SİNEMA

Abdullah KASAY

Yedinci sanat, sinema... Üstelik tüm sanat dallarını içinde barındıran, hem düşünsel hem görsel bir anlatı… Sanat dalları içerisinde ayrıcalıklı bir yere sahip olan sinema, bu özelliğini anlatım tarzıyla ortaya koyuyor. Sinema, her ne kadar ilk çıkışında alt sınıfın eğlencesi olarak nitelendirilse, aristokratlar sinemaya gitmekten kaçınsa da zamanla bu yargı kırılıyor. Lumiere Kardeşler, Melies, Porter ve sinemanın Da Vinci’si diyebileceğimiz Griffith ile sinemada estetik kaygılar başlıyor ve yüksek zümreye hitap edebilmesi için sinema saygın bir konuma getirilmeye çalışılıyor. Sinemada kameranın kaydettiği her görüntü bir imge hâline dönüşüyor. Sinema, imgelerden yani göstergelerden oluşan bir film evren. Ve bu film evren, perdeye yansıyan ışıkla var. Bu varoluş izleyiciyi gerçek dünyadan güvenli bir “kaçış”a sürüklüyor. Sinema kimi zaman Metropolis’te olduğu gibi bir dönemin propaganda aracı olmuş kimi zaman Büyük Tren Soygunu’ndaki gibi döneminde yaşanan olayları anlatmış kimi zaman tamamen kazanç odaklı bir zemin kimi zaman bir çağın sesi olmuştur. Ama her zaman her topluluğa hitap etmeyi başarmıştır. İşte bu nedenle sinema, insanları katharsise ulaştırarak doyuma ulaşmış bir biçimde ekran karşısından kaldırır. Sinema, hayatı vizörden izlemek gibidir. Bazen ifade edemediğimiz, yarım kalan yanlarımızı ekranda tamamlarız. Bazen bizi hayallerimize, çocukluğumuza götürürken bazen sadece zamanın içindeki boşluğumuzu doldurur. Kimi zaman sinema, ekrandan ayrıldığımızda da hayatın içinde devam eder. Tıpkı Jacques Tati’nin, “Ben istiyorum ki film, siz sinema salonunu terk ettikten sonra başlasın.” sözünde olduğu gibi. Kahire’nin Mor Gülü filmindeki gibi sinema ekrandan taşar, hayata karışır. Tren gara girdiğinden beridir yoluna devam ediyor. Kâh Ay’a Yolculuk yapıyor kâh Rüzgâr Gibi Geçiyor. Sinema her dönemde Şeref Madalyası’nı boynunda taşıyor. Ya da şu; rahmetli Ahmet Uluçay söylesin: Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi?