SON KALEMİZ
AİLE
Rümeysa OĞUZ
Zaman, büyük yapıları yıkar. Medeniyetler çöker, sistemler sarsılır, ideolojiler hükmünü yitirir. Ne var ki bazı şeyler, sadece dışarıdan gelen darbelerle değil, içten içe çürüyerek yıkılır ve yok olur. Tüm bu başkalaşım ve dönüşümün membaı elbette ki insandır. Zira toplumu da medeniyetleri ve ideolojileri de insanoğlu inşa etmiştir. Bu inşayı yaparken ortak bir saik mevcuttur: Birlikte yaşamanın daha konforlu ve kurallı yolunu belirleyerek sürdürülebilir ortak bir hayat ortaya koymak. Çünkü insanlar zaman zaman yalnızlık arzusunda olsalar dahi kolektif bir yaşam sürmeye meyyaldir. İşleri daha kolay yürütmek de insani münasebetlerin neticesi olarak ortaya çıkar.
Toplum, tarihsel gelişim içinde aynı toprak parçası üstünde birlikte yaşayan ve ortak bir uygarlığı olan, temel çıkarları sürdürmek için iş birliği yapan insanların oluşturduğu yapıdır. En yalın hâliyle ilkokulda iken öğrendiğimiz bu tanımın ardından zihnimiz hemen başka bir kavramın da tanımını ortaya koyar: Aile. Çünkü aile, toplumun en küçük birimi olarak kabul edilir ve toplumu ailesiz, aileyi de toplumsuz düşünmek pek mümkün değildir. Ve zamanın bütün yıkıcılığına, değişen onca ideolojiye, devlete, medeniyete inat; aile hep orada, durduğu yerde durmuş, en sağlam kale, sığınılacak en güvenli liman olarak toplumun çekirdeği olma görevini ifa etmiştir.
Ne var ki genelgeçer yargılarla buraya kadar ele aldığımız iki kavramın son cümlesinin şu şekilde bir değişim geçirdiğini üzülerek idrak ediyoruz son günlerde: Zamanın bütün yıkıcılığına, değişen onca ideolojiye, devlete, medeniyete inat; aile hep orada, durduğu yerde durmuş, en sağlam kale, sığınılacak en güvenli liman olarak toplumun çekirdeği olma görevini ifa etmiş-ti. Etmişti, evet. Üzülerek ve kaygıyla izlediğimiz çağımız insanı için aile kavramı giderek değersizleştirilmeye başlanan bir kurum, anlamı azalan bir mefhum hâlini almaya başladı. Burada durup kendimize şunu sormakta fayda var: Bize ne oldu böyle?
Bu sorunun tek yanıtı yok şüphesiz. Üstelik binlerce yıllık bu kavramın öneminin azaltılmasını bir cevaba dayandırmak da yeterli olmaz. Fakat işe yaşadığımız çağdan başlamak, sorunun kaynağını bulmak için faydalı olabilir pekâlâ. Malumunuz dijitalin aklımızın sınırlarını zorladığı, olabildiğince hızlı bir çağda yaşıyoruz. Uzakları yakın eden teknolojiler, insanın hayallerine gelmeyecek yenilikler almış başını gidiyor. Bu hızın içerisinde insan da olduğu hâlde kalamıyor, başkalaşıp çağa ayak uyduruyor. Ancak koşulsuz ve sorgusuz bir kabullenişle kucak açtığımız yenilik, bir uzvumuzu iyileştirmek için içtiğimiz hapın, yan etkisiyle başka bir uzvumuzu hastalandırması gibi onarırken bir yandan da örseliyor.
Yaşadığımız çağ, tabiri caizse yalnızlığı kutsamış, insanı da makinelere bağlı bir hâle getirmiştir. Bugün modern insan, bireyselliği bir kurtuluş gibi görüyor. “Kendi hayatını yaşa”, “kimseye hesap verme”, “önce sen” gibi ifadelerle örülmüş bir özgürlük anlatısı her yeri sarmış durumda. Oysa bireysellik, sınırlarını kaybettiğinde bencilliğe, yalıtılmışlığa, hatta köksüzlüğe dönüşüyor. Bir insan ne kadar güçlü olursa olsun, kendini anlamlandıracağı bir bağlamı yoksa savrulmaya mahkûm oluyor. Teknolojinin kolaylıkları dışarıyla bağımızı olabildiğince kesip diğer insanlarla ünsiyetimizi asgari düzeye indirmişken maalesef sıra en önemli bağımıza yani ailemize gelmiş görünüyor. Bu noktada tarihî süreçte geçirilen onca değişime karşı sağlam şekilde kalmayı başarmış aile kurumu toplumun özü ve çekirdeği olmaktan hızla uzaklaşıyor.
Hâl böyle olunca kendimize ailenin ne olduğunu yine ve yeniden hatırlatmak gerekiyor. Aile, yalnızca aynı çatı altında yaşamak değildir. Aile, her sabah aynı sofraya oturmak, biri olmadığında yokluğunu hissetmek, sevinci de kederi de bölüşmektir. Aile, herkesin kendi odasında ama aynı yürekte yaşadığı yerdir. Anlam, sadakat, aidiyet, sabır, özveri, affetmek ve yeniden başlamak… Bunların hepsini ilk olarak ailede öğreniriz. İnsan, burada sınanır; burada olgunlaşır.
Bir çocuğun dünyaya “merhaba” dediği ilk yer, annesinin kucağıdır. O kucak, sadece bir beden değil; şefkatin, güvenin, korunmanın, yani insan olmanın ilk tecrübesidir. Babasının sesiyle tanışır sonra. O ses, ilk defa dünyanın sadece kendisinden ibaret olmadığını fısıldar. Kardeşleriyle kavga eder, barışır. Bu barış, bir gün hayatla da barışmanın alfabesini öğretir ona. Bir olmayı, birlik olmayı, sarılmayı, kavgayı ve savrulmayı ailesiyle öğrenir insan. Ve bu öğrendiğiyle şekillenir, kendi benliğini inşa eder. Kişinin, olaylara karşı geliştirdiği tavır, problemlere yaklaşımı, iyiliğe yahut kötülüğe karşı durduğu yer yani kendisi ve kendiliğini oluşturan tüm etmenlerin tohumu ailesiyle atılır. Orada yeşerir, filizlenir ve toplumun içine karışan birey, bir fidanın gelişip serpilmesi gibi şekillenir.
İçinde yaşadığımız çağ, bireyin haklarını ve özgürlüğünü öyle ön planda tutuyor ki birlik ve beraberlik bu bencilliğin içinde hapsolup görünmez oluyor. Bireysellik elbette kıymetlidir ancak kolektif olmanın onurunu yitirdiğimizde, sadece “ben” kalır geriye. Oysa insan “biz” diyebildiği ölçüde derinleşir. Yalnızca kendi menfaatini düşünen değil ailesi için fedakârlık eden, anne babasının yükünü alan, eşinin acısını kendi yüreğinde hisseden biri; insan olmanın asıl tadına varır. Üstelik sözü edilen bu iş bölümü, bu basit paylaşım insanı duyarlı yapan, toplumu inşa eden, farkındalığı besleyen önemli etmenlerdendir. Çünkü aile yalnız aynı çatı altında yaşamanın değil gerçek manada birlik olmanın en temel öğretisini yaşatarak öğretir insana.
Birlikte olmak kolaydır. Ama birlikte kalmak irade ister. Aile, işte bu iradenin adıdır. Paylaşmanın, tahammülün, anlayışın ve vefanın mekânıdır. Dış dünyanın çalkantısında bir sığınaktır. Aile demek, aynı zamanda hatırlamaktır. Nereden geldiğimizi, kim olduğumuzu, neye değer verdiğimizi hatırlamak. Aile, insanın hafızasıdır. Bu sebeple aile yıkıldığında sadece insanlar değil toplum da çürür. Çünkü aile, toplumu ayakta tutan hücredir. Bugün artan yalnızlık, depresyon, sosyal yabancılaşma, hatta kimlik krizleri... Bunların çoğunun kökeninde aile kurumunun zayıflaması vardır. Aile, geçmişle gelecek arasında bir köprüdür. Dede ile torun aynı sofrada oturabildiğinde, zamanın ruhu kesintisiz akmaya devam eder. Eğer bu bağ koparsa geçmiş unutulur, gelecek ise sadece bireysel hedeflerin, tüketim alışkanlıklarının gölgesinde şekillenir. Oysa aile tarihin, inancın, hikâyenin, terbiyenin taşıyıcısıdır.
Bugün aileyi sadece bir “organizasyon” gibi görüyoruz. Oysa aile, duygusal ve ahlaki bir yapıdır. Ailede herkes bir diğerinin aynasıdır. Anne çocuğunun sabrını, çocuk babasının dirayetini, eşler birbirinin merhametini çoğaltır. Bunlar kaybedildiğinde sadece bir ev değil bir dünya yıkılır. Çünkü ev bir mekân ama aile bir anlamdır. Ve anlamı olmayan insan her işi yapma hakkını kendinde görür. Neticesinde ise sorumsuz, amaçsız, duyarsız bireylerin etrafta dolandığından, toplumun çürüdüğünden, artan kalabalığa rağmen yalnızların çoğaldığından dem vururuz hepimiz. O hâlde şunu sormalıyız kendimize: Birlikte vakit geçirdiğimiz ama birlikte hissetmediğimiz insanlar arasında mı yaşıyoruz? Çocuklarımızla aynı çatı altında mıyız yoksa sadece aynı wi-fi’a mı bağlıyız? Gerçekten “Bir aile miyiz?”
Aynı masada birbirimizin gözleri yerine ekranlarımıza baktığımızı; odadan odaya mesajlaştığımızı, oturup sohbet etmek, birlikte gülmek yerine aynı evde olmamıza rağmen sosyal medyadan komik videoları birbirimize attığımızı düşününce bu sorunun cevabı ortaya çıkıyor maalesef. Evvela bizliğimizi kaybedip bireyselliğimize sarıldık hepimiz. Ancak korkarım ki bu sarıldıklarımız da kof bireysellikler. Birlikte olmaktan uzak, değerlerimize yabancı, geçmişten bihaber, gelecek hedefi olmayan “bireyler” yani bizler, ülküsüz ve amaçsız olarak günü tüketmekten başka bir şey yapmıyor gibiyiz. O hâlde bütün bu tabloya bakıp evvela kendimize “dur” demeliyiz. Dur, demeli ve ailenin ne denli önemli olduğunu yeniden idrak ederek kendimizden önce sevdiklerimize sarılmanın kıymetini yeniden idrak etmeliyiz.
Çünkü aile, sadece dünün değil yarının da teminatıdır. Evet, zaman değişiyor. Evet, değerler dönüşüyor. Ama insana dair en temel ihtiyaçlar baki kalıyor: Sevilmek, anlaşılmak, korunmak, ait olmak... Bunları insana sağlayacak yegâne kurum ailedir. Mehmet Akif’in dediği gibi: “Biz gayesiz bir fikir ile her şeyi yıktık. Yıkılmayan bir aile kaldı... Fakat Allah korusun, eğer aile yıkılırsa katiyen bir daha düzeltilemez.” Bu sözün altını bugün daha kalın çizmeliyiz. Çünkü aile kurumu yıkılırsa; yıkılan sadece bir bina olmaz, yıkılan, insanın içindeki ev olur. Ve insan, içinde yaşayacak bir ev bulamazsa her yerde yabancıdır.