Nermin TAYLAN
İnsanlık tarihi biraz da savaşların tarihidir. O savaşlarda yenenlerin ve yenilenlerin tarihidir. Kazananın ve kaybedenin sayılarla verildiği bir tarih. Ölen insanlar yalnızca bir rakamdan ibarettir bazen. Çekilen acılar, kaybedilen babalar, öksüz kalan çocuklar, dul kalan kadınlar yansımaz tarih sahnesine. O tarih; kralların veya sultanların zaferlerini, fetihlerini ve yenilgilerini anlatır çoğu zaman. Çünkü kazanan da kaybeden de onlardır. Canlarını veren neferlerin isimleri pek bilinmez. Şehirleri ve medeniyetleri ilmek ilmek dokuyan kadınlar pek zikredilmez. Cephenin gerisinde kalan, şehirleri mamur eden kadınlar tarih sahnesine pek çıkamazlar. Ancak bazı istisnalar hariç…
…
Bir rivayete göre Mete Han bir toy sırasında devlet için aldığı kararların hemen akabinde aşiret liderlerine, tebaasına ve askerlerine dönerek malın ve mülkün sahibi olduğunu yineler ve ben sizin hanınızım der. Bir nefes aralığı duraksamadan sonra eşini işaret ederek “O da benim hanımdır” diye eşinin devlet içindeki niteliğini dillendirir. Çünkü Türkistan coğrafyasında her şeyin sahibi handır fakat hanın da bir sahibi vardır.
Orta Asya Türk dünyasında o dönemde hiçbir devlette olmayan haklara sahip olmuştur kadınlar. İçlerinden şairler, ressamlar, hâkimler, hükümdarlar dahi çıkmıştır. Kadın, şayet han eşiyse devlet meclislerinde eşinin hemen yanında yer alır; devletin iç-dış veya fetih meselelerinde söz sahibi olurdu. Devlet içine veya başka devletlere gönderilen yazılarda “han”dan sonra “hatun”un da imzası bulunurdu. Emir içeren belgelerde “Hakan diyor ki” değil, “Hakan ve Hatun diyor ki” diye bir ifadeyle başlamak gerekirdi. Bu şekilde başlanmayan belgeler, karşı tarafça şüpheli sayılıyordu.
Törenlerde hatun daima hakanın yanında oturur ve devlet işlerinde siyasi görüş belirtirdi. Hatunlar da tıpkı hakanlar gibi bilgelik unvanı alırlardı. 6. yy ait Göktürk paralarında hakan ve hatunun portresi yan yana resmedilmiştir.
Eski Türklerde hemen her kadın, iyi kılıç kullanır, ata biner ve savaşırdı. Babaları öldüğünde tahta geçebilir, mirastan eşit hak alıp kendi işlerini kurabilirlerdi.
Mesela Dede Korkut Hikâyeleri’nde Türk kadınının; ideal eş olmasının yanında ok atma, kılıç kullanma, ozanlık ve bilgelik gibi özellikleri olduğu ifade edilmiştir. Dede Korkut’a göre Türk kadını yiğittir, çeviktir ve korkusuzdur. Nitekim 15. yy Anadolu’daki gezginler, Türk kadınını, “Türk kadını, bir elinde bebesi, diğer elinde kılıcı veya oku olmak suretiyle düşman kovalar.” diye tarif eder. Yine Marco Polo, “Türk kadınları dünyanın en temiz ve ahlaklı kadınlarıdır.” diye yazar.
Eski Türklerde evlenince “eş” olunurdu. “Eş-eşim” kelimeleri “eşitliğin”; yâr-yârim” kelimeleri “yarım” kelimelerinin kısaltmalarından oluşmuştur. Yani kadın, erkeğinin tamamlayıcısıdır, onun güç ve ilham kaynağıdır. Dönemin dünyasında kadınlar insan dahi sayılmazken eski Türklerde kadın gurur abidesiydi. Mesela Slavlarda erkek öldüğünde karısı da diri diri yanına gömülebiliyordu. Çinliler, kadını insan saymadığından bir isim vermek yerine onları rakamlarla çağırıyordu. Arabistan coğrafyasında kız çocuğu sahibi olmak bir utanç vesilesi sayıldığından diri diri toprağa gömülüyorlardı. Oysa eski Türklerde kadın; “Ece” veya “Begüm” gibi isimlerle kraliçe gibi görülüyor, Türk kızı babası olmak için Oğuz beylerinden evlenince dua isteniyordu. Kız çocuğu sahibi olmak bir ayrıcalık ve gurur sebebiydi.
Yani Türk dünyasında kadın ile erkeğin arasında güzel bir iş bölümü ve hayat arkadaşlığı vardı. Bu iş bölümü Türklerin Anadolu’yu yurt yapmalarıyla devam etmiştir.
Emeviler, Orta Asya’ya ilk geldiklerinde karşılarına, ölen eşinin görevini devralarak devletinin başına geçen Buhara Melikesi Kabaç Hatun çıkmış ve tam 15 yıl toprağını savunmuştur.
Saka hükümdarı Tomris, Memlüklü Devleti’nin kurucusu Şecerüddin, Delhi Hükümdarı Raziye Sultan, Erzincan Melikesi Mama Hatun; devlet idare eden Türk kadınlarından yalnızca bazılarıdır. Yine Malazgirt Savaşı öncesi Sultan Alpaslan’ın eşi Selcen Hatun’un babası vefat edince sefere çıkma konusunda tereddütlü olduğunu gören Alparslan’a “Babamızı gömdük, davamızı gömmedik. Tuğlarını kaldır, ordunu yürüt.” diyen yine bir Türk kadınıdır.
Selçuklular Dönemi’nde de kadın daima erkeğinin yanındadır ve en yakın yardımcısıdır. Erkek, koyun otlatıyorsa kadın, sağımını üstlenir. Kadınlar, ata binme, ok kullanma ve kılıç talimi dersleri alırlar. Eşleri cenke gittiğinde yanlarında gider, gerektiğinde erkekleri aratmazcasına obalarını savunurlar.
Tarihimizin kadın şahsiyetlerine ve teşkilatlarına en güzel örneklerden biri de Ahi Evren’in eşi Fatma Hatun’dur ve onun kurmuş olduğu Bacıyan-ı Rum teşkilatıdır. Teşkilat, “İşine, aşına, eşine sahip ol.” öğretisini ve Anadolu’da var olma mücadelesini erkeklerle birlikte omuzlamış; Türk kadınının üretip kökleşmesini sağlamıştır. Çünkü onlar yaşam boyu mücadelenin kaçınılmaz olduğunu biliyorlardı. Anadolu bacıları ana, Anadolu bacıları yâr, Anadolu bacılar işçi, eğitimci, aydın ve savaşçıydı.
Erciyes’in eteklerinde öyle bir teşkilat ki eşi görülmemiş ve sonrasında da görülemeyecekti. Örgücülük, dokumacılık, halıcılık, dikiş, nakış, işleme, terzilik vb. gibi mesleklerde eğitiliyorlar; usta çırak ilişkisi ile hayatlara dokunuyorlar ve sosyal hayat içerisinde ticaretle hemhâl olup Anadolu’dan dünyaya kadının değerini nakşediyorlardı. Bir sarmaşık gibi sarıyordu âdeta öğretileri Anadolu’yu ve Anadolu bacıları sarmaşığa kök oluyordu.
Bacıyan-ı Rum teşkilatı, bir öğretim ve ticaret membası olmasının yanı sıra Ahi Evren teşkilatı gibi askerî bir merkezdi de aynı zamanda. Aldıkları dersler içerisinde en önemlileri ise binicilik, haberleşme, silah kullanma, sır saklama, açlığa dayanma dersleriydi ki vakti gelip savaşa girdiklerine yahut esir düştüklerinde ülkelerine onlar sebebiyle zarar gelmesin. Çünkü bağlı bulundukları Selçuklu Devleti savaşa girdiğinde erkekleri ile birlikte onlar da savaşacak ve ülkelerini ağyar kademinden koruyacaklardı.
Mesela Selçuklularla Moğollar arasında yapılan Kösedağ Savaşı’nda Bacıyan-ı Rum teşkilatının başındaki Fatma Bacı, kız kardeşi Âmine Hatun ve on binlerce bacısıyla birlikte düşmana kılıç sallamış ama ne yazık ki esir düşmüştür. Ancak esaret altında yaşadıkları yıllarda dahi ne Fatma Bacı ne de diğer bacılar ülkelerinin tek bir sırrını vermemiş, türlü işkencelere maruz kalsalar da devletlerini ağyara satmamışlardır. Çünkü onlar, Anadolu’daki on binlerce Türk’ün anasıdır.
Selçuklu Devleti tarih sahnesinden çekilirken dahi Fatma Bacı’nın öğretisi Türk kızına daima yol göstermiştir. Nitekim Söğüt’te filizlenen çınarı yine Bacıyan-ı Rum’un şefkat suyu besleyecek ve yetişen ulu çınarın altında nice milletlerin yaşamasına vesile olacaktı.
Cefakeş, vefakâr, kutlu Kayı Boyu’nun lideri, Türk milletinin anası, cesur kişiliği, aşireti bir arada tutması ve eşsiz liderliği ile bayrağı devralan Hayme Ana esasında şed kuşanmış bir Bacıyan-ı Rum’dur. O, eşi Gündüzalp öldükten sonra dağılma emareleri gösteren aşiretinin başına geçmiş, aşireti Domaniç’e getirerek Osmanlı’nın hamurunu yoğurmuştur. Ertuğrul’una cihan devletinin nasıl olacağını Çarşamba’nın dağlarını göstererek hedef nitelemiştir. Kayı boyunun diğer kadınları gibi süt sağmış, kilim dokumuş, ebelik yapmış, ismi gibi aşiretinin başına çadır olmuş, yedinden milletine şefkatle su içirmiştir. Onun bu kutlu öğretisinden kendi dilini değiştirecek kadar Türk, dinini değiştirecek kadar bu milletten olan Nilüfer Hatunlar çıkmış, devleti dağılmak üzereyken toplayan Devlet Hatun hayat bulmuş, cihan imparatorunu fetih ninnileri ile büyüten Hüma Hatun devlete can olmuş, öldüğünde yalnızca İstanbul’da on binlerce kişinin aç kaldığı bir saltanat naibesi var olmuş, bir şehzadeyi koruma adına ölümü göze alarak yeniçerilerle cenk eden Cevri Kalfa yetişmiş, eşini öldürmeye gelen isyancılara karşı sultanına kendini siper eden III. Selim’in eşi Refet Kadın, devlet uğruna canını vermeyi göze almıştır.
Nitekim "Bebeğim annesiz yaşayabilir ama vatansız yaşayamaz." diyerek eline aldığı balta ile Aziziye tabyalarına, Rusları Erzurum’dan çıkarmaya koşan Nene Hatun gibi 93 Harbi kahramanı kadınlar, kucağında bebeğiyle cepheye top taşırken şehit olan Şerife Bacılar gibi yiğit kadınlar, Fatma Bacı ve Hayme Ana’nın bir devamıdır aslında.
Peki ya diri diri yakılmalarına rağmen askerlerin yerini söylemeyen Millî Mücadele’nin kahramanı kadınlar hep o öğretinin devamı değiller miydi?
Onlar, "Yerin üzerinde onursuzca yaşamaktansa yerin altında onurlu yatmayı tercih ederiz." diyerek cepheye koşanlar; Fatma Bacı, Hayme Ana, Altuncan Hatun, Nene Hatun, Kara Fatma, Şerife Bacı ve Söğüt’ün Akgünlü köyünden, Osmancığına son yongasını da gönderen Mahmud oğlu Hüseyin’nin anası gibi kadınlar sahi hangi öğretinin devamıydı?