SEVDANIN ADI
MEKKE

Mefra Bilge DÖNMEZ

Mekke-i Mükerreme. Yeryüzünün kalbi, gönüllerde taht kurmuş kıymetliler kıymetlisi. Dünyanın binbir büyüleyici güzelliğinin, sahrasındaki bir kum tanesine değişilmediği. Mekke huzur, Mekke rahmet, Mekke cennetten gelip teselli bulunan dar-ı inayet.
Hz. Âdem ve Hz. Havva yeryüzüne indiğinde, belki de tek avundukları gerçekti Mekke şu yalancı dünyada. Uçsuz bucaksız vadilerde, bekanın izini görülerdi ufka baktıklarında. Sonsuzluğa müştak, ateşiyle inleten bir firakla dolu yüreklerine, tiryak misal barandı o şüphesiz. Mekke konuşan bir şehirdir sessiz sessiz. Esrar dolu sinesinden ılık ılık akıtır sırlarını. Cihanda bulamaz beşer onda bulduklarını. İnsanlığın serüveni başlarken Mekke-i Mükerreme’de, ilk insan, ilk peygamber ve ilk vahiyle şereflenir kutlu belde. Kupkuru vadiler ilahi kelam ile çiçeklenir ve Mekke, saadetlerin en büyüğü ile ilk kez o an nasiplenir. Bir zamanlar karanlığın içinden hayran hayran bakışlarla izlerken semayı, pırıl pırıl parlayan yıldızların aksi düşerken Mekke gecelerine, öyle bir vakte erişir ki Mekke, billurdan bir avize gibi vahyin ışığı ile gülümser artık arşın yıldızdan kandillerine. Mekke mesut, Mekke sevinçli, Mekke saadetin bir şehre bürünmüş hâli. Kâbe… Kur’an’da zikri “bi bekkete mübareke”. Mekke… Allah’ın eşrefi mahlukat olarak yarattığı ilk insanı emanet ettiği belde. Yeryüzünün en mukaddes şehri, arzın seçkin, en muteber köşesi. İman ve küfrün mücadelesinin sarsılmayan şahidi. Esen sert rüzgârlar ve çetin imtihanlardan mücessem, lakin cennet bahçelerinden daha ahsen bir mesken. Hazreti İbrahim’in sınandığı, Hazreti Hacer’in suya kandığı, Hazreti İsmail’in Allah’a kurban adandığı, lakin hep kurtuluş, ferahı buluş, eman şehri mukaddes belde. Ey Mekke! Kimler sevmedi ki seni, kimler meftun olmadı sana. Sen ki bir muştusun rızayı ilahiye baş koyana. Peygamberlerin mihmandarısın sen, en kutlu doğuma şahitlik eden, resul ve nebilerle asırlarda yürüyen. Sinende nice kıymetler saklayan, yeryüzüne sinmiş gaflet karanlığını aklayan, günah kiriyle paslanan kalpleri paklayan. Kâinat sarayının nurdan avizesi, İslam dininin nişanesi, dünyanın kaderinde en müstesna serencam, kâinat okyanusunda adeta inci ve mercan. Beyt’ül haram ile taçlanan. Şehirlerin anası, Hazreti Âdem’in vediası, ilk ve son, tek ve yekta. En muteber, en müstesna.
Asırlar geçer… Yeryüzündeki ilk mabedin ev sahibi, Allah’ın mukaddes kıldığı beldeye, şirkin taştan kara lekeleri bulaşır. İnsanlık tevhit inancından uzaklaşır. Artık putlar kanatır haremin kalbini. Lakin hep bir umut, bekler Kâbe-i Muazzama. Kıymetine kıymet katacak zatın yolunu gözler durur. Onun nurunu taşıyan ecdadıyla avunur ve gün gelir Mekke-i Mükerreme, bir kutlu doğuma erişir. Yıldızlar, kandiller gibi parlar o mehtaplı gecede. Salat ve selam gönderir melekler her köşede. Yıllarca hasretle beklemiş beldeye, bir muştu yetişir. Hüzün ve kederin yeri saadetle değişir. Mekke âşıktır o en sevgili Resul’e. Hayatının her saniyesine özenle şahitlik eder. Her gece ve gündüz onun sevdasıyla geçer. Umutla bekler Mekke, haremini tertemiz kılacak o zatı şahaneyi. Ruhü’l Kudüs ne zaman görünecek diye gözler durur vahyi semaviyi. Bu tesellilerle avunur Mekke-i Mükerreme.
Ve nihayet bir haber gelir göklerden. Öyle bir haber ki saadet çiçekleri fışkırır kupkuru çöllerden. Vahyin nuru belirir o gül Nebi’nin çehresinde. Zaman Asr-ı Saadet diye tesmiye edilir artık yeryüzünde. Şehirlerin anası Mekke, Mescid-i Haram, son peygamber Muhammed’ü-l Emin ve kelam-ı ilahi vardır artık arzın sinesinde. Mekke-i Mükerreme… Vahiyle güzelleşen şehir. Belki de güzelliğinden, vahyin emanet verildiği yerdir kim bilir...
Lakin bahtsızlar nasiplenmez bu saadet müjdesinden. Müşrikler kolay vazgeçmezler Mekke-i Mükerreme’den. Küfrün karanlığında boğulmuş kalpler, sırt çevirirler Resul-ü zişana. Pas tutmuş sineleri, tefessüh etmiş hasletleri yaklaştırmaz onları hakikat güneşine. Fakat sen hiç kederlenme ey Mekke! Dirense de ehl-i küfür inatla, hasetle, dağlar gibi engebeler koysalar da bu kutlu yolun üzerine, O Allah ki her şeye kâdirdir, nurunu tamamlayacaktır elbette.
İlkin zulüm ve boykot baş gösterir Mekke sokaklarında. Yasirler, Sümeyyeler şehit edilir yollarda. Gözü yaşlı Ammarlar kalır geriye. Atalarının dininden dönmesin diye, nice eziyetler, işkenceler denenir, imanı polattan Bilallerin kucağında. Aylarca çorba kaynamaz müminlerin ocağında. Açlık demirden bir testere, lime lime keser takatlerini. Lakin asla dininden dönmez o şanlı sahabeler, dilleri sussa akan kanları daima “La ilahe illallah” der. Tarihin kara lekesi, üç yıla yakın sürer. Ve Rahmanurrahîm emreder. Bir kurt kemirir boykotun utanç vesilesi satırlarını. Allah’ın ordusundan küçük bir nefer, müşriklerin yüzüne çarpar cinayet kokan hatalarını. Boykot biter, zulüm bitmez… Özgürce ibadet etmeye kâfi bir hürriyet yine görülmez. Habbab bin eret, Musab bin Umeyr ve daha nicelerini takip ederler gizlice. Peşi sıra hapisler, meşakkatler çeker o kutlu sahabeler ve bir hicret yolculuğundan haber verir çekilen tüm bu mihnetler.
Mekke’nin payına yine hasret düşer bu zor dönemde. Medine erişir bu defa o şefkatli Resul’e. Medine, ensarıyla birlikte karşılar nebiyi. Sahralara bakıp yolunu gözlerken çöl güneşine intizar eder, incitmesin diye en sevgiliyi. Medine Resul’ün mihmandarı olur, onun misafirliğiyle şeref bulur.
Sekiz yıl… Dile kolay, sekiz yıl geçer Resul’ün hasretiyle. Asırlar değil, ondan uzak seneler ihtiyarlatır Mekke-i Mükerreme’yi. Mübarek toprağına basan müşrikler acıtır benliğini. Yaralarına merhem, derdine derman olacak kutlu Nebi’ye kavuşmanın hayaliyle geçer her anı. Kara bulutlar dolaşır Mekke semalarında. Ey Falan! Yok mu kanayan yaranı saran. Derdinden, kederinden inlese de “dayan” der yüreğine “dayan”. Bir umut canlı kalır daim sinesinde, inanır ki mülkün yegâne Malik’i, bırakmaz belde-i emini müşriklere. Gün gelecek, ebabillerini tekrar gönderecektir yeryüzüne. Ebreheler, mağlub ve perişan düşecektir yüzleri üstüne. Tarihindeki mucizeler teselli verir Mekke’ye. Tekrar kavuşacakları güne hazırlanır. Yaşlı gözleri yollarda, hayali en sevgiliye muntazır.
Ve beklenen an gelir, fethin buram buram muştu kokan haberi yayılır Mekke sokaklarında. Bu öylesine bir haberdir ki müşriklere korku, müminlere şefkat yollar dalga dalga. Mekke için hasretin hitama erişi, bir kutlu davanın şahlanıp yücelişi… Öyle bir gün yaşanır ki Mekke hissiyatını tarif edip söyleyemez. Tekbirler yankılanır dalga dalga semada, görünür Resûlullah ufukta. Zaman durur o an. Mekke sevdasına kavuşur. Bir çift gözü olsa ve ağlayabilseydi eğer Mekke, yeşile bürünürdü o gün dağları şehrin.
Ve fetih… Tüm ihtişamıyla beşeriyeti kendine hayran bırakan. Ebu Süfyan gibileri hayrete düşüren, müşriklerin kalplerini İslam’a çeviren. Meleklerin bile hazır bulunduğu, semanın metih ve senalara durduğu, tevhit sancağını ebediyete ulaştıran son zafer. Gayrı müşrik ve münafığın payına düşen zelil bir keder. On bin kişilik İslam ordusu. “Lâ galibe illallah” hakikatinin kâinata muştusu. Allah’ın inayeti, sabrın nihayeti ve müminlerin selameti. Yeryüzünün mutlak hâkimi, son din İslam’ın zaferi. İlkin putlar temizlendi Mekke’nin kalbi Kabe’nin içinden. Sonra bir olan Allah’ın adı yükseldi Bilal-i Habeşi’nin dilinden. Ezanı Muhammedilerle söndürdü hasret ateşini Mekke-i mükerreme. Tavafla yüzü güldü, yıllardır kederle kıvranan beldenin ve şükürler, hamtlar, senalar dolup taştı kalplerinden müminlerin.
Ve şimdi… Fethin ardından nice seneler akıp gitse de zaman hicri 15. yüzyıla erse de bir sevdadır kutlu belde her müminin yüreğinde. Vuslattan gayrı bulunmaz bu aşkın derdine bir çare. Meftunudur imanla çarpan her yürek, adını anar durur, gözler her baktığı yerde onun endamından bir nişan bulur. Dua dua yakarır kalpler, bir gün kavuşmak dileğiyle. Kiminin payına vuslat, kimine hasret düşse de bitmez sinelerde nehirler gibi çağlayan cezbe. Tarifi namümkün bir duygunun ateşiyle yanar durur yürekler, ufka bakarken dalıp gider özlemle dolup taşan gözler.
Taşın toprağın dünyalara bedel, kokun içine çekeni mest eder. Sana kavuşan anne kucağında gibi sükûnete erer. Hele ki o bağrında heybetle duran Beytullah sahibi, maliki, hamisidir onun Hazreti Allah. Ey beyti mamur! Eşin benzerin yok şu koca cihanda. Seni hatırlatan bir ses, bir renk, bir nağme, bir ahenk alır götürür insanı uzaklara. Kutlu bir hayalin aksi dolar geceyi aydınlatan rüyalara. Kara bir sevdadır Kâbe-i Muazzama, siyah mı yakışır ona, yoksa bir asalet mi bahşeder siyaha? Ey âşıkların maşuğu! Hasretle geçen ömrün vuslatla nihayete erişi, umudun hayatı yüklenişi ve bir gönlün sensizlik acısına direnişi saklı senin varlığında. Öyle ya, seni Yaradan sevdi önce, sonra peygamberler tüm zerreleriyle. Bitmez bu sevda, bitmeyecek dünya durdukça. Sana sevdalı melekler var Rahman’ın katında. Tavaf bir cezbe, kendinden geçiş, feyizden bir okyanusta eriyiş ve vuslata eriş, tüm beşeriyet için… Gözyaşları mı akmadı senin uğruna, canlar mı feda olmadı yoluna, canandan mı geçilmedi hatırına. Ateşinle yaktıysan sineleri, nidalarla doldurduysan gönülleri, mecnunun eylediysen akil kimseleri, sendeki o benzersiz güzelliğin cazibesindendir. Sen aşkların en özeli, maşukların en güzeli, endamı hoş, metafındakiler cezbeden sarhoş, uzak kalmanın dünyada en nahoş olduğu mukaddes mekân. Sen sevdanın adı, dünyanın payitahtı, arzın direği, semanın imrendiği, zineti melekler, şeref vesilesi, banisi peygamberler olan kıymetliler kıymetlisi. Aşkınla yanan gönülleri çağır kucağına, şefkatle bas onları bağrına, ipekten hullen sarsın yaralarını, Hacerülesved’in dindirsin inleten sızılarını. Bırakma senin için atan kalpleri kendinden mahrum, kapının eşiğine müştak, gecesini gündüzüne katarak yalvaran tüm dertli gönülleri dermanla buluştur. Hatırın büyük Rahman’ın katında, bir taşın dünyaya bedel Allah’ın mizanında. Sen, her mümine vatan, kalplerde yatan, sılaya dönüş, zindanda görüş, ukbaya açılan pencere, zemzem susuzluktan kurumuş dillere.
Ey Kâbe-i Muazzama! Senin hasretinin ateşiyle kavrulur yürekler. Bir selam, bir haber bekler mahzun gönüller. Bu ümmet ki beş vakit yönelirken sana, dünya gözüyle bir kez görsem diye yalvarır Allah’a.
Ey Rabb’imiz!
Şimdi niyazımız, yüreklerimizin fethi için çağır bizleri bu vuslat diyarına. Kalbi aşkıyla yanan hiçbir kulunu, Mekke-i Mükerreme’den mahrum bırakma…