SÖZÜN BAŞLADIĞI YER
Sümeyra ÇELİK
"Sözden çok imajları tercih ettiğimizde daha az insan oluruz” der J. Ellul. İmajlar çağı, sözün mucizesini görselin hegemonyasına bıraktığından beri insan azalmaya devam eden taraftadır. Bu basit bir taht değişimi gibi gözükse de insanın hayatına doğrudan etki etmiştir. Bu tercihle insan; varlığı işiten, özümseyen ve varlıkla iletişim içerisinde olmayı terk eden biri haline gelmiştir. Kendisine dayatılan, dikte edilen görselin egemenliğine bir başka deyişle imajların hapishanesine gönüllü olarak girmiştir. Üstelik buna başka kılıflar bularak.
Görsel çağ da denilen günümüzde görüntüler, insan idrakine ve kavram dünyasını keskin sınırlar çizer. Görünür olmak, göstermek ve gösteriş yapmak gibi birçok problemi beraberinde getirerek yapar bunu. Görme, insanı dünyanın merkezine yerleştiren bir yetidir. Böylece kişi nesneleri kendi konumuna göre yerleştirir ve görür. Bu duruma vizyon kamerası denilebilir. Örneğin karanlık, görmeye engel olduğundan merkezden insanı alır. Dolayısıyla görme, görülen şeyin hükümranlığına girme ve tek taraflı bir görüşün ilk adımıdır. Görülen şey yaratılmışların düzeyine, somut gerçekliğe aittir. Tek başına soyut manalar içeremez ve muhayyile dünyasına pencere açamaz. Görme engeli ortadan kalkan insanların ilk etapta gördükleri şeyleri anlamlandıramaması hatta nesnelere önce dokunarak hissetmeyi seçmesi buna örnek verilebilir.
Görme biçimlerinin etkilediği pek çok alan vardır. Görüntü sosyal medyadan tüketim kültürüne zihin kodlarından kişilik skalasına kadar çok geniş bir alanda tek tip insan oluşturmayı kolaylaştırır. Dahası görüntü, kontrol ve gözetim toplumu olma noktasında kendi sermayesini oluşturur. Yani görselin hâkimiyeti herkesin her şeyi aynı şekilde görmesini ve anlamlandırmasını hedefler. Herkes aynı rengi, aynı içeceği, aynı duyguyu ve aynı açıyı görür. Çünkü görüntü hayal dünyasına ket vurmuş, zihni sabitler gösterilenin ötesine geçmede zorlanmıştır. Bütün bunlar görselin esasında tek boyutlu/taraflı dayatılan bir olgu olmasının sonucudur. Çünkü görme insanı düşünmekten kurtarır. Günümüzde ise her şeyi gösterip hiçbir şey görmemeyi sağlayan bir görsellik söz konusudur.
Buna karşılık söz çok anlamlıdır, az ya da çok bir bilinmezlik içerir. Anlama ve yorumlama gerektirir. Yani söz çift taraflı bir yetidir. Konuşan ve işitenin karşılıklığına bağlıdır. Söz işitmenin hinterlandındadır ve işitmede herkes dolayısıyla öznedir. Söz dönüşen, şekillenen, anlam kazanan veya anlamı değişen bir canlılığa sahiptir. Mekân ve zamandan doğrudan etkilendiği gibi söyleyen ve dinleyene göre de farklılıklar gösterir. O yüzden söz canlı, dinamik ve devingen bir yapının esas aktörüdür. Sözlerin kıyafeti olarak ses ise söze cisim katan formun adıdır. Ses rengi, bütün seslerin parmak izi gibi ayrı ayrı ve biricikliği ise söze daha da ehemmiyet katan bir konudur. Söz hakikatin aktarımıyken imajın/görselin hakikatle hiçbir bağı yoktur. İlahi vahyin sözlü aktarımı bunun tam örneğidir. Kelamullah Allah’ın sözüdür. Yani bütün sözler Allah’ın kelamından başlar. Vahyin muhatabına vahyin sahibi tarafından gönderilmiş hakikat, söz formundadır. İki taraflı bir iletişim örneğidir. Vahyi gönderen ve vahyi dinleyen karşılıklı sözün içindedir. Kastedilen mana vahiyle muhataba aktarılır ve muhatap bu söze dünyasında cevap verir. İşte bu karşılıklılık söze tahtını veren kısımdır. İlahi kelamın söz yoluyla gerçekleşmesi bu tahtı sonsuza kadar muhkem kılar.
“Söz uçar yazı kalır.” söylemi buraya kadar anlattıklarımızı şu yönüyle açıklar. Yazı sözlerin imaja dönüşmüş şeklidir. Yani yazılanlar düşüncelerin veya sözlerin metinsel aktarımıdır. Dolayısıyla kısır ve sabit bir şekilde metin üzerinde vardırlar. Ancak sözler konuşulduktan sonra uçup gitmelerinden dolayı canlı ve anlamlıdırlar. Her söz kendi canlılığını sonsuza kadar yeni yeni anlamlar ekleyerek sürdürebilir. Bu bağlamda sözler ölmez diyebiliriz. Ayrıca söz, insanı özgürleştiren bir yapıya da sahiptir. Dua sözdür, tövbe sözdür, istiğfar sözdür, şükür sözdür. Bütün bunlar Allah ile bağ kurma adına söylenen sözlerdir. Bu bağ; sözlere Yaradan’ın cevap vereceğine inanma hissi katarak yapılan eylemdir. J. Ellul, inancın münhasıran işitmeyle ortaya çıktığını ve mutlak olarak insanın gördüğü şeyden doğmayacağını söyler. Delil ve gördüğümüz şey bizi bir güven ve inanç ilişkisinden koparır ve “Tanrı görülemez, ancak işitilebilir.” diye ekler.
Bütün bunların yanında söz; çok ve boş konuşma seçeneklerine indirgendiğinde yıkıcı etkiye sahiptir. Her şeyin çoğu zarar ilkesinden hareketle söz kalabalıklığı yahut lakırdı diye tanımlanan anlamsız ve amaçsız sözlerden bir fayda mülahaza edilemez. Bu tür sözler hiçbir şey söylemez. Yani hiçbir şey söylemeden çok şey konuşanların sıklığı, insanlığın azalmasıyla doğru orantılıdır. Burada gevezeliğe sözün intiharı diyebiliriz. Görüntü diktesinin yanında sözün olumsuz formu hiçbir şey söylemeden konuşmayı çoğalmasını sağlamıştır. Aynı zamanda; çok konuşan ama hiçbir şey söylemeyen sözler kanser hücresi gibi yayılma eğilimindedir. Esasında bir şeyin faydalı olması yararlı olmasıyla alakalıdır. Söz de kendini ifade etme biçimlerinden biri olduğu için bu ifadenin bir yarar sağlaması; ifade kelimesinin etimolojisi ile bağlantılıdır. Faydası olmayanın ifadesi gereksizdir. Sözün kanserli hücresi diye tarif edebileceğimiz gürültü ya da malayanilikte muhatap yine aktiftir. Ancak bu aktiflik fayda verir nitelikten arındırılmıştır. Kendini ifade etmenin bu kadar önem kazandığı günümüzde susmak veya sessiz kalmak da olumsuzluk içerir hâle gelmiştir. Hâlbuki sözün faydasızından veya sözün kıymetinin bilinemeyeceği yerlerde israfından kaçınmak gerekir. Sözün israfı ister olumlu formda (gevezelik) veya olumsuz formda ( kıymetinin bilinmemesi) olsun canlılığı itibarıyla yıkıcılığını sürdürür. Gerçeği yansıtmadığını bildiği hâlde şahsa karşı yapılan bir ithamın kişiyi üzmesi buna örnek gösterilebilir. Ya da olumsuz eleştirilerin; söyleniş şekli ve tınısının moral-motivasyon açısından rahatsızlık vermesi de aynı sebeptendir. Çünkü ses canlıdır, yapıcı ve yıkıcı etkiyle cemdir.
Kadim kültürlerin pek çoğunda söze hürmet esastır ve sözlü gelenek yaygındır. Sözün senet kabul edilmesinden tutun savaşı ve barışı taşıyan kilit bir konumundan bahsedilmesi, üzerinde yaşadığımız topraklara yabancı cümleler değildir Poetik ve politik dünyanın merkezinde yine sözün gücü mevzubahistir. Kültür coğrafyamızda sözlü aktarımın sayısız örneklerine rastlanır. Söze muhatap olmak ya da sözlü kültüre muhatap olarak büyümek gönül dünyasını çiçek tarlası diye kullanmak gibidir. Çünkü söz âdeta bir tohum gibi tasavvur dünyasında ekilir, işitmenin verdiği karşılıkla yeşerir ve filizlenir. Bütün bunlar olurken kişinin kendisi bütün süreçlere dâhildir. Kulağından giren sözün nerede makes bulacağı âdeta belirlenmiş bir rota gibi hangi hakikate karşılık geleceği bellidir. Çünkü sözün canlandırma/yeşertme özelliği vardır. Bazı insanları dinlemenin insanda oluşturduğu şifa hâli böyle açıklanabilir. Yine insanın bazı sözleri duymaya olan ihtiyacı sözün hayati önemi haiz durumunu açıklar.
Sözün tekrarı bir tazelenme ameliyesidir. İnsan, kulağı ve ağzıyla bu tazeliğe talip olur sonrada gönül ve zihin bu tazeliğin coşkusuna varır. İşte bu coşkunun varlığı sözü yeniden ve yeniden tekrarın durağına getirir. İlahi kelamda tekrar edilen sözlerin zaman, mekân ve zeminin değişimiyle muhatabın tasavvur dünyasında yeniden var olması da buna örnektir. Her tekrar birbirinden farklı ve biriciktir. Hiçbir tekrar birbirine benzemez. Aynı nehirde ikinci kez ıslanmanın mümkün olmaması gibi.
Bugün geldiğimiz noktada mekanik ses, sözün yerine konumlandırılmaktadır. Teknik ses ile bireyler kitleleştirilerek özne olma pozisyonlarından soyulmak istenmektedir. Teknik ile hapsedilen ses ile birlikte sözünde canlılık alameti kaybolur. Canlı performansı dinlenen ses sanatçılarının kayıtlardakinden farklı olması burada söylediklerimizi anlatır mahiyettedir. Dolayısıyla teknik ses karşılıklılık ilkesinden yani işitenin muhataplığından arındırılmıştır. Sözü mekanik ses ile tahakküm altına alma çabası beyhudedir. Teknik olarak mümkün olan bu çaba fıtri olarak insana bir şey demez. Hiçbir şey sözü parmaklıklar arkasında tutamaz. Sözün canlılığı ve akışkanlığı buna müsaade etmez. Dolayısıyla mekanik bir ses ile dinlediği ninni bebek için bir var olma türküsü olamayacaktır. Dahası bu mekanik söz tanıdık değildir. Çünkü burada söz mekanik bir sese indirgenmiştir. Mekanik ses ise sözün yeşertme, şifa verme ya da iyileştirme özelliğinden yoksundur. Teknik ses, yabancı dil gibidir. Bir yabancı dili konuşmayı öğrenen o dilin zihniyetini de eş zamanlı öğrenir. Çünkü dil kişiyi olduğu şey yapar. Mekanik seste zihniyeti kendi alanına taşır ve her şeyi bir makine gibi ele almak ister.
Günümüz dünyasında bir sonuç olarak söz baskı altına alınmıştır. Sözün anlaşılır veya anlamlı olması bir mesele olmaktan çıkartılmıştır. Görselin hegemonyası altında insanlar her şeyi görmek ve gösteri toplumuna dâhil olma seçeneğine mahkûm edilmiştir. Ancak sözün başladığı yere geri dönebilenler bu hapishaneden kurtulabilir.