Takvimlerin
Gölgesinde
ZAMANIN
SAKLI YÜZLERİ
Zeynep KAYSERİ UZUN
Evimizin girişinde asılı olan hicri takvimin çocukluğumda ayrı bir yeri vardı. Babamın, günlük olarak sayfalarını koparıp arkasında yazan kıssaları hepimizi toplayarak okuduğu günler hafızamda kıymetli izler bıraktı. O küçük sayfadaki çok beğendiği mini fıkra veya kıssaları, gömleğinin ön cebinde saklayarak akrabalarımızın bir araya geldiği ilk fırsatta büyük bir iştiyakla ve yüksek sesle okuması takdire şayandı. Böylelikle, evin çocukları olan bizlerin zihnine ve gönlüne takvim arkasıyla başlayan derin bir sohbetin izleri kazınırdı. Öyle ki babamın okuduğu bu kısacık metinler sayesinde lise yıllarımda katıldığım bir bilgi yarışmasında ekibimizin yarışmayı kazanmasını sağlamıştım. Umulmadık bir zamanda fırlayıveren o küçük bilginin zihin ve fikir dünyamızı aslında nasıl da inşa ettiğini değerlendirmelerinize sunuyorum.
Bizim çocuk olduğumuz yıllarda -yaklaşık yirmi beş yıl evvel- takvimlerin hazırlanması, bastırılması ve sene başı hediye edilmesi veya dağıtılması bir çeşit hem pazarlama hem de toplumsal eğitim yöntemiydi. Kurumlar, kendi vizyonları doğrultusunda takvim arkası metinleri çalışır ve neşrederdi. Takvimlerin bugün kullanılmayışı ya da nadiren evlerde bulunması, kanaatimce zamanla ve tabii teknolojiyle kurduğumuz ilişkiyle bağlantılıdır. Zaman, insan topluluklarının içsel ritmini, inançlarını, toplumsal yapısını ve kullandığı araç gereçleri yansıtan oldukça derinlikli bir kavramdır.
Tarihe ilginiz varsa, eski takvimlere bakarken bu takvimlerin birer işaretçi veya harita olduğunu görürsünüz. Zamanın niçin ölçüldüğünü anlamaya çalışırken bu takvimlerin insanlığın tarihini, doğayla olan ilişkisini ve evrenin büyüleyici döngüsünü yorumlamaya yönelik bir arayış sebebiyle ortaya çıktığını fark edersiniz. Elbette zamanın yalnızca kronolojik bir çizgi olmadığını; insan ruhunu etkileyen bir akış, bir dönüşüm olduğunu bilmek ya da keşfetmek, eski takvimlerin sunduğu derinliği daha iyi anlamamıza olanak tanır.
Zamanın ölçüldüğü ilk toplumlarda takvimlerin oluşturulması her kültürün kendi doğa anlayışı ve kozmik düzeniyle uyumluydu. Örneğin, Mısır takvimi Nil Nehri’nin taşkınlarının önlenmesi için şekillenirken Babil takvimi gökyüzündeki yıldızların hareketine ve ayın ritmine dayanıyordu. Bu eski takvimlerde zaman, bitmek bilmeyen bir samsaraydı âdeta; başlangıcı ve sonu olmayan muazzam bir döngü. Mevsimlerin değişimi, toprağın uyanışı, ilkbaharın tomurcuklanması, sonbaharın sararması onlar için apayrı anlamlar taşıyordu. Mısır halkı için zaman, tanrısal bir iradeyi de temsil etmesi bakımından, tam olarak hayatın özüydü.
Antik Babil’de ise takvim yalnızca gökleri ve yıldızları gözlemleyen astronomların elinde şekilleniyordu. Zaman burada, sürekli tekrarın, bir dönemin ve aynı zamanda bir başlangıcın simgesiydi. Babil takvimi, her yılın başlangıcını bir ritüel ve kutlama olarak kabul ederdi. Her ay bir anlam taşır, ayın döngüsüne göre sosyal yaşam şekillenir, kültürel ve dinî etkinlikler dönemin ritmiyle uyum içinde gerçekleşirdi.
Aslında antik çağlarda zaman, büyülü bir atmosferde akıyor ve tabii içinde mistisizm barındırıyordu. Zamanın bu döngüselliği, halkın yaşamını doğal çevrenin ötesinde bir evren düzenine bağlıyor, insanın içsel dünyasında bir huzur vesilesi oluyordu. Bu manada izlemenizi tavsiye edebileceğim James Cameron’ın 2009 yılında vizyona giren Avatar filmi, teknoloji ve doğa arasındaki ilişkiyi derinlemesine ele alan ve zaman kavramını güçlü bir şekilde sorgulayan bir başyapıttır. Filmi, Pandora adı verilen bir gezegende geçiyor, insanların bu dünyadaki yerini, doğayla olan bağını ve teknolojinin bu bağa etkilerini tartışıyor. Zaman, filmde sadece fiziksel bir olgu olarak değil; kültürel, ruhsal ve doğasal bir dinamik olarak ele alınıyor. Na’viler, zamanın sadece işlevsel bir ölçü değil, bir ilişki olduğunu kabul eden bir halk. Na’vi halkı için zaman, bir öykü âdeta. Her nesil, doğanın ritmini bir öncekinin izinden giderek devam ettiriyor. Bu durum, zamanın kaybolmadığı aksine her anın birbirini izlediği güçlü bir sisteme işaret ediyor.
MÖ 45 yılında, Jül Sezar’ın getirdiği Jülyen takvimiyle zaman, mekanik bir hâle bürünmüştür. Roma İmparatorluğunda zamanın ölçülmesi artık doğa döngülerinden bağımsız hâle gelmeye başlamış, bir nevi sekülerleşmiştir. Sezar, zamanın bir başlangıcı, sonu ve kesintisizliği olması gerektiği düşüncesiyle yeni bir takvim düzeni oluşturmuştur. Jülyen takvimi, güneşin hareketine dayanarak zamanı bir düzene sokmayı amaçlıyordu. Artık takvimde insanlar, gökyüzü yerine kendilerinin yaratmış olduğu bir sistemin içinde yaşamaya başlamışlardı. Zamanın ölçülmesi, toplumsal hayatın bir gerekliliği hâline gelmişti. Bir anlamda, Jülyen takviminin zamanın bir iş gücü hâline gelmesinin, bireylerin yaşamlarını sadece görevler silsilesine indirgeyen bir sürecin başlangıcı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Roma’nın bu düzenli takvimi, insanın doğayla ve kâinatla olan bağlantısını yavaşça kopardı. Her şeyin bir ölçüye, bir düzene indirgenmesiyle zaman da yalnızca bir sayıdan ibaret hâle geldi. Zaman artık bir kavram değil bir araç olmuştu. Zamanın kutsallığıysa iş gücünün merkezinde kayboldu.
Jülyen takvimiyle dönüşen zaman, Sanayi Devrimi ile bir araca dönüştü. Modern toplumda, artık o yalnızca bir ölçüm aracı değil bir iş gücü aracı olmuştu. Emek, zamanla ölçülerek işin değeri, niteliğinden ziyade geçirilen zamana bağlanmıştı. Böylece mesai kavramı da doğmuş oldu. Bu değişimle birlikte insanlar, zamanın hızına uyum sağlamaya çalışırken onu bir yitiriş olarak hissetmeye başladılar. Bugün, zamanın anlamı çoğunlukla işlerin bitirilmesi, hedeflerin gerçekleşmesi ile ölçülmekte. Gerçekleşen hedeflerin yanına bir “tamam” işareti bırakılırken, mekanikleşen hayatımızı çoğu zaman fark etmiyoruz bile. Michael Ende, Momo kitabında bu durumu şöyle ifade eder: “Zamanı sadece bir ölçü birimi olarak görmeye başladığınızda, yavaş yavaş bir yitikliğe dönüşür. Ama zaman, her şeyden önce bir anlamdır.” Sevdiklerimizle geçirdiğimiz zamanın niteliği bile “kaliteli zaman” olarak ayrışarak küçülüyor. İş çok, zaman az.
Zamanın bu ölçülebilir ve hızlı geçişi, insanın içsel dünyasından kopmasına ve dışsal ölçütlere odaklanmasına da neden oluyor şüphesiz. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Tanpınar, zamanın mekanikleşmesinin insanın ruhunu nasıl boşaltıp varoluşsal bir boşluğa ittiğini anlatır. Zamanın dakikalarla, saatlerle ölçülmesinin, insanların hem içsel dünyasından uzaklaşmalarına hem de anlamlı anları kaçırmalarına yol açtığını ifade eder. Günümüzde bu durum, bilinçli farkındalık, mindfulness gibi yeni akımların doğmasını da beraberinde getirmiştir. Anı deneyimlemek, modern insanın zamanla kavgasına bir mola vermesi için pazarlanan yeni bir kapital alanı da doğurmuş gibi görünmektedir.
Çağımızda, hızın teknolojiyle birlikte hayatın her alanına hâkim olması, emeğin zamanla ölçümlenmesi insanı daha da hızlandırmakta. İnsanlar, sürekli daha hızlı hareket etmeye, her anı verimli kullanmaya odaklanırken varoluşsal anlamlarını ve içsel tatminlerini kaybetmektedirler. Hız ve tabii haz, insanın kendisini ve çevresini yeterince keşfetmesine engel olmaktadır. Kemal Sayar’ın Yavaşla kitabı, modern dünyada hızın insan hayatına hâkim olduğu ve bu hızın bireyleri içsel boşluklara sürüklediği üzerine derin bir eleştiri sunmaktadır. Sayar, çağımızda zamanın hızla geçmesinin, insanların varoluşsal anlamlarını kaybetmelerine yol açtığını ve bireylerin sürekli daha hızlı hareket etme zorunluluğunun ruhsal dengeyi bozan bir etkiye sahip olduğunu vurgulamaktadır. Kitap, hızın sadece dışsal bir etki olmadığını, zihinsel ve ruhsal düzeyde de insanı etkileyerek anı yaşamanın ve içsel dengeyi bulmanın önünde bir engel oluşturduğunu ifade etmektedir. Yazar, bireylerin içsel huzuru bulabilmesi için zamanın doğal akışına saygı göstermeleri gerektiğini savunmakta, anı anlamlı bir şekilde yaşamanın önemini anlatmaktadır. Aynı şekilde, toplumsal baskıların hızla yaşama zorunluluğu yarattığı bir dünyada yavaşlamanın bir felsefi tavır olduğunu, insanın zihinsel sakinlik ve farkındalık yoluyla içsel dengeyi sağlayabileceğini öne sürmektedir ki bence oldukça isabetlidir.
Sonuç olarak, takvimler üzerinden nasıl değiştiğini ifade etmeye çalıştığımız zaman, insanın varoluşunu anlamlandırmasına, içsel dünyasını keşfetmesine ve dış dünyaya uyum sağlamasına yönelik bir rehberdir. Eski takvimler, zamanın döngüsel doğasıyla insan ruhunu beslemiş; her bir an, ayrı bir anlam doğurmuştur. Ancak onun hızlanmasıyla birlikte bu anlam peyderpey kaybolmuş, mekanik dakikalar bizleri içsel derinliğimizden uzaklaştırmaya başlamıştır. Toparlarsam, efsanevi çizgi dizide Winnie “Bugün günlerden ne?” diye sorar. Piglet homurdanarak yanıtlar: “Bugün günlerden bugün!” Winnie sevinir: “Yılın en sevdiğim günü!” der. Yoğun ve planlı takvimlerimize, plansız ve tamamen rastlantısal yaşadığımız günler ekleyip kendimize hediye edelim. Çünkü rastlantılar, unutulmaz hikâyelerin ve sıra dışılığın ortaya çıkması için mucizevi bir yol sunar ve hayatımızı gökkuşağı renklerine boyar.