SÖZÜN MİZANI

Gülşen ÜNÜVAR

Uzun zaman oldu kâğıdı kalemi elime almayalı. O kadar ki sırçadan yapılma, ata yadigârı hokkada bekleyen mürekkebim kurudu. Kandilim nicedir yanmaz, perdelerim açılmaz. Mevsim yazdan güze döndü, sararıp solan yapraklara şahitlik etti şu feri sönmüş gözlerim. Dağlara taşlara bir ıssızlık çöktü, garip kaldı ağaçların dalları. Bilmem hazandan, bilmem hüzünden; ama vardır elbette bir hikmet hâli pürmelalimizde.

Kendimden ve dahi ruh âlemimden bahsetmek emeliyle almadım elbette kalemi elime. Sen beni hoş gör evlat! Asıl niyetim sana sormaktır; gönlün nasıl? Umudun nasıl? Neşen, kederin, hevesin nasıl?

Beni soracak olursan, az evvel kâğıda döktüğümden hâlliceyim. İnsanoğlu bu, gökteki ay gibidir; kâh parlar kâh söner. Gün olur bulutun ardına gizlenir, gün olur ayan beyan kendini gösterir. Coşkun akan nehirler gibidir bazen. Bazense kurumuş, çoraklaşmış bir dere. Diyeceğim o ki her hâl mevcuttur insanoğlunda. Hoş görmek, hoş tutmak, hoş yormak düşer bizlere.

Söze başlamak zordur aslında evlat. Sürdürmek ayrı bir gayret. Sonlandırmaksa tam bir maharet. Nerede duracağını, nerede soracağını, neyi ne kadar anlatacağını iyi kestirmelisin. Kanın hızlı akar, bilirim. Varacağın yere koşarak değil, uçarak gitmek istersin. Göğsüne sığmayan yüreğin seni kanatlandırır. Ancak, hâlimi arz edeyim derken aşırıya kaçmaktan sakınmalı insan. Ben derim ki; çok sözde fazla yarar görmedim ama söylemeyi de yararsız bulmadım. Bundandır, mektubuma bir türlü başlayamayışım. Söylesem, dağ olur dikilir başında cümleler. Yok, söylemesem, belki gücenir ata yadigârı kelimeler. Gel biz orta yolu bulalım evlat. Ben yazayım sen oku, ben atayım sen tut. Doldurabildiğin kadar doldur heybeni. Açabildiğin kadar aç kulağını. Kucaklayabildiğin kadar kucakla sözümü. Öyle hemen fayda arama. Hele bir dinlensin, demlensin mana.

Mâni demlenedursun bakalım, ben aşık oyunundan bahsetmek isterim sana. Daha önce hiç oynadın mı bilmem? Bizlerin çocukluğu böyle oyunlarla şenlendi. Gerçi oyun deyince sadece çocukların akla gelmesi büyük gaflet. Oyun her yaşta, her çağda en büyük öğreticidir. Bunu unutma evlat.

Aşık kemiğini tutup da atarsın ya çemberin içinde toplanmış diğer aşıklara. İsabet ettirebilirsen her biri bir yana çil yavrusu gibi dağılır, çemberin dışına savrulur kemikler. Çünkü çemberin tam gözüne nişan alır, en münasip yere denk getirirsin aşığını. İşte ağızdan çıkan söz de öyledir evlat. Tek bir söz ile geri kalan lüzumsuz tüm sözleri dışarıda bırakırsın. Heybende biriktirdiğin o dağ gibi kelimeleri kullanma vaktidir nihayet. En doğrusunu, en gereklisini, en münasibini seçeceğinden şüphem yok. Elini heybene daldır, öyle bir nişan al ki özün, sönmüşlere köz, sözün, gözsüzlere göz olsun.

Ne de çok bahis konusu ettik sözü değil mi? Fazla söz ziyandır demeye getirdik ama mektubu da yarıladık sayılır. İnsanoğlu böyledir evlat! Herhangi bir şeyin lüzumsuzluğunu anlatırken bile kıymetli zamanını harcar. Lüzumunu anlatırken de o şeyin değerini düşürme ihtimalini göz ardı eder.

Çok görme evlat! Böyle böyle pişer Âdem. Böyle böyle ayırt eder; iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, bilmişi bilmemişten, ermişi ermemişten, pişmişi pişmemişten. Gün gelir doğru bildiğinin yanlış olduğuna ayar insan. Sanmak diyoruz buna biz. İyi sanmak, kötü sanmak, bitti sanmak, yitti sanmak, buldu sanmak… Bir şeyin olabileceğine ya da olamayacağına inanmak. İnsana göre, insanca zanlardır bunlar. Yaşadıkça genişleyen pencerenden farklı manzaralar keşfetmek gibi. Dağlardan düzlüklere inmek gibi. Nehrin coşkun sularını seyrederken kaynağına ulaşmaya karar vermek gibi.

Sanmak evlat! Sanmak, her insana uğrar, her insanı yoklar. Bunda bir kabahat yoktur, sakın ola kendine zulmetme. Bu “insan” adı, insana yanıldığı için verildi. Yanılma insan için yaratıldı. Bunu bilir bunu söylerim. Bilmem var mıdır aksini savunan? Bilmem itimat eder misin sözüme? Yaşayıp gören ile yaşamadan sezen bir olmaz evlat. Şimdilik elbette sezeceksin ancak yaşayıp görünce sözüme geleceksin. El yordamı ile söze gelmek vardır, bir de sağlam adımlarla, bilerek yürümek. Sen bu söylediklerimden ikincisi olacaksın. Yazdığım her kelime, kurduğum her cümle yoluna çerağ olacak. Ateşini yakıp tutuşturmak sana kalmış. Gönlün ne dilerse onu yapmakta elbette hürsün. Fakat demeyesin ki bizden önce bu yollardan geçenler olmuş, bize ne bir işaret ne de miras bırakmamışlar. İşte sana işaret! İşte sana miras! Okumayı bilene her taraf nişan. Öğüdümü armağan niyetine boynuna asar, anlamaya gönüllü her insan.

Büyük sözler etmeye lüzum yok. Sözün büyüğü küçüğü olmaz zira. Sözün özü olur. Sözün yeri, zamanı bir de olsa olsa mizanı olur. Sözün büyüğünü söyleyeceğim diye uğraşmayasın. Mühim olan mazruftur, işte onu ağır tutasın. Şimdi! Yokla heybeni, aşık kemiğinin en büyüğünü seç, inanarak nişan al ve yüreklice at. Söz, varsın yerini bulsun. Öyle bir yer ki kıymetine kıymet eklensin. Bedeli, ederinin bin misli ödensin.

Peki nedir bu bedel diye sorduğunu duyar gibiyim. Cevabım şudur; anlamak! Sözün bedeli ancak ve ancak anlayarak ödenir. Evet, lafazana göre dil hünerlidir. Benim için sözü anlayan adam değerlidir.

Mektubuma son verirken bahtına ve yoluna açıklık diler, seni Allah’a emanet ederim. Gönlünden serinlik, zihninden derinlik eksik olmasın. Selametle…

*Kutadgu Bilig