SILA

Mehmet AYCI

Bir zamanlar demeyeceğim, cümleye öyle başlarsam o “bir zamanlar” da sıla anlamını kazanıyor. Öyle ya insan yaşadığı zamanı da yurt tutuyor ve özlüyor. Yurt ve özlem sılaya dair çünkü. Bir yurdunuz vardır, ondan ayrı kalırsanız özlersiniz. O yurdun adı sıladır. Onun için insanın çocukluğu en çok “sıla” olarak isimlendirilmeyi hak eder.
“Yârinden ayrılan yiğit/ Sılasına döner gelir” diyor Karacaoğlan, “Bir Yiğit Gurbete Gitse” diye bilinen şiirinde. Şiirimizde, türkülerimizde o kadar çok ki sıla teması. Sıla ana ocağımız, doğduğumuz, çocukluğumuzun geçtiği yer. Sıla baba yurdumuz, ayrılmak zorunda kaldığımız ne varsa müşahhas ve mücerret değişmiyor; orası. Evimiz sıla olduğu kadar ayrıldığımız yârimiz de sıla. Hatta alışkanlıklarımız da sıla.
Sözlükler artık “eski” kaydıyla yer açıyor sayfalarında sıla kelimesine. “Yurtsama” diye bir karşılık da uydurulmuş.
Göçlerle, kentleşmeyle, küreselleşmeyle, hızlanmayla, ulaşım ve erişimin anlık hâle gelmesiyle, görsel iletişimin hâkimiyetiyle sürece sâri olarak sıla kelimesi de aramızdan çekildi. Uzak bir yerde bakımsız mezarlıkta medfun şimdi: Sararmış otların, çalıların arasında mezar taşı zor okunuyor.
Onun aramızdan çekilmesiyle “melankoli” yerine kullanılan, elbette melankoliden daha çağrışımlı “daüssıla” kelimesi de kayboldu.
Gelenekte 54 farzdan biri olarak görülen, akrabalık ve komşuluk hakları deyince aklımıza gelen sıla-ı rahim kavramı da çekildi gitti aramızdan. Akrabalarımızla soğuduk, komşularımızı tanımıyoruz.
Şairin dediği gibi “sılada sılasız” kaldık.
Siz yine de Sivastopol türküsünü dinlerken sılanın koskoca bir vatan olduğunu hatırlayın ve o vatana dair özlemeye değer her şeyin sıla kelimesinin bahçelerinde sessiz sedasız boy attığını aklınızdan çıkarmayın.
Aklımız da bedenimiz de sılaya dâhil çünkü.