SÖMÜRGECİLERİN KORKULU RÜYASI EBU’L-KELAM AZAD
Koray ŞERBETÇİ
1857 yılında Hindistan’da İngiliz sömürgeciliğinin egemen gücü olan Britanya Doğu Hindistan Şirketi’nin yönetimine karşı büyük bir ayaklanma başladı. Sipahi isyanı olarak bilinen bu ayaklanmada bir aile, İngilizlerin zulmüne daha fazla dayanamayarak Hicaz’a doğru göçe koyuldu. Mekke’ye yerleşen bu ailenin, orada bir çocukları dünyaya geldi. Bu çocuk, XX. asrın Müslüman öncü kişiliklerinden birisi olan ve Ebu’l-Kelam Azad olarak ünlenecek Muhyiddin Ahmed idi.
Bir öncünün yetişmesi
Ebu’l-Kelam Azad, Mekke’de iken ilk eğitimine burada başladı. Ama aile Hindistan’a döndükten sonra da çevredeki en iyi hocalarla eğitimini sürdürdü. Çok uzun yıllar alan medrese eğitimini on altı yaşında tamamladı. Bu eğitiminin yanı sıra babasının önayak olmasıyla felsefe, matematik ve mantık okudu. Kendisi Arapça, Farsça, Türkçe ve İngilizceye vâkıf oldu.
Ebu’l-Kelam Azad, eğitimine devam ederken Hindistan toplumunu da detaylı bir şekilde gözlemledi. Özellikle İngiliz sömürge idaresine karşı toplumu bilinçlendirmek için çok küçük yaşlarda yayıncılık faaliyetlerine yöneldi. Bu faaliyetlerinin başlangıcında, 1912 yılında “Al-Hilal” dergisini çıkardı. Kısa zamanda oldukça ilgi gören bu dergi, daha sonra durumdan rahatsız olan İngiliz sömürge idaresi tarafından kapatıldı.
Sömürgecilere meydan okuyan fikir adamı
Ebu’l-Kelam Azad, kaleminin gücünü fark edenlerin tüm yıldırma çabalarına rağmen yeni yayınlarla sömürgeciliğe karşı mücadelesine devam etti. Âdeta İngilizler ile köşe kapmaca oynadı.
Eğitimli Müslüman kesim tarafından teveccüh gören Aligarh hareketinin İngilizlere gösterdiği sadakate karşı çıkarak zihinleri İttihad-ı İslam lehine çevirme konusunda önemli bir yol aldı. Azad’ın Osmanlı halifesini destekleyen tutumunun geniş bir kesime yayılmasından endişelenen İngiliz otoriteleri önce kendisini hapse attı ve ardından Kalküta’ya sürgüne gönderdi.
Uzun süren hapis hayatından sonra 1920 yılında serbest kaldı. Özgürlüğe kavuştuktan sonra direnişçi kimliğiyle çalışmalarına aynı hızla devam etti. Hindistan Hilafet Hareketi’ne katılan Azad, bu hareketin en önemli fikir adamlarından biri oldu.
Azad için en önemli sorun Müslümanların birlikte hareket etmemesiydi. Bu konu üzerine düşündü ve kendi iç hesaplaşmasını şu sözlerle dile getirdi: “Beni sıkıntıya sokan ilk şey, değişik Müslüman mezhepler arasındaki bu denli farklılıklardı. İki üç yıl bu sıkıntı devam etti ve şüphelerime çözüm bulmak için yandım tutuştum. Bir safhadan diğerine geçtim ve öyle bir an geldi ki ailemin ve aldığım eğitimin bana dayattığı tüm bağlar çözüldü. İçtimai âdetlerin getirdiği tüm bağlardan kurtulduğumu hissettim ve kendi yolumu çizmeye karar verdim. İşte bu anda, artık tevarüs ettiğim inançların beni bağlamadığını göstermek için kendime Azad (hür) müstear ismini takmaya karar verdim.”
Azad’ın Müslüman fikir adamı olarak hareketinin eksenine aldığı konu halifelikti. O, halifeliği ruhani bir makam olarak değil, dünyevi bir liderlik olarak tanımladı. Azad’a göre Müslümanların her zaman bir halifeye ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaç tüm Müslüman ülkelerin emperyalizme karşı ortak hareket etmelerini sağlayacaktı. Birlik olarak hareket eden Müslümanların hiçbir Müslüman beldeyi yabancı devletlerin eline bırakmayacağını, Kudüs’ten asla vazgeçemeyeceklerini, yabancı devlet ordularında savaşamayacaklarını savundu.Hindistan Hilafet Hareketi içerisinde tüm dünyaya karşı bu ilkeleri ortaya koymaktan çekinmedi.
Ebu’l-Kelam Azad’ın yaşadığı yıllarda Hindistan, siyasi çalkantılar içerisindeydi. Azad, İngilizlere karşı ortak bir mücadele vermek için 18 Ocak 1920’de Gandi’yle buluşmasını gerçekleştirdi. Mahatma Gandhi ile tanışan Azad, onun İngiliz hâkimiyetine karşı başlatmış olduğu pasif direniş hareketine katıldı ve İngiltere’ye karşı boykot kararı aldı.
Mahkeme salonlarında mücadele
Öncü bir Müslüman fikir adamı olarak Gandhi ile birlikte başlatılan pasif direniş eylemleri sebebiyle tekrar tutuklandı ve iki yıl hapse mahkûm edildi. Bir süre sonra İngilizler tutukluları serbest bırakmaya başladı. Fakat İngiliz hükümeti olayda büyük etki gösteren Azad’ı serbest bırakmadı. İngilizlere karşı ilişki koparma tavrını benimseyen Azad, bu olaydan dolayı baskı gördü. Bu seferki mücadele alanı mahkemelerdi. Yargılanması sırasında yaptığı, kendisine büyük bir saygınlık kazandıran savunma, Hindistan siyasi tarihinin en seçkin örneklerinden biri oldu.
Azad, İngiliz mahkemelerinin önündeki savunmasında sözüne şöyle başlıyordu:
“Mahkeme karşısında konuşmamaya azmetmiştim. Çünkü bu mahkemeden bizim herhangi bir ümidimiz, bir talebimiz ya da bir şikâyetimiz yoktur. Bu mahkeme, yolumuzun üzerinde duran bir aşama olduğu için ister istemez buraya geliyoruz. Yoksa buraya uğramadan hapishaneye girmemiz gerekirdi.”
Azad’ın mahkemede kararlı duruşu İngiliz otoritelerini afallattı. Sömürgeciler, yıldırmak şöyle dursun onun, daha da kesin bir mücadele vermesini önleyemediler. Asıl amaç onu mahkûm ederek direnişi zayıf düşürmekti. Eğer Azad baskılar karşısında fikirlerini inkâr ederse düzenin hâkimiyetini kabul edecekti. Ancak Azad bu konuşmaları inkâr etmedi. Aksine mahkemeye çekinmeden şöyle haykırdı:
“Hükümet beni ‘ihtilal’ ile itham ediyor. İhtilal ne demektir? Bunu anlamak isterim. İhtilal, acaba bizim henüz başarıya ulaşamayan teşebbüslerimiz midir? Şayet ihtilal bu ise ben de bir ihtilalciyim. Karşınızda bulunuyorum. İsterseniz beni cezalandırın. Fakat iyi bilin ki bizim teşebbüslerimiz başarı ile neticelendiği zaman sizin ihtilal diye adlandırdığınız hareketler, hürriyet uğrunda cihat olarak adlandırılacaktır.”
Azad’ın bütün bu eğilip bükülmez duruşu Müslüman kimliğinden ileri geliyordu. O, zulme karşı dururken evrensel bir çerçeve çiziyor ve bu çerçeve içinde Müslüman kimliğinden zerre kadar ödün vermiyordu. Bu duruşunu mahkemedeki şu sözleriyle apaçık bir hâle getirecekti:
“Hindistan’da emperyalizmin özgürlükle mücadelesi başlamıştır. Zalimlere göre hak ve özgürlük arzusu bir cinayet, bunları savunanlarsa katildirler. Bu itibarla işte mahkemenin ve hükûmetin huzurunda açıkça ilan ediyorum: Ben bu cinayeti işledim! Hükûmet bilmiyorsa bilsin! Bu cinayetin tohumlarını bütün milletin gönlüne ektim. Bu tohumları yerleştirmek için bütün hayatımı vakfettim. Hindistan’da bu işi yapan ilk Müslüman olmakla da iftihar ediyorum.
Biz Müslümanız! Müslüman olduğumuz için de Kur’an-ı Kerim bize yeter. Kur’an’ın bize öğütlediğine göre yaşama hakkına en çok layık olanlar, yaşama şartlarını hazırlayanlardır. Bu ilahi kanun, maddi varlıklar için geçerli olduğu gibi inanç ve ameller için de geçerlidir. Yapılan iyi işler kalıcı olup semere verir. Kötülüklerse boşa giden bir çalışma olarak kaybolur gider. Bana en ağır cezayı veriniz. Çünkü siz hakkımdaki cezayı verirken bana acırsınız. Oysa ben verdiğiniz cezayı dinlerken en küçük bir endişe duymayacağım.”
Bağımsızlık savaşçısı
Hindistan bağımsızlık hareketinin önde gelen isimlerinden birisi hâline gelen Azad, daima Hindularla omuz omuza İngilizlere karşı birlikte mücadele vermeleri gerektiğini savundu. Azad, kültürel ve dinî olarak çoğulcu, bölünmemiş fakat federal yapılı Hint milleti siyasetini öngören Kongre politikasına sadık kaldı. Bu yapıcı fikri onu, bağımsızlık mücadelesinin âdeta lokomotifi sayılan Hindistan Kongre Partisi’nin başkanlığına taşıdı. Bu göreve 1940’ta ikinci defa seçildi ve 1946’ya kadar bu görevde kaldı. Ancak bu sürenin üç yılı (1942-1945) yine hapishanede geçti.
Hayatının on yıldan fazlasını hapiste veya gözaltında geçiren Azad, Hindistan bağımsız olunca Jawarharlal Nehru’nun kabinesinde Hindistan’ın ilk eğitim bakanı olarak önemli bir görevi yerine getirdi.
Azad, fikrî çizgisinden hiç sapmadı. Hindistan’ın bütününe egemen tek biçimli bir devlete karşıydı. Hindistan’da toplumun dinî ve millî değerler noktasında gruplaştırılmasını şiddetle eleştirmiştir. Bağımsız olan Hindistan için zayıf bir merkezî yönetim ve diğer bütün konularda yetkili yerel bölgelerle birlikte federal bir anayasa önerdi. Azad’ın savunduğu birleşik millet teorisindeki amacı Hindistanlı Müslümanların gelecekte zarar görmeden varlıklarını devam ettirebilmeleri düşüncesiydi.
Hindistan’ı terk etmek isteyenlere karşı Delhi Cuma Mescidi’nden yaptığı konuşmada, “Ey Müslüman kardeşlerim! Tac Mahal, Cuma Mescid, Kırmızı Kale, Kutub Minâr gibi ataların mirasları sizlere seslenmektedir. Atalarımızın bu eserlerini kime bırakıp kime teslim edip gidiyorsunuz? Asla gitmeyin!” demiştir.
Azad’ın Kur’an’a yaklaşımı
Azad’ın İslami anlayışı, Kur’an’ı nasıl ele aldığıyla bağlantılı bir konuydu. Zira Kur’an, Azad’ın düşüncesinde merkezî bir yer tutuyordu. Hayatı boyunca meseleleri çözümlemede Kur’an’ı âdeta bir pusula olarak gördü. Onun bu konuda karşı çıktığı en önemli nokta Kur’an’ı anlamada ortaya çıkan yetersiz ve çarpık yorumlardı.
O, bunu gidermek için iki soru sordu ve karşılığını Kur’an’da aradı.
Bu sorular şunlardı:
1. İslam yahut bir Müslüman, var olduğu şekliyle siyasete nasıl yaklaşmalıdır?
2. Önce Hindistan’da ve daha büyük çapta dünyada diğer din mensuplarıyla ilişkilerde Kur’an bize ne söylemektedir?
Azad’a göre Kur’an’ın asırlardır ilan ettiği temel mesaj aynıdır. Zaman içinde ve kendi çıkarını ön planda tutan politika ve akımların aleti durumuna düşürülerek muğlaklaştırılmıştır. Oysaki asırlar boyu her kıtada tekrarlanan ve sonunda eşsiz ifadesini Kur’an’da bulan gerçek vahiy sade, tek, manevi mesajıyla anlaşılmalıdır.
Azad öncelikle Kur’an’ın kendi kendini tefsir etmesini ister. Kur’an mesajının, kendine yabancı yorumların puslu örtülerinden kurtarılmasını arzu eder. Onun yaklaşımına göre Kur’an’ın mesajı, insanın tabiatına, kişinin kabiliyetlerine, duygularına, bilincine doğrudan hitap eder. Böylece insan kendisini ve kendini çevreleyenleri hakkıyla araştırıp anlayabilecek yöntemi Kur’an’da bulabilir.
Bırakılan iz
Azad, XX. asır İslam ve Hindistan tarihinin en önemli simalarından birisidir. Kullandığı “Azad” lakabı, onun düşüncesinin özeti gibidir. O sadece Hindistan’ı düşünmez, aynı zamanda mazlum milletlerin hürriyet mücadelelerini de bayraklaştırır. O, hem Osmanlı Devleti’ni ve hilafetini cesaretle desteklemiş hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hararetle alkışlamıştır.
22 Şubat 1958’de ölen Ebu’l-Kelam Azad, ardında mücadele dolu bir hayatın yanı sıra pek çok kitap bırakmıştır. Bir bağımsızlık savaşçısı olarak Hindistan’ın en saygın üniversitelerinden biri olan Camia-i Milliye-yi İslamiye Üniversitesinin de kurulmasında öncü rol oynamıştır. Ölümünden sonra Hindistan’ın en büyük nişanı olan “Bharat Ratna” ile şereflendirilen Ebu’l Kelam Azad, eğitim mücadelesinde öyle bir sembol olmuştur ki doğum günü olan 11 Kasım hâlen Hindistan’da “Ulusal Eğitim Günü” olarak kutlanmaktadır.
Müslüman fikir adamı olarak yaşayışı ve dinî düşüncesiyle Hindistan’a öncülük eden Azad, manevi ve onurlu bir duruşun bütün topluma yansıması için âdeta bir ömür vermiştir.