiddet görmüş, sokağa atılmış, gidecek yeri olmayan, çaresiz kadınların himaye edildiği, eğitildiği, topluma kazandırıldığı, maddi ve manevi desteğin verildiği bir şifahane niteliğindeydi. Son derece sistemli bir idareyle yönetilirdi. Öğrenciler, öğretmenler ve hizmetçiler için geçerli olan kuralları vardı. Öncelikle buraya atanacak kadın idarecilerin seçiminde çok titiz davranılır ve onlarda bazı üstün vasıflar aranırdı. İlim ehli, güzel ahlaklı, takvalı, iletişimde mahir, ders vermede yetkin ve yönetmeye muktedir olması aranan şartlardandı. Mesela Fatma bint. Abbas el-Bağdadiyye, Ribat el-Bağdadiyyenin en meşhur hocalarından ve idarecilerinden biriydi. İlmi, zühdü ve keskin zekâsıyla temayüz etmiş, ünlü bir fıkıh âlimiydi. O, entelektüel birikimi ve müthiş hafızasıyla ünlü kelamcı İbn Teymiye’yi dahi şaşırtmıştı. Kaynaklarda yüksek isnatların dayanağı, yanlışsız, zamanın eşsizi gibi sıfatlarla anılmıştı. İyi bir vaizdi, bazı vakitler cami minberine çıkar, erkeklere de nasihat ederdi. İlim meclislerinde âlimlerle münazarada bulunur, bilgisiyle muhatabını sustururdu. Fatma bint Abbas’tan sonra Ribatü’l-Bağdadiyyeye idareci olan tüm âlim kadınlara, “Bağdadiyye” denilmiştir. (Fatma Aliye Hanım, Ünlü Müslüman Kadınlar, İnkılap Yayınları, s.69.)
Tezkâr Hatun birçok işleve sahip olan bu kurumun yönetimini böylesine liyakatli hocalara tevdi etmişti. Kadınlar burada hem dinî hem de pozitif ilimleri öğrenir, iyi bir eğitim alırlardı. Umumi derslerin yanı sıra duruma ve kişiye göre hususi dersler de verilirdi. Kadınlara her birinin hizmetini gören hizmetçiler tashih edilmişti. Edep ve ilmin öğretildiği, hayatında zorluklar yaşayan kadınların himaye edildiği, Ribat’ül Bağdadiyyeyi 13. yüzyılda basiret, feraset ve merhamet sahibi olan Tezkâr Hatun kurarak mağdur olan kadınlara el uzatmış, toplumsal bir yaraya da merhem olmuş, yaşadığı çağda kadınların hayata tutunmalarını sağlamıştır.
Günümüzdeki kadın sığınma evlerine ilham olan Ribat’ül Bağdadiyyeler, tarihsel süreçte Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de varlığını devam ettirmiş; mağdur, mazlum ve kimsesiz kadınlar için bir sığınak, ilim ve irfan mektebi olmuştur. İslam tarihinde bir ilim meclisi olan mescitlerin, kadınları himaye etmesi, onlar için bir barınak ve ilim merkezi olması, esas itibarıyle Asr-ı Saadet’e dayanır. Mescid-i Nebevi’nin hemen yanında bulunan suffada İslam’ı öğrenmek için uzaktan gelen, barınacak yeri olmayan müminlerin yanı sıra yoksul, bekâr, kimsesiz sahabiler de kalır, eğitim alırlardı. Onların iaşe ve ihtiyaçlarını Allah Resulü ve zengin ashab karşılardı. Suffa denilince akla ilk olarak erkek sahabiler gelse de kaynaklarda “suffatü’n-nisâ” adını taşıyan kadınlara mahsus bir suffadan da bahsedilmektedir. (Müsned, II, 145; Ebu Davud, Ḥudûd, 11) Kaç kadının suffada kaldığı, kimler olduğu hakkında detaylı bilgi kaynaklarda geçmektedir. Ancak Hz. Âişe’nin mescitte kalan siyahi bir cariye için: “Mescidin bir köşesinde ona ait kıl kilim veya keçeden yapılmış bir çadır vardı. Ara sıra yanıma gelir benimle sohbet ederdi…” (Buhari, Salât, 57) rivayeti, Mescid-i Nebevi’nin küçük bir bölümünde kadınlara ayrılmış bir suffanın varlığını teyit etmektedir.
Asr-ı Saadet dönemini yaşantılarında örnek alan Müslümanlar; kadın, erkek, çocuk, yaşlı ihtiyaç sahibi, himaye edilmesi gereken her bir ferdi barındırmak, eğitmek toplumun bir parçası kılmak üzere medrese, vakıf gibi çeşitli müesseseler kurmuşlardır. Tezkâr Hatun da sahip olduğu tüm imkânları hayır ve hasenatta kullanarak nice gönüllerde taht kurmuş, hayır dualarla anılmış, böylece fâni olan bu dünyada ismini baki kılmıştır.