Ali Necip ERDOĞAN
Hem inanç hem kültür havzamızın en önemli ilkelerinden biri, “Tedbir bizden takdir Allah’tan” ilkesidir. Takdir en genel anlamda Allah’ın (c.c.) yasalarıdır ve kişinin alacağı tedbir, takdiri bilmekle anlamakla olur. Demek ki tedbir, bilgi ve tecrübe gerektirir. Bilmediğimiz bir şeyle ilgili tedbir alamayız. İnsanlığın bilgi ve tecrübe birikimi tedbir almamıza imkân verdiği hâlde neden tedbirsiz kalıyoruz?
Doğa bilimlerinden (fizikten) biyolojiye tüm ilim, bilim, matematik ve felsefe (sosyoloji, psikoloji, mantık) atomlardan kâinata kadar neler olup bittiğini anlamaya çalışmaktadır. Bu çalışmaya en temelde bilim adını veriyoruz. Zira bilim hem insanı hem de üzerinde yaşadığımız dünyayı hatta kâinatı anlama ve açıklama hususunda çok mesafe katetmiş durumda. Bu anlama ve açıklama çabası tarihsel süreç içinde başka isimlerle ifade edilmiştir, bugün biz buna bilim diyoruz. Anlama ve açıklama çabasının önündeki her engel zihinsel bir engeldir, kişilerin ya da toplumların kendi zihinlerinde ürettikleri engel. Ve bu engel, takdiri anlamamızı imkânsızlaştırırken bizi tedbirsiz bırakıyor. Tedbirsizlik nedeniyle de ahlakımız sakatlanıyor, yukarıda anılan ilkeden uzak düşüyoruz. Alamadığımız tedbir nedeniyle de Allah’ın (c.c.) takdirine isyan edebiliyor yahut boyun eğerek kaderciliğe teslim olur gibi yapılıyor. Kendi takıntılarımızı (zihinsel engellerimizi) Allah’ın (c.c.) takdiriymiş gibi görebiliyoruz.
İlahi kelamda yer alan “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” ifadeleri tam da takdiri anlamayı zorunlu kılar. Yani Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarını, yasalarını, kurallarını, sünnetullahı anlamayı zorunlu kılar. Çünkü Allah (c.c.) vaadinden dönmez. Emir ve yasaklarını, yasalarını ve kurallarını değiştirmez.
Kişinin akıllı olup olmadığını onun fiillerine bakarak anlayabiliriz. Çünkü akıl ancak fiilde görünür hâle gelir. Daha sonra kişi bu aklını toplumsal yaşamın içinde işletebiliyorsa hem ortak akla dâhil oluyor hem de ortak akıldan pay alıyor. Üstelik bu ortak akla katkı da veriyor demektir. Toplumsal akıl da devlet aklı içinde işlevsel ise aynı şekilde devlet aklından pay alıyor ve katkı veriyordur. Böylelikle kişi, varlığını devam ettirebilmek için kendi aklını toplumsal aklın, dolayısıyla da devlet aklının içinde işletiyordur. Burada ilişkinin yönü kişiden devlete doğrudur. Devlet aklı, onu idare eden toplumda, nihai olarak da kişide görünür hâle gelir. Yani ilişkinin yönü kişiden devlete doğru olduğu gibi devletten kişiye doğrudur da. Devlet aklı öncelikle anayasada, kanunlarda, kararnamelerde, tüzüklerde, yönetmeliklerde, talimatlarda görünür. Daha sonra güvenlik, sağlık, eğitim ve adaletin sağlanma biçiminde, en son olarak da değişen hayat şartlarına karşı gösterdiği esneklikte görünür. Yasal düzenlemeler devlet aklının işleyişini, dolayısıyla da tedbirini ifade eder. Devletin takdiri de bütün bu süreçleri finanse edebileceği mali ve vergisel alanlarda ortaya çıkar. Devlet, aldığı tedbirleri verdiği kararlarıyla (takdirâtıyla) örtüştürme gayreti içindedir. Kişi de kendi hayatında tedbir ve takdir üzeredir. Bu, onun erdemidir. Kişinin tedbir ve takdiriyle devletin tedbirâtı ve takdirâtı çakıştığında üst üste bindiğinde refah, huzur, adalet büyük oranda sağlanmış olur.
Kişi hak ve özgürlükleri devlet tarafından güvence altına alınmıştır. Hak ve özgürlükleri hukuk düzenler ve hukuku da devlet ayakta tutar. “Hukuk, onu ayakta tutacak bir güç yoksa anlamını yitirir.” Vatandaşlar hak ve özgürlüklerini düzenleyen hukuka ve onu ayakta tutan devlete yetki vererek adaletin sağlanmasını talep ederler. Bir arada yaşamanın yani toplumsallığın bir gereğidir bu ve sözleşmeyle belirlenmiştir.
Toplumsal sözleşme, öncelikle mevcut hukuksal düzenlemenin işletilmesini, hâkim kılınmasını ifade eder. Herhangi bir kimsenin ekonomik gücünü, yetki gücünü, şöhretini vb. kullanarak yasaları delmemesi, etrafından dolaşmamasıdır. Adalet mekanizmasının tavizsiz uygulanmasıdır. Devlet meclis kanalıyla çıkardığı yasalarla her türlü tedbiri almaktadır. Kişi de kendi erdemiyle bu yasalara riayet ederek tedbirini almalı, dolayısıyla devletin bilgi birikimiyle hareket etmelidir. İkincisi, kişisel hak ve özgürlükler alanımızı kendi lehimize değil de öteki/diğeri lehine genişletmeyi, kendi menfaatlerimizi muhatabımızın/muhataplarımızın aleyhine değil de onların da menfaatlerini gözetecek şekilde genişletmeyi ifade eder. Kişisel çıkarlarımızı toplumsal çıkarların önüne geçirmeyi asla düşünmemeliyiz. Toplumsal çıkarları gözetmek kişisel çıkarlarımızı da maksimize edecektir. Fakat tam tersi yani kişisel çıkarlarımızı gözetmek toplumsal çıkarı maksimize etmek yerine minimize etmektedir.
6 Şubat günü yaşadığımız iki büyük depremin yıktığı 11 ilimizde çok sayıda vatandaşımızı toprağa verdik. Deprem afeti sonrası milletçe kenetlenip yaralarımızı sarmaya, enkazları kaldırmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda da depremle birlikte birkaç önemli kavram gündemimize girdi. Bunlardan ilki fay hattı, ikincisi taşıyıcı kolonlar, üçüncüsü zemin sıvılaşması, dördüncüsü betonun ömrü, beşincisi imara açılmaması gereken yerlerin imara açılmış olmasıdır.
Kırılan fay hattı yeryüzünün biçimlenmeye devam ettiğini gösteriyor bize. On binlerce yıldır süren bir biçimlenme bu. Görünen o ki daha da devam edecek. Jeologlarımız yer altı haritasını çıkarmış ve fay hatlarının geçtiği yerleri belirlemiş, bu fay hatlarını da isimlendirmiştir. Son kırılan fay Güneydoğu Anadolu fay hattıdır. Yapmamız gereken tek şey, bu fay hatları üzerine bina inşa etmemektir. Bu alanları imara açmamaktır. Fakat deprem uzun aralıklarla vuku bulan bir afet olduğu için aradan biraz zaman geçince unutuyoruz ve kişisel menfaatlerimiz baskın geliyor. Bu yüzden insanlığın bilgi birikimine ve yasalarımıza itibar ederek tedbirli olmalı, takdiri unutmamalıyız. İkinci problemimiz binaların altındaki dükkânların daha rahat hareket etmek için ya da alan kazanmak için binanın taşıyıcı kolonlarını kesmesidir. Birçok bina, taşıyıcı kolonların kesilmesi nedeniyle yıkılmıştır. Demek ki binalarda periyodik olarak denetim yapmak gerekmektedir.
Bazı binalar da eski olduğu için yıkıldı çünkü betonun bir ömrü var. Bu problemi kökünden çözecek önlem alınmalıdır. Mesela beton kullanımından vazgeçilerek başka malzemelerin kullanılması sağlanmalıdır. Bazı binalar da zemin sıvılaşması nedeniyle yıkılmıştı ki bunu en çok İzmir depreminden hatırlıyoruz. Zemin etütlerinin çok iyi yapılarak zemine uygun hareket tarzı benimsenmelidir. Ayrıca eksik malzeme kullanılmasının da önüne geçilmelidir. Bütün bunlar bize deprem afetini belki de hiç can kaybetmeden ve daha az zararla atlatmanın mümkün olduğunu söylemektedir.
Bütün bu olgular dikkate alındığında doğa olaylarının Allah’ın (c.c.) takdiri olduğu, insanlığın bilgi ve tecrübe birikimini dikkate almak gerektiği, devletin yasalarına uymanın hayati değerde olduğu, her vatandaşın erdemli, ahlaklı ve tedbirli olmak zorunda olduğu, bütün bunların bir toplumsal sözleşmeye dayandığı ortaya çıkmaktadır. İçinde ahlaki tutum barındırmayan her girişim kendini aşındırır ve yok eder. Her girişimimiz ahlak üzere olmalı, böylelikle bir toplumsal ruh inşa etmeliyiz. Çünkü bir şehir kurabilmemiz, inşa edebilmemiz için önce bir ruhumuz olması gerekir ki o ruhumuz maddede (inşa ettiğiniz şehirde) görünür hâle gelsin. Ya da öyle şehirler inşa etmeliyiz ki o şehirlerden bir ruh doğsun.
İnsan; ürettiği, ortaya çıkardığı her işte kendini görünür kılar. Bunu yaparken ahlaki ilkelerinden, inancından, duygu ve düşüncelerinden, bilgi birikiminden ve tecrübelerinden yararlanır. Aklı, yaptığı işte görünür. Her parça sağlam olursa bütün sağlam olur ve buradan bir ruh doğar.