SEYYİD KUTUB
KUR’AN HİZMETİNDE
BİR ÖMÜR


Enbiya YILDIRIM

Allah’ın son kitabı bütün çağlara ve mekânlara hitap etmektedir. Nazil olduğu coğrafya Arabistan olsa bile seslendiği insanlar her yer ve zamanda yaşayanlardır. Allah, son elçisiyle gönderdiği son buyruğu vasıtasıyla beşeriyetin yaşamını ilahi nizama göre düzenlemesini istemiştir. Kitaba ve onu getiren elçisine iman edenlere düşen görev de Kur’an’ı rehber edinmeleridir. Bunu gerçekleştirmek için ise İslami ilimler alanında birikim sahibi olanlara büyük görev düşmekte ve her zamana ve coğrafyaya göre Kur’an’ı yeniden yorumlamaları, müminleri Kur’an’ın rehberliğine yöneltmeleri gerekmektedir. Böylece müminler onun buyruklarını daha iyi anlayabilecekler, daha güzel tatbik edecekler ve Kur’an’a olan sevgileri daha da artacaktır. Hiç şüphe yok ki Kur’an hizmeti, Kur’an’ı çağa göre yorumlamak denince akla ilk gelen isim büyük mütefekkir Seyyid Kutub’tur.
1906 yılında Mısır’ın Asyût ilinde doğdu. Ülkenin İngiliz sömürgeciliğinden kurtulması için çalışan el-Hizbu’l-Vatani’nin aktif bir üyesi olan babasının, onun şahsiyetinin oluşumundaki etkisi büyüktür. İlköğrenimini köyünde tamamlamasının ardından Kahire’de öğretmen okulundan mezun oldu. Sonra Kahire Üniversitesi Daru’l-Ulum Fakültesine kaydoldu. Öğrencilik döneminde edebiyatla meşgul oldu. Bu, onun meşhur edebiyatçı Abbas Mahmud el-Akkad’la tanışmasına vesile oldu. Ondan, oldukça etkilendi. Bu çabası yanında öğrenci hareketlerinde de aktif olarak yer aldı. Mezuniyetinin ardından altı yıl kadar ilkokul öğretmenliği yaptı ve eğitim sisteminin düzelmesi için reform taslakları hazırladı. Eğitim sıralarından itibaren faaliyetlerinde yer aldığı siyasi partilerle ilişkisini 1945 yılında sonlandırdı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da edebî konularla ilgilenmeye her zamanki gibi devam etti. Bunun yanında siyasi ve içtimai konularda çeşitli dergilerde yazılar yazmaya başladı. Son yazdığı dergi, hükûmeti rahatsız ettiğinden 1948’de kapatıldı. Parlayan yıldızı ve eleştirel yaklaşımı nedeniyle belki düşünceleri değişir ve kendisini yeniler varsayımıyla eğitim alanında araştırmalar yapmak üzere bir heyetle birlikte ABD’ye gönderildi. Kutub, Amerika’yı içeriden tanımak açısından üzerine düşeni fazlasıyla yaptı. Hem eğitim kurumlarında hem de sokaklarda incelemelerde bulundu. Bu amaçla ülke içinde geziler yaptı. Dönüşte İngiltere, İsviçre ve İtalya’ya da uğrayarak görgü ve birikimini artırdı. Lakin ters giden bir şey vardı. Değişmesi amacıyla yurt dışına gönderilen Kutub, tam tersine Batı sisteminin en sert muhaliflerinden biri olarak dönüyordu. Bu durumu nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığında sık sık görev yeri değiştirildi. O da buna katlanmanın anlamsızlığı nedeniyle 1952’de istifa etti.
1952’deki askerî darbe öncesinde Hür Subaylar Hareketindeki Cemal Abdunnasır ve arkadaşlarıyla yakın ilişki içinde oldu. Bunu vesile ederek yakınlık duyduğu İhvan-ı Müslimin ile bu hareketi birbirine yaklaştırmaya çalıştı. Amacı, hareketi İslamileştirmekti. Darbe sonrasında oluşturulan siyasi komite Hey’etu’t-Tahrir’de de Abdunnasır’ın bir müddet yardımcılığını yaptı. Lakin Abdunnasır, İhvan’ın kapatılıp Hey’etu’t-Tahrir’e katılmasını isteyince iki taraf arasında anlaşmazlık çıktı. Kutub, iki tarafın arasını bulmaya çalışsa da başarılı olamadı. O da tercihini İhvan’dan yana kullanıp teşkilata üye oldu. 1954’te muhalif hareket olarak kabul edilen İhvan kapatılınca hareketin önde gelenleriyle birlikte tutuklandı ancak ülke çapındaki protestolar nedeniyle hepsi serbest bırakıldı. O da kapatılmış olan İhvan’ın gazetesini tekrar neşretmeye başladı ancak sansür nedeniyle bu sefer kendisi kapattı.
1954’te Abdunnasır’a düzenlenen ve daha sonraları senaryo olduğu anlaşılan başarısız suikast girişiminin ardından İhvan suçlandı. Kutub, bir grup üyeyle birlikte tutuklandı ve on beş yıl hapse mahkûm edildi. Bu süreçte tefsiri üzerinde çalışmayı sürdürdü. On yıl içeride kaldıktan sonra sağlığı iyice bozuldu. Irak devlet başkanı Abdusselam Arif’in girişimiyle 1964’te sağlık gerekçesiyle tahliye edildi. Çıktıktan sonra faaliyetlerine kaldığı yerden devam ederek Yoldaki İşaretler kitabını yazması, İhvan’ı tekrar canlandırmaya çalışması ile hükûmet karşıtı çabaları nedeniyle bir grup arkadaşıyla birlikte 1965’te kardeşi Muhammed Kutub’un ardından yeniden tutuklandı. Askerî mahkemede uzun süren yargılama sonrasında bazı arkadaşları değişik cezalara çarptırılırken kendisine ve altı kişiye idam cezası verildi. Karar üzerine ülke içinde ve dışında protestolar başladıysa da fayda etmedi. Rivayete göre idam öncesi kendisine af dilemesi teklifi sunuldu, o ise şöyle dedi: “Eğer idamı hak etmiş olarak Hakk’ın emri ile mahkûm edilmişsem buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer batılın zulmü nedeniyle mahkûm edilmişsem batıldan merhamet dileyecek kadar alçalmam.” İnfaz 1966 yılında gerçekleştirildi. Mezarının nerede olduğu hâlâ bilinmemektedir. Yusuf Karadavi, onun idam edilmesini şöyle yorumlamıştır: “Gerçek şu ki Seyyid Kutub ve teşkilatı, işledikleri ‘tehlikeli eylemler’ nedeniyle yargılanmadı. Her ikisi de benimsediği veya insanları davet ettiği ‘tehlikeli fikirler’ nedeniyle yargılandı.”
Eserleri
Seyyid Kutub’un idam edilmesindeki temel gaye onun ortadan kaldırılması, halkın onu unutması ve İhvan’ın yok edilmesiydi. Lakin tam tersi oldu. Katledilmesi, kitaplarının ülke içi bir yana dünyanın her tarafına yayılmasına neden oldu. İdamla susturulmak istenirken ölmüş de olsa sesi daha gür çıktı.
Kutub’un, tasvir başta olmak üzere edebî anlatıma yer verdiğinden ötürü yazdıklarını okumak insanı yormaz. Otuz yedi eseri vardır. Bunları edebî, roman ve dinî olmak üzere üç ana grupta tasnif etmek mümkündür. Öne çıkanlar şunlardır:
1. Fî Zılâli’l-Kur’an: İmam Gazali’nin eserlerinden çokça yararlandığı bu eser içtimai-edebî tefsirlerin en ilgi çekenidir. Kutub’un duygu ve düşünceleriyle pratik tecrübelerini yansıttığı yeni bir yorum özelliği taşımaktadır. Geçmiş ulemanın ayetler çerçevesindeki yorumlarını yoğunluklu olarak aktarmak yerine güzel tasvirlerle, Kur’an’ın kendisinden yola çıkarak yeni ve ideal bir insan, hayat, toplum ve insanlık modeli oluşturma gayesini taşır. Bunu yaparken de Müslümanların ilkelerinden taviz verme pahasına yenilikler peşinde koşmaz, aykırı şeyler söyleme amacı gütmez. Onun için Kur’an, bütün insanlık için doğru rehberdir ve bireylerin bütün davranışlarını yönlendirecek tek geçerli kaynaktır. Bu nedenle tefsirinde, zamanın sorunlarına Kur’an ışığında cevaplar arar. İnsanların ilgisini son ilahi mesajın metnine çekmeye çalışır. Kur’an’ın sadece kıraat edilmesiyle yetinilmesinin ötesine geçerek rehber olarak da benimsenmesi için gayret eder. Çünkü Kur’an ile müminler arasında bir uçurum bulunmaktadır ve bunu kaldırmak gerekmektedir.
Onun bu muazzam tefsirindeki amaçlarını şu şekilde maddeleştirebiliriz: a) Allah’ın halifesi olan insana bu görevini hatırlatmak. b) Kur’an’ın ilkelerini öğretmek. c) Kur’an’a dayalı adaletli ve ahlaklı bir toplum vücuda getirmek. d) Uygulama ve inanç açısından İslami sistemin temellerini ortaya koymak ve yaşanmasını sağlamak. e) Materyalist düşüncenin yanlışlığını ortaya koymak.
2.Yoldaki İşaretler: Tefsirinden derlemeyle yazdığı bir kitaptır. Cahiliye düzeni ile İslam nizamı arasındaki ayrımı ortaya koymakta, değişimi talep etmekte ve cihadı öne çıkarmaktadır.
3.İslam’da Sosyal Adalet.
İki temel kaynak
Kur’an’ı asli ve değişmez dayanağımız olarak gören Kutub, başta tefsiri olmak üzere tüm çalışmalarını Kur’an üzerine inşa eder. Bu arada sünnetin ehemmiyetini de öne çıkarır ve hadislere çok müracaat eder. Ona göre şer’i delillerin çok özel bir değeri vardır ve Hz. Peygamber’in sözlü ve fiilî uygulamaları son kitabın pratiğe yansımasıdır. Beraberindeki sahabe bu örnekliği çok iyi benimsemişlerdir. Lakin sonraki nesiller Kur’an’ı bırakıp Yunan felsefesi, İran mitolojisi, Yahudi folkloru ve Hristiyan mitolojisi gibi yabancı unsurları kendilerine kaynak almışlar, Kur’an ve Hz. Peygamber ile aralarına mesafe koymuşlardır. Bu dağınıklık ve özden uzaklaşma, Kur’an nesillerinin ortaya çıkmasını engellemiştir. Bu problemin çözümü için sert olmayan bir Selefilik yaklaşımı benimseyen Kutub, Kur’an ve sünnete dönmeyi, ilk dönem Müslümanlarının din anlayışları ile uygulamalarını rehber edinmeyi öne çıkarmıştır.
Burada şunu da hatırlatmak gerekmektedir: O, hadisleri Kur’an’dan sonra ikinci referans olarak kullanmakla birlikte rivayetler hususunda titizdir. Şu sözleri bunun yansımasıdır: “Kur’an’da geçen Kürsî ve Arş terimlerini açıklayıcı ve anlamlarını belirleyici sahih hadislere rastlamış değilim. Bundan dolayı bu kavramlar üzerinde söylediklerimden daha geniş açıklamalara girişmemeyi tercih ediyorum.”
İnsanı İslam’ın istediği kıvama getirmek
Ümmetçi bir yaklaşımı benimsemiş olan ideolog Kutub’un temel gayesi, İngiliz sömürgeciliği ve Batı’nın etkisiyle yozlaşmış olan Müslümanları bilinçlendirmek, imanlarını ve pratiklerini güçlendirmek, hayat nizamı İslam’a hazırlamaktı. Söylemi şiddetten ve dışlayıcılıktan tamamen uzaktı ve yöntem olarak tebliği, insan kazanmayı benimsemişti. Bundan dolayı ötekileştirmeyen, tatlı bir dil kullanmıştır. Dinî hassasiyeti olanlara da bu bakış açısını kazandırmaya çalışmış ve şöyle demiştir: “Özümüzde dürüst olduğumuz zaman başkalarının da birçok meziyetleri olduğunu görürüz. Hiçbir insanın güzel, övgüye lâyık olacak meziyetleri olmaması mümkün değildir. Ama biz, ancak kendi ruhumuzda sevgi tohumlarını yetiştirdiğimiz zaman, insanların ruhlarının derinliğindeki bu sevgi unsurlarını yakalayabiliriz.”
Onun insana öncelikle kazandırmaya çalıştığı esas, tevhid inancıdır. Çünkü tevhid, İslam düşüncesinin temelidir ve yeryüzündeki diğer itikadi ve felsefi düşünce sistemlerinden bu yönüyle ayrılır. Dolayısıyla akide en temel konudur ve sağlıklı bir şekilde inşa edilmelidir.
Onun Müslümanlara kazandırmaya çalıştığı bir diğer önemli husus da kader teslimiyetçiliğidir. Kul şunu unutmamalıdır: Her şeyin yeri, zamanı, miktarı, şartları, sebep ve sonuçları takdir edilmiştir. Tesadüf diye bir şey yoktur. Kâinatta anlamsız hiçbir şey mevcut değildir. İnsanın alıp verdiği her nefes bir kadere bağlıdır. Bununla beraber insan zaten kader içerisinde tecelli eden görevini yerine getirecek ama sonuçlarını isyan etmeden kabullenecektir. Kutub bu yaklaşımıyla müminleri hem gayretli olmaya hem de yeis ve yılgınlığa düşmemeye, zorluklar karşısında kahretmemeye davet etmektedir.
Mezhepleri önemsemek
Ümmeti kucaklayan bir yaklaşım benimsemiş olan Kutub, muazzam tefsirinde ahkâm ayetlerini tefsir ederken mezheplerin görüşlerini zikreder. Bunu yaparken belli bir mezheple kendisini kayıtlandırmaz, sadece bir mezhebe yer vermez. Bununla birlikte ele aldığı konularda görüşleri serdederken kuvvetli bulduğu görüşleri benimsediği de olur. Bunun yanında bazen de mezheplerin dışında farklı görüşlere yönelir.
Akılda kalması gereken
Kendisinden sonra yeryüzündeki pek çok İslami harekete ilham kaynağı olan Seyyid Kutub, “Hayat yılların sayısı değil, hissedilen duyguların sayısıdır. Çünkü hayat, insanın hayata dair hissettiklerinden başka bir şey değildir.” diyerek yaşama değer katan şeyin değerler olduğunu dile getirmiştir. “Sözlerimiz mumdan yapılan cansız gelinler gibidir. Onlar uğruna öldüğümüz zaman, işte o vakit ruh kazanacaklar, hayat bulacaklar.” demesi de bundandır. Yusuf Karadavi merhum onu şöyle tanımlamaktadır: “Seyyid Kutub’un büyük bir Müslüman, büyük bir hatip, yetenekli bir yazar ve seçkin bir düşünür olduğundan, dinini her türlü lekeden arındırmış, yüzünü yalnızca Allah’a teslim etmiş bir insan olduğundan, hiçbir adil araştırıcının ve kıymet takdir eden gözlemcinin şüphesi yoktur. Namazlarını, ibadetlerini, hayatını ve ölümünü Âlemlerin Rabbi, ortağı olmayan Allah’a has kılmıştır.”