ŞIVGALARIM KIRDILAR
Bahtiyar GÜL
Aradılar, bir tenhada buldular
Yaslandılar, şıvgalarım kırdılar
Yaz bahar ayında bir od verdiler
Yandım gittim, ala karlı dağ iken
Karacaoğlan
Dedemi suskunluğu öldürdü. Bunu geç anladım. Elma ağacının sürgünlerindeki çiçeklere bakıp anılarımı didikleyince bazı şeyleri ancak fark edebildim. Ölümün işaretleri ortadadır fakat insan göremez. Bazen gözünüzün önündeki eşyayı arayıp bulamaz, dönüp dolaşırsınız, bir durup sakinleşince aradığınızın ulu orta yerde olduğunu görürsünüz. İşte öyle belliydi dedemin ölümü. Ölen kişinin ardından birisi, onu rüyamda gördüm, der; birisi, benimle ölecek gibi vedalaştı, der; biri, yüzü güzelleşmişti, der… Hepsi hikâye. Ölüm açıkça gelir. Ama bu geliş öyle bir tabiilikle hayata karışır ki hiçbir şey anlaşılmaz.
Dedem uzun zamandır kapının önüne çıkmamıştı. Bu bir işaretti. Sandalyesini bahçeye çevirmemiş, karşıdaki dağ kavaklarına dalıp gitmemiş, kucağındaki kara kediyi okşamamış, yanına gelenlerle iki kelamdan fazla konuşmamıştı. Odasındaki koltuğuna oturup dalları pencereye uzanan armut ağacına bakmıştı. O sene meyvelerin çiçeklerine don vurmamıştı. Dallar armuttan yere eğiliyordu. Dedem hiçbirine dokunmamıştı, hâlbuki en sevdiği meyve armuttu. Bunları düşününce dedemin ölüme hazırlandığı ya da ölümün dedemi hazırladığı apaçıktı.
Dedemin parmaklarından ikisi küttü. Sol işaret ve başparmağı. Ormanda ağaç keserken elini hızara kaptırmıştı. Annemin anlatmasına göre ne ah vah etmiş ne sızlanmış hatta parmaklarının kopmasına aldırmayarak çalışmaya devam etmiş, ne kadar ısrar etseler de hastaneye gitmemiş, böylece parmakları küt kalmıştı. Bu eksik parmaklara hiç aldırmadığını düşünürdüm. Parmakları ağaçlara çok yakışırdı çünkü. Köylünün hımış dediği birçok evi, serenderi bu mahir eller yapmıştı sonuçta. Bizim evin taşıyıcı ağaçlarına, araya doldurulmuş kerpice, sağlam bir şekilde evin temelindeki taş duvara baktığımda dedemin elleri aklıma gelirdi. Dizlerindeki ellerine bakar, dokunur, masal âlemindeki bir devin parmaklarıymış gibi küt parmakları incelerdim. Dede Korkut hikâyelerindeki Tepegöz’ün kılıç kesmez, ok işlemez derisine bu eksik parmakların karşı koyabileceğini düşünürdüm. Bu parmaklar sanki hiç uyuşmaz, buruşmaz bir odun parçası gibi öylece dururdu. Kalın ve güçlüydüler ama bir yandan da az önce çıt diye kırılıp yere düşmüş şıvgalar gibi naziktiler. Bu eksik parmaklar sıkılmış birer yumruk oluşturamazlardı. Başparmağının ucunun küt olması bana olağan gelse de işaret parmağının yarısından ötesinin olmamasını, bir yere doğru uzanıp herhangi bir nesneyi gösterememesini garipserdim. İnsanın işaret parmağının havaya kalkmaması bir sinikliği, durgunluğu, içe dönüklüğü, huzursuzluğu çağırıyordu sanki. Dedemin düşündüğü şey önce bu küt parmaklarda şekillenir, bir çizgi hâlini alır, ten rengine bürünür sonra da onun yüzüne yansırdı. Ama düşündüğü, ortaya attığı her kelime eksik kalırdı. Abartıyorum belki de, çocukluk çünkü. İnsan çocukluğunu hatırlamak için bir kokuyu, bir tadı düşünür; ben hep bu parmakları düşündüm. Belki önümüzde olanları ötelemek, görmemek için sığınacak bir bahane çocukluğumuz, ilk kaçtığımız yer. Bazen oraya sığınmak, bir umut beklemek, neşesi kaybolmuş dünyaya bir akide şekeri uzatmak gibi. Kolaya kaçmak, nostalji yapmak da diyebilirsiniz fakat bir derde deva bulmak için ilk olarak çocukluk sandığını karıştırırsınız. Bu çocukluk içinde benim ilk vardığım yer bu küt parmaklardı. Üzerine onlarca hayal kurduğum olağan dışı parmaklar…
Dedem ne zaman sandalyesine kurulup bahçeye yönelse yanında biterdim. Kucağındaki kara kediyi sevmesem de aramızdaki husumet bu seyrediş esnasında bir sessiz anlaşmayla bağlanırdı. Hem bir kara kedinin ismi Kara Kedi olur muydu? Dalga geçerdim onunla. Kuyruğunu döner, umursamaz bir edayla dedemin kucağına yerleşir, mayışırdı. Küt parmaklardan nasibini en çok alan bu kara tüylerdi işte. Dedem kısık gözleriyle bahçeye bakarken, yoldan gelip geçenle konuşurken parmakları hep kara kedinin içinde kaybolurdu. Bu kara tüyler tespih taneleri gibi tekraren çekilir, okşanırdı. Belki bu yüzden korkusuzca her yere tüylerini dökme cesaretini gösterir, annemin gazabına maruz kalmazdı kara kedi. İnsan en çok parmaklarıyla iz bırakır eşyaya; dokunur, okşar, sever…Her yere dokunmak bir parça, derisinden bir toz bırakmak ister. Dedemin eksik kalan bu dokunuşlarını kara kedi üstlenir, tüylerini her tarafa bırakır, eve dedemin parmaklarını dağıtırdı.
Dedem bahçeye diktiği ağaçlara bakardı çoğunlukla. Bazen benzi canlanır, nefesi kuvvetlenir; hangi ağacı ne zaman diktiğinden, nasıl aşılandığından, çiçeklerinin açıp meyvelerinin ne zaman olacağından bahsederdi. Konuşmasının ardından bıyıklarının döküldüğü ağzına baktığımda tek kelam etmemiş de ben sevdiğim hayallere yenisini eklemiş gibi olurdum. Dedemin en sevdiği ağaçlar, bahçenin ortasındaki elma ağacı ve karşı yamaca yayılmış olan dağ kavaklarıydı. Bu dağ kavakları sonbaharda sarının her tonuna bürünürdü. Asıl isimleri huş ağacı derdi, bu ağaçlar için. Çok dayanıklı ve çabuk şekil verilebildiği için marangozların çok sevdiği bir ağaç olduğunu, gençliğinde bu ağaçlara nasıl şekil verdiğini, keresteye nasıl dönüştürdüğünü uzun uzun anlatırdı. Gücü yettiğinde bahçeye uzanan dik patikadan elma ağacının yanına iner, gölgesinde oturur, aşağıdan geçen derenin sesini dinlerdi. Suskunluğa sabretmeyi elma ağacının altında öğrenmiştim. Yaprakların titremesine bakar, elmaları dişlerdim. Bazen en tepeye tırmanır, orada otururdum. Dedem, nihayetinde elmanın dibindeki gözeyi gösterir, hadi doldur bakalım iki bardak su, derdi. Bu sesi duyabilmek için kara kedi ve ben dakikalarca beklerdik.
Ne var ki bu elma ağacına düşman olan iki kadın vardı: annem ve yengem. İkide bir elmanın bahçeye gölge yaptığını söylerlerdi. Dedemin bahçeye inecek dermanı kalmayınca bahçedeki hâkimiyetleri adım adım genişlemişti. İki kadının dünyası ne kadar fasulye ve mısır ekildiğinden ibaretti. Canlı olmak, fayda sağlamakla eş anlamlıydı onlar için. Faydası olmayanın bu bahçede barınması zordu; bahçenin kenarındaki çiçekler gibi. Çalışıp yorulduklarında, eve çıkmadan önce güç toplamak istediklerinde bu elma ağacının gölgesinde otururlar, soluklanırlar, sularını yudumlarlardı; yine de onları dinlendiren bu gölgeye yüz vermezler, bahçenin üzerine doğru uzanan dallarını incelerlerdi.
Önce bahçenin etrafındaki vişne sonra yalağın içindeki kavaklar... Babam sorgulamadan bunları kesti. Dedemin ağzından tek kelime çıkmadı. Parmaklarını kara kedinin tüylerinde gezdirip elma ağacına bakmaya devam etti. Elma ağacı da sofra başında konuşulmaya başlandı. Gölgesinde serinlememiz, her yaz çıkıp topladığımız meyveleri unutuldu, sadece gölgesi bahçedeki kuru bir kütükten bahsedilir gibi dillendirildi. Nihayetinde babam konuşmalara dayanamayıp kökten olmasa da elmanın bahçeye uzanan dallarını kesti. Dalları kesilen ağacın kenarlarından şıvgaları sürgün eder gibi oldu. Fakat uzun sürmeden ağacın yaprakları sararmaya başladı, gövdesi odunlaştı. Dedem bu ağaca üç tane farklı elma ağacını aşıladığını söylemişti. Her kış elma veren dalları bile kurudu. Ağaç eğer kökten kesilse bu kadar garabet durmayacaktı. Baktığında insana sakatlık veren bir canlı gibi, birkaç dalıyla öylece kalakaldı. Elma ağacının yarıdan kesilmiş gövdesi ve birkaç dalıyla ahenksiz duruşu dedemin küt parmakları gibiydi.
Dedem bir daha kapıya çıkmadı. Bir memnuniyetsizlik kapladı yüzünü. Mutsuz insanların aksiliği yerleşti davranışlarına. Yerli yersiz sinirlenmeye başladı. Mavi sandalyesini bahçeye çevirmedi. Kara kediyi bile kucağına almadı. Bir anda çöktü. Küt parmaklarını okşadı ve konuşmadı kimseyle. O susunca kargalar bahçeye yuva yaptı. Kara kedi olduğu yerde kıvrıldı kaldı. Ceviz, altındaki kirazı zehirlemeye başladı.
Dedemi suskunluğu öldürdü. Bunu sonradan anladım. Kendimden bir parçayı mezarın dibine indirdikten sonra komşumuz Salih amcanın mezara inip önce üç beş kürek toprak atarak mezarı düzeltmesinden, dedemin tabutunu görmemden, kefenin ayak ipinin, baş ipinin çözülüp yüzü kıbleye gelecek şekilde sağ tarafına yatırılmasından, merteklerin sıralanmasından, mezarın başına babamın, amcalarımın, akrabalarımızın sırayla gelip bir kürek toprak atmasından, daha çok toprak atılmasından, toprağın bir tümsek oluşturmasından, mezar başlıklarının konulmasından, benim herkesten bir adım geriye çekilip kendimi zor tutmamdan, imamın üç defa ey Yakup oğlu Mehmet diyerek telkin vermesinden, annemin sabah kalkıp mezarı tekrar görünce toprağı çoğalmış, demesinden sonra anladım. Dedemi suskunluğu öldürdü.