Gezici Mikrofon

Türkçeye mâl olmuş, kültürümüzün bir parçası hâline gelmiş kelimelerin gün geçtikçe dilimizden çekildiğine şahit oluyoruz. Dil ve düşünce ufkumuzu aydınlatan, zenginleştiren kelimelerin hayatımızdan birer birer uzaklaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tarık
Buğra

Kelimelerin öldürülüşü, aslında nesillerin öldürülüşü demektir; bir önceki nesli bir sonrakine kuşak’tan, kemer’den başka bir şey bırakmamışa döndürmektir.

Gerçekten de, daha dünkü şiir, roman, hikâye, tiyatro ustalarımız, düşünce ve ilim adamlarımız bugün artık bize sanskritçenin, çivi yazısının yazarları kadar yabancılaşmış, bizim olmaktan çıkmışlardır. Bugün yazmakta olanların da yarın aynı hale düşmeyeceklerini söylemek zordur.

Dönüp de bir baksınlar: Fransız gençleri Voltaire’lerinden, Diderot’larından, Descartes’lerinden, Baudler veya Verlaine’leri ile, yüzyılların ötesinde kalmış sanat, düşünce, felsefe ve ilim büyüklerinden çevirme yolu ile mi yararlanmaktadırlar?

Ve bir düşünsünler: Fransa -ve öteki ileri ülkelerin hepsi- yüzyıllar önce yetiştirdikleri büyüklerini, dilleri onların zamanında arı bir dil olduğu için mi koruyabilmiş, her zaman yararlanılacak halde tutmuştur?

Yok öyle bir şey.. Fransızca’nın da, öteki ileri dillerin de yarıdan çoğu başka dillerden alınmadır. Buna karşılık bir sivri akıllı çıkıp da -meselâ- “Fransızca’yı arıtalım” diyemez. Bunu diyecek olursa tükürükle boğulacağını iyi bilir.. çünkü kültürün, medeniyetin ve millet’liğin ne olduğunu Fransa.. ve ötekiler iyi bilir. (…)

Yunus Emre’mize, Dadaloğlu’muza, Pîr Sultan’ımıza, Emrah’ımıza.. ve (Yahya Kemal’i mi seversiniz, yoksa Orhan Veli veya Tarancı’yı kafa ve gönül besleyici bulursunuz?) dünkü sanatçılarımıza yönelen bu sadizmin, bu kastın eşini hiçbir medeniyette göremiyorum.

Bu saldırı bana, tarih öncesinin, o karanlık çağların baskınlarını, yağmalarını, yakıp yıkmalarını hatırlatıyor. Gözlerimin önünde, ateşe verilen dağ gibi kitap yığınları beliriyor.

(Tarık Buğra, Düşman Kazanmak Sanatı, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 1979, s. 80, 81, 82.)

İbrahim Demirci

Vâlidem, annem, mâderim, anam; hepinizi seviyorum!

Kırk altı yıl önce bir şiir yazmış, adını “Ateş” koymuşum. Şiir üçer üçlük, iki bölüm. İlk üçlüğü: “İzlemeye dermanım yoksa / Zamanın ayak seslerini / Unutmakla hoş değil başım”. İkinci bölüm de şöyle başlamış: “Babamı sormayın donmuş / Annemin gözleri karanlık / Bu ocağı ben tutuşturacağım”.

Bu şiir Edebiyat dergisinin Şubat 1976 sayısında yayımlandığında babam çoktan ölmüştü, annemin gözleriyse karanlık filan değildi. Demek ki kendi adıma değil milletim adına konuşuyorum: Unutmaktan, zamanı kavrayamamaktan, desteksiz ve umutsuz kalmaktan, ocağımızın söndürülmüş olmasından yakınıyor ve “Bu ocağı ben tutuşturacağım.” diyerek sorumluluk yükleniyorum.

Unutmaya ve unutturmaya çalışmak, çözemediğimiz sorunlardan kurtulmamızı sağlamaz, geçici bir süre için kaçmamıza yarar. 1932’den 1950’ye kadar süren Türkçe ezan uygulaması, bu millete “Allahü ekber”i unutturamadı ve fakat bu baskıcı uygulamalar maalesef güzelim “Tanrı misafiri”ni dilimizden ve soframızdan kovmak gibi tuhaf sonuçlar doğurdu ve -yine maalesef- Süleyman Çelebi’nin mevlidinde geçen “Birdir Allah andan artık tanrı yok” sözündeki “tanrı”yı değiştirip “ilâh” yapanlar oldu. “İlâh”ın “tanrı”dan daha değerli veya üstün olduğunu vehmeden zihin, dillerin çeşitliliğindeki hikmeti ve güzelliği kavramaktan yoksun kalır, kendini daracık bir kafese tıkmış olur. Yüz yılı aşkın süredir ülkemizde sürüp giden “vatan-yurt”, “millet-ulus”, “kelime-sözcük”, “hikâye-öykü” tartışmaları bana havanda su dövmek kadar abes görünüyor.