ŞİİRİ YAŞAYAN ADAM
Cahit Zarifoğlu

Mehmet KURTOĞLU

Cumhuriyet dönemi şiirimizin kilometre taşlarından, İslami edebiyat akımının en önde gelen şairlerinden Abdurrahman Cahit Zarifoğlu, aslen Maraşlı bir ailenin çocuğu olarak 1940 yılında Ankara’da doğmuştur. Babasının memuriyeti dolayısıyla çocukluğu farklı şehirlerde geçmiştir. Dinî eğitimini henüz ilkokula başlamadan önce ailesi ve mahalle hocasından alan Zarifoğlu, çocukluğunda biriktirdiklerini daha sonra şiirine ve nesirlerine yansıtmıştır. Maraş’ta liseden arkadaşları Nuri Pakdil, Rasim ve Alaaddin Özdenören, M. Akif İnan, Erdem Beyazıt ile Hamle dergisini çıkarmış, daha sonra kendisinin bir şiirinden ilhamla bu arkadaş grubuna “Yedi Güzel Adam” yakıştırması yapılmıştır.

Liseyi 1951 yılında bitiren Zarifoğlu, aynı yıl girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanmış, uzun süren öğrenciliğinin ardından 1971 yılında mezun olmuştur. İlki uzayan öğrenciliği sırasında 1967, diğeri 1973 yılı olmak üzere iki defa Almanya’ya gitmiştir. Zarifoğlu, ölümünün üzerinden otuz altı yıl geçmesine rağmen konuşulup tartışılan ve etkisi hâlen devam eden bir şairdir. O, yalnızca şiirle yetinmemiş, edebiyatın birçok alanında güzel eserler vermiştir. Şair kimliği kadar denemeci, denemeci kimliği kadar hikâyeci, hikâyeci kimliği kadar romancı kimliği de önemli olan Zarifoğlu, bugün üzerinde konuşulan bir şairdir.

Ahmet Sağlam ve Vedat Can müstearlarını kullanan Zarifoğlu, 1962 yılında tek sayı Açı dergisini çıkarmış, Diriliş, Yeni Dergi, Soyut, Türk Dili, Papirüs, İslam, Gül Çocuk vs. dergilerde ve muhtelif gazetelerde yazılar kaleme almıştır. 1976’da arkadaşları Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt, Alaeddin Özdenören’le beraber Mavera dergisini kurmuş, en verimli çalışmalarını burada gerçekleştirmiştir. Gençlerle yapmış olduğu yazışmalar sayesinde bu dergi âdeta bir okul işlevi görmüştür. Zarifoğlu, Türk edebiyatında yalnızca şiiriyle üzerinde konuşulup tartışılacak bir şair değildir. Onun denemeleri ve romanı da üzerinde durulmaya değer sanat eserleridir. Ayrıca Zarifoğlu, Türk edebiyatında konu olarak Afganistan direnişini gündeme getirmiştir. Zarifoğlu, Mavera dergisinde Afganistan doğumlu Meral Maruf’un mektuplarını yayımlamış böylece Afganistan’daki direnişte kadınların yaşadıklarını Türk okuyucusuna duyurmuştur. Daha sonra Meral Maruf’un bu mektupları Dullar Kampı ve Hicret Günleri adıyla kitaplaşmıştır. Afganlı mücahitlerin destansı mücadelesi Zarifoğlu’nun sanatında belirleyici olmuş, şiir ve romanlarına konu edinmiştir. Özellikle Savaş Ritimleri hem edebî yönden hem de işlediği konu bakımından İslami edebiyatta önemli ve özel bir yere sahiptir. Eğer İslami edebiyatta eli yüzü düzgün birkaç roman sayılacak olsa bunlardan biri Savaş Ritimleri’dir. Zarifoğlu’nun ana konularından biri de anne ve kadındır. Anne ve kadın konusu onun şiirlerinde önemli yer tutar.

İçindeki çocuksuluk aynı zamanda güçlü bir anne bilinci oluşturmuştur. Çocuk hikâyeleri yazması, içindeki çocuğun dışa çıkması kadar içindeki anneye duyduğu özlem ve sevgidir. Yarım kalmış romanında anne konusunu işlemesi ve adını anne koyması oldukça anlamlıdır. Anne ve çocuk onun en yoğunlaştığı konuların başında gelir. Sezai Karakoç’un “Köpük” şiirinde geçen;

“Bir kadını al onu yont yont anne olsun

Her kadın acıma anıtı bir anne olsun

Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne

Sen bu şehrin sokaklarından geç sonsuz pencerelerle

Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun”

Dizelerine karşılık;

“Katlan Elele katlandık ey Anna taş içinde heykelin

Yonttum yonttum taş bitti sen çıkmadın

Yanıldım Avrupalılaşmakla çün bizde

Kadını kelimeyle kurarlar saklarlar örtülerle” diye cevap verir.

Şiirinde geçen “Anna” hem Anna Karanina’yı hem de “anne”yi çağrıştırır. Avrupa medeniyetinin etkisindeki İslam dünyasında kadın veya anne ancak kelimelerde kalmış, örtülerde saklanmıştır. Bu yüzden Karakoç’un dediği gibi kadını yonttuğumuz zaman anne çıkmıyor, demek ister. Zarifoğlu, Savaş Ritimleri’nden sonra Anne romanını kaleme almış ancak bitiremeden vefat etmiştir. Öyle sanıyorum ki ömrü yetmiş olsaydı daha birçok roman kaleme alırdı. Onun anne konulu roman kaleme alması anlamlıdır. Çünkü içindeki çocuk onda güçlü bir anne imgesinin yaşamasına neden olmuştur. Yedi Güzel Adam’ın bir yerinde doğuran kadından bahsetmesi yine anneye göndermedir. Şairler büyümeyen çocuktur. Cahit Zarifoğlu da içindeki çocukla büyümemiştir. Bu yüzden içinden geldiği gibi davranmış, içinden geldiği gibi mısralarını kurmuştur. Ondaki bu öznellik hem özgün hem kapalı şiirler yazmasına neden olmuştur.

Her ne kadar Yedi Güzel Adam içinde tanımlanmış olsa da kendi başına buyruk, zengin iç dünyası ile hareketli dış dünyasını özdeşleştiren nevi şahsına münhasır bir şairdir. Tam bir şaire yakışan şekilde yaşayan Zarifoğlu, gerçekte çocuksu ruh dünyasına sahiptir. Zarifoğlu öylesine bir insandır ki yalnızca şiirlerinden tanıdığı ve Sezai Karakoç’un yanında birkaç kez görmüş olduğu, kendinden yaşça büyük Cemal Süreya’ya, Türkiye’ye döndüğünde ev tutup birlikte kalalım diye mektup yazacak kadar samimi, Necip Fazıl’ın evinde ilk tanışmaları sırasında Üstadın sözünü kesecek, kitaplığını karıştıracak, hangi müziği dinlediğini soracak kadar rahattır. İşsiz kaldığı bir sırada otostop yaparak Avrupa’yı dolaşacak kadar maceracı bir ruha sahiptir. Gerek şiirlerinde kullanmış olduğu imge, imaj ve metaforlar gerek nesirlerindeki tema ve özellikle çocuklar için yazdığı hikâyeler onun zengin çocuksu ruh dünyasının, mistik ve maceracı ruhu dışa vurumundan başka bir şey değildir. İçinde yaşattığı güçlü çocukluk ve zengin yaşanmışlık duyguları onun şiirlerinin akışını belirlemiştir. Kendine özgü oluşturduğu imge ve metaforlarla yazdığı şiirler edebiyat dünyasında anlaşılmaz ve kapalı görülmüştür. Kendisinin de kapalı yazmaktan memnun olmadığı şiirlerini ancak onu yakından tanıyan dost ve arkadaşları tahlil edebilmiştir. Bugün kapalı şiir yazmayı maharet sananların tersine Zarifoğlu, kapalı şiir yazmaktan mustariptir. Bir röportajında, “Şiir tarzım öyle. Zor anlaşılırlık bu şiirlerin kendisinde olmalı. Ben bir amaçla yola çıkıyor değilim.” der. Ancak şiirinin çözümü için okuyucuya anahtar verir: “Şiirlerimin arka planında İslami muhteva vardır.” der. Bugünün şairi Zarifoğlu gibi yaratılıştan, içinden geldiği gibi imgelerini oluşturmuş, özellikle kapalı yazmak için çaba harcamaktadırlar. Oysa Zarifoğlu’nda bu kendiliğinden, yaratılışından, yaşanmışlığından kaynaklanır. Rasim Özdenören onun şiirinin alegorilerle yüklü olduğunu söyler. Bilindiği üzere alegori için; “bir görüntü, bir yaşamı ya da bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak içim simgelerle göz önünde canlandırılıp dile getirme” sanatı denir. Gerçekten de Zarifoğlu’nun şiiri alegoriktir ve ancak onun hayatından şiirini ayırmak mümkün değildir. Örneğin “diğer alanda filozof/ tek başına bir şeydir” mısrasındaki filozof kendisidir. Bir yaz İstanbul’da yakın arkadaşlarının bilmediği bir kıraathaneye takılır. Oradaki sıradan insanlarla birlikte aylar geçirir. O insanlar kendisinin bir yazar olduğunu bilmezler ama ona ermiş veya meczup muamelesi yaparlar.

Zarifoğlu başına buyruk, çocuksu ruhunun derinliklerinden süzerek yaşanmışlıklarıyla zenginleştirerek şiirlerini yazar. Onun bu özelliğini bilmeden şiirini anlamak mümkün değildir. Zarifoğlu kişilik olarak rahattır, kendiyle barışıktır, gurur ve kibirden uzak, şair egosu olmayan biridir. Şiir gibi yaşar.

Rasim Özdenören, Zarifoğlu’nun şiirini, anlamak için değil tat almak için okumayı tavsiye eder. Çünkü onun şiirini şiirin genel ölçüleriyle anlamak mümkün değildir. Ancak onun çocuksu hayatına, zengin yaşanmışlığına sirayet ederek anlayabilirsiniz. Onun şiiri kendi bireysel yaşamının macerasıdır. Çağdaşları içinde en şairane yaşayan, en Melami meşrep davranın, en çocuksu ve doğal olandır. Onun şiirini anlayabilmek için ruh dünyasıyla zihin dünyasını iyi okumak gerekir. Mesela Yaşamak kitabı bir günlük olduğu gibi bir düşünce bir edebiyat kitabıdır da. Hatta onu romana yakın bulanlar dahi olmuştur. Günlüktür ancak bir tarih sıralaması yoktur. Onu Zarifoğlu’nun düşünsel serüveni olarak okumak gerekir. Zira günlük yaşanmışlıklarını bahane ederek düşüncelerini ifade etmiştir… Vefatından sonra bir araya getirilen denemeleri Zengin Hayaller Peşinde adıyla yayımlanmıştır. Onun bu denemelerinde dahi zengin hayal dünyasının izlerini görmek mümkündür.

Zarifoğlu’nun genç yaşta ölümü onu unutturmamış, bilakis kişiliğine ve eserlerine olan ilgiyi daha da artırmıştır. Hatta diyebiliriz ki genç yaşta ölümü onun şiirleri ve nesirleri üzerine daha da yoğunlaşmayı mecburi kılmıştır. Zarifoğlu’nun şiirleri hep “kapalılıkla” tanımlanıp zor şiirler yazdığı söylenmiştir. Aslında Zarifoğlu’nun şiirlerinin kapalılığı, onun çözülemez oluşundan değil, Zarifoğlu’nun kültürel dünyasına girememekten kaynaklanmaktadır. Onun hayal dünyasını oluşturan yaşam serüveni ve kültür dünyası hiç kuşkusuz şiirinin ipuçlarını yakalamamızda önemli bir araçtır. Şair Cemal Süreya’nın: “Şairin hayatı şiire dâhildir.” dediği gibi Zarifoğlu’nun her şair gibi bütün hayatı şiirine dâhildir. Onun hayatını şiirinden, şiirini de hayatından ayıramayız. Onun sanatının derinliği hiç kuşkusuz şiir yazmasında değil, şiiri yaşamasında saklıdır. Zira şiirleri ilk okuduğunda insana anlaşılamaz gibi gelir ama onun şiir damarını yakaladığınızda şiirinin bütün kapıları açılır. Zarifoğlu’nun şiirini anlamanın bir diğer yönü de onun Yaşamak adlı kitabını okumaktan geçer. Zarifoğlu’nun şiirinin anlaşılmadığını yazan Yusuf Kaplan, bir yazısında onun için “varlığın, vicdanın ve vecdin şiiri” diye tanımlar ve ardından: “Zarifoğlu şiiri, Türk şiirinin doruklarından biridir. Ama şiir medeniyetinin çocukları olmamıza rağmen bu zirve şiiri henüz anlayabilmiş değiliz. Gerçekten trajikomik bir durum bu. Cahit Ağabey, şiiri ile hayatı arasında birbirini besleyen deruni bir köprü kurabilmiş ender sanatçılardan biridir. Hayatında bütün inceliğiyle fışkırıveren deruni vecd, şiirinin de omurgasını, çatısını ve ruhunu oluşturmuştur.” (Yusuf Kaplan, Yeni şafak Gazetesi, 8 Haziran 2009.) diye yazmaktadır.

Zarifoğlu, iç yolculuğuyla dış yolculuğunu özdeşleştirmiş bir şair olarak şiirini zengin imgelemelerle kaleme almıştır. Şiirleri her zaman çok konuşulup tartışılmıştır. Hayatını şiir gibi yaşayan Zarifoğlu, özgünlüğünü, çocuksuluğunu ve samimiyetini şiir ve nesirlerine yansıtmıştır. Haziran 1987 yılında 47 yaşında İstanbul’da vefat ettiğinde ardında beş şiir, on iki hikâye, iki roman, bir günlük, iki deneme, bir tiyatro eseri bırakmıştır. Renkli ve zengin yaşamı, kendine özgü yarattığı imge ve metaforlarla kaleme aldığı şiirlerini, sağ ve sol kesime kabul ettirmiştir. Sanatçı gurur ve kibrinden uzak, sıradan bir Müslüman gibi yaşamış, Müslümanca düşünce ve duyarlılığıyla yetişkinlerin ve çocukların gönlüne girmiş zarif ve müstesna bir yazardır.