TARİHİ VE DOĞASIYLA
ANTALYA

Mehmet KAHRAMAN

Antalya denince aklımıza ilk gelen şey turizm oluyor. Oysa Antalya tarihiyle, doğal güzellikleriyle de adından söz ettiren bir şehir. Ne yazık ki turizm, bu tarafını gölgede bırakıyor. Turistler antik kentleri, doğal güzellikleri, şehrin uzağında kalmış yerleşim yerlerini görmeye gelse de bunlar ikincil, yani alternatif imkânlar olarak sunuluyor. Tatilin denize indirgendiği bir ortamda insanların nefes alacakları, gerçek anlamda dinlenebilecekleri tenezzüh mekânlarını tercih etmeleri isabetli karardır.

İnsan niçin bir şehri gezmeye gider? Neden rahatımızı bozup maddi manevi zahmete girerek bir yerlere gideriz? Aslında yolculuk zahmetli bir iştir, yorar bizi. Lakin durgunluk hâli de rahatsız eder insanı. Aynı yerde uzun süre kalmak rehavete ve dolayısıyla harekete manidir. Hoşumuza gitse de konfor kişiyi içten içe çürütür. Farkına bile varmayız bunun. Bu yüzden "Tebdili mekânda ferahlık vardır." sözü önemli bir gerçeği dile getirir. Yer değiştirmek, atmosfer değiştirmek demektir, yenilenmektir. Yenilenen insan hafifler, yüklerini atar, tazelenir ve kaldığı yerden daha kuvvetle devam eder hayatına. Bu nedenle Rûm suresi 42. ayette geçen “Yeryüzünde dolaşın.” ifadesini bize verilmiş büyük nimetlerden biri olarak kabul etmeliyiz. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayeti yeryüzünde gezip dolaşmayı, geçmiş milletlerin akıbetlerinin nasıl olduğunu görmeyi ve ibret almayı buyurmaktadır. Kişinin kendinden uzaklaşıp dünyayı görmesi, hayata başka gözlerle bakması, yaşadığı kısır döngüyü kırarak arınmaya ve yücelmeye katkı sağlar. Antalya, tarih ve doğasıyla iki yönlü olarak bize bu imkânı verir.

Antalya, antik kentlerin en fazla olduğu şehrimizdir. Yaşama tanıklık etmek isteyen birinin mutlaka buraları görmesi gerekir. Dünyanın sadece bizden ibaret olmadığını bilmek, kaybolmuş medeniyetlere yolculuk etmek bambaşka duygular yaşatır bize. Söz gelimi, Side Antik Kenti’ne vardığınızda dönemin ihtişamı daha kapıda karşılar sizi. Müthiş mimari yapılar, zarif taş işçilikleri, sanatsal güzellikler bizi alıp götürür. Burada dönemin insanın estetik beğenisini ve becerisini görmenin şaşkınlığını yaşarız. Milattan önce yedinci yüzyılda kurulduğu söylenen kent, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış. Dönemin ticaret ve liman şehri olan Side; gücü, ekonomik yapısı ve estetik beğenisiyle bugünün insanına da çok şeyler anlatmaktadır.

Bizi kendine hayran bırakan diğer bir antik kent, Perge. Şehir merkezine 17 kilometre olan bu yerleşim alanı, Hititlerin ve Roma Dönemi’nin düzenli kentlerinden biri olmuş. Perge’ye girdiğimizde yine o eşsiz mimarinin hayranlığıyla bakıyoruz etrafa. Tarihe dokunuyor olmak, bize hüznü ve sevinci bir arada yaşatıyor. Yolculuk misali kısa bir süreliğine dünyaya gelmiş bu insanlar, arkalarında güzel eserler bırakıp gitmişler. Şimdi yirmi birinci yüzyıl insanı olarak kaç yüzyıl önceki bir yapının içinde Yaradan’ın kudretine şahitlik ediyorum. Çağlar ötesinden gelen seslere kulak veriyorum. Agora’da halkın arasına karışıp konuşmaları dinliyorum, sütunlu caddelerden yürürken güzellik algısının zirvesini yaşıyorum, on beş bin kişilik tiyatro sahnesinde insan hikâyelerini seyrediyorum. Sonra zihnimde şu soru yankılanıyor: İnsandan geriye ne kalır?

Turgut Cansever, “İnsanın asıl vazifesi, dünyayı güzelleştirmektir.” der. Emaneti yüklenen insan, yaşamın sorumluluğunu da almış, bununla birlikte dünyayı güzelleştirmeye başlamıştır. Güzellik, hepimizin içinde olan bir duygudur. Olması gereken odur. Çirkinlik arızidir, kişiyi daha çok yorar. Oysa güzellik ruhumuzu hafifletir, bizi dinginleştirir. Bu yüzden insan güzeli arar, güzel olanı yapar. Eski medeniyetlerde, antik kentlerde güzelliğe hayran olma sebebimiz de bu olsa gerek. Güzel olan her şey ruhumuzu alıp götürüyor. Bunu Aspendos’ta da yaşıyoruz Patara’da da. Phaselis, Termessos, Myra, Selge… Diğer antik şehirlerde olduğu gibi Olympos’un yıkıntıları arasında bile onu hissediyoruz. Doğallık bizi kendine çekiyor, yenilenmiş olarak çağımıza geri dönüyoruz.

Çağımıza dönsek de Antalya’dan ayrılmıyoruz henüz. Başta da söylediğimiz gibi Antalya’nın o kadar çok görülecek, gezilecek yerleri var ki hangisinden bahsedelim. Tarihini bitirdiğimize göre doğal güzelliklere yolculuk yapabiliriz. Buralar, hayret duygumuzun hayranlığa dönüştüğü yerler. Mağaralar, kanyonlar, şelaleler, yaylalar… Gerçekten insanın aklı almıyor, nasıl bir oluşum bu? İlginçtir ki mağaraların birçoğu yakın zamanlarda bulunmuş. Mesela Alanya sınırları içinde bulunan iki mağaradan Damlataş 1948, Dim Mağarası 1986 yılında bulunmuş.

Damlataş Mağarası, Türkiye’nin turizme açılan ilk mağarası olma özelliğini taşıyor. Mağara, Alanya şehir merkezinde, Alanya Kalesi’nin yanında. 50 metrelik bir yürüyüşle daire şeklinde bir alana varılıyor. Oluşan sarkıtlarla muhteşem bir güzelliğe sahip. Mağaranın atmosferinin astım hastalarına iyi geldiği söyleniyor. Üstelik havası yaz kış değişmiyor, aynı sıcaklıkta kalıyor. Şehir merkezinde olması nedeniyle mağaraya ziyaretçi akını var.

Dim Mağarası da Alanya sınırları içinde ama merkeze 10 kilometre uzaklıkta. Ulaşım imkânı zor olsa da hatırı sayılır ziyaretçisi var mağaranın. Mahalle aralarından gidilen yol, zirveye yaklaştıkça daralıyor ve iki araç güçlükle geçebiliyor. Fakat tepeye vardığınızda inanılmaz bir güzellik karşılıyor sizi. Sessizlik, çam ağaçları, hafif bir esinti, altınızda akan Dim Çayı ve önünüzde uzanan deniz… Cennet gibi bir yer. Mağaranın içi ise ayrı bir güzellik. Yaklaşık 400 metre uzunluğundaki mağara, her adımda büyüleyici güzelliği sergiliyor. Sarkıtların oluşturduğu şekiller, yer yer oluşan küçük havuzlar, akıntıların verdiği desenler insana inanılmaz seyir zevki veriyor.

Altınbeşik Mağarası hem Antalya’nın hem de Türkiye’nin en önemli mağaralarından biri. İbradı ilçesinde bulunan bu mağara, Türkiye’nin en büyük yeraltı gölü olma özelliğine sahip. Toplam uzunluğu 2500 metre olmasına rağmen yalnızca yüz metrelik kısmı gezilebiliyor. Botlarla atılan kısa bir turla bu doğa harikasını geziyorsunuz. Ancak mağaraya ulaşım için yolun iyi olmadığını söyleyelim. Tarihsel özelliği olan Düğmeli Evler’iyle bilinen Ormana’dan sonra yol bir hayli dar ve bozuk. Bazı kısımlarda karşıdan araç geldiğinde kenara çekilip beklemek gerekiyor. Doğa tutkunlarının, yeni yerler keşfetme heyecanı taşıyanların görmesi gereken bir rota Altınbeşik Mağarası.

Şehirden uzak, sakin bir ortamda kafa dinlemek istiyorsanız Köprülü Kanyon tam size göre. Kamp alanında doğayla baş başa olmanın huzurunu yaşayabilirsiniz burada. Çadırınızı alıp Manavgat merkeze 66 kilometre olan bu mesirelik alanda kamp kurabilirsiniz. Aktivite istiyorsanız rafting yapmanız da mümkün. Millî parkların da olduğu bölge, tarih ve doğa için bulunmaz fırsatlar sunuyor. Dönüşte Manavgat Şelalesi’ne uğrayıp suyun coşkusuyla devam edebilirsiniz yolculuğunuza.

Görülmesi gereken bir diğer doğa harikası da Çıralı’daki Yanartaş. Kemer ilçesine bağlı bu küçük turizm köyüne vardığınızda yarım saatlik çam ağaçlarıyla kaplı dağ yürüyüşü sonrasında Yanartaş’a ulaşıyorsunuz. Yol dik, yürümek meşakkatli ama gittiğinize değer. 2500 yıldır yanmakta olan ateş hepimizin ilgisini çekiyor. Birkaç yerde yanan ateş hiç sönmüyor, söndürseniz bile biraz sonra tekrar alevleniyor.

Antalya’nın bütün güzelliklerini anlatmaya kalkarsak sayfamız yetmez. O yüzden ruhumuzun dinlendiği, hayret ve hayranlık duyduğumuz noktalara çevirdik rotamızı. Elbette daha sayamadığımız pek çok güzellik var. Özellikle şehir merkezindeki tarihî yapılar da ayrıca görülmeye değer. Kaleiçi, Yivli Minare, Saat Kulesi, Şehzade Korkut Camii, Murat Paşa Camii bunlardan bazıları. Turizm hareketliliği nedeniyle şehir merkezini gezmek kolay olmuyor. Bir süre sonra bunalmaya başlıyorsunuz. Her şeye rağmen yeni yerler görmek, güzel hisler uyandırıyor. Yol, yolculuk yorsa da biriktirdiğimiz güzel hikâyelerle yenilenmiş olarak dönüyoruz kendimize.