SELMAN-I FARİSİ BAĞDAT’IN KANDİLİ
Enbiya YILDIRIM
Hz. Peygamber (s.a.s.), İslam’a davete önce kendi çevresiyle başladı. Daha sonra yaşadığı coğrafyadakilere ulaştı. Arap Yarımadası’nda yaşayanların büyük kısmı Arap olduğu için de İslam’ı kabul eden ilk kuşak büyük oranda Araplardan oluştu. Bununla birlikte çeşitli vesilelerle özellikle de köle olarak yarımadaya gelen ve İslam’la kucaklaşan kimseler de vardı. Ashabın geneli içindeki bu güzide şahsiyetler hem yaşarken hem de vefatlarından sonra herkesin dikkatini çekti. Selman-ı Farisi onlardan biridir ve Fars kökenli ilk sahabidir.
Kökeni
Bugünkü İran’ın güneybatısındaki Ahvaz’da doğmuş olan Selman, Mecusi bir aileden gelmektedir. Müslüman olmadan önceki adı Mahbe iken Müslüman olduktan sonra Selman diye anılmıştır.
İslam’a giden yol
Selman, Mecusilerin kutsal ateşinin yandığı ibadethanede ateşi devamlı yanık tutmakla görevli bir genç idi. Lakin dini kendisini tatmin etmiyordu. Bu nedenle hakikatin peşindeydi. Bir gün yolda giderken karşısına çıkan kilisedeki rahiple konuşmasının ardından Hristiyan olmaya karar verdi. Babasının şiddetle karşı çıkmasına rağmen geri adım atmadı ve yaşadığı bölgeden ayrılmayı aklına koydu. Ardından bir kervana katılarak Şam’a geldi. Burada bir taraftan çalışmaya diğer yandan da rahiplerin hizmetinde bulunmaya ve yeni dinini daha yakından tanımaya çalıştı. Bu şekilde çeşitli şehirler gezmesinin ardından Ammuriye’ye kadar geldi. Burada bir yandan ticari faaliyetlerle meşgul oluyor diğer yandan da hizmetinde bulunduğu papazdan eğitim alıyordu. Papazın bir gün, yeryüzünde peşinden gidilecek bir insan kalmadığını ve Arap dünyasından bir peygamber çıkmasını ümit ettiğini söylemesi üzerine yeni dininde de aradığını bir türlü bulamamış olan Selman, Arap Yarımadası’na göç etmeye karar verdi. Buradayken kazandığı birkaç hayvanı kendisini de yanlarında götürmeleri karşılığında bir kervancıya verdi. Lakin kervancı yolda onu bir Yahudi’ye köle olarak sattı. O Yahudi de Medine’deki Benî Kureyza kabilesinden bir başka Yahudi’ye sattı. İstediği coğrafyaya sonunda ulaştı ancak hür olarak başladığı yolculuk onun köleliğiyle sonlanmış oldu. Şu kadar var ki hakikat arayışı onu en sonunda mutluluğa ulaştıracaktı.
Peygamberimizle tanışması
Selman, Yahudi’nin yanında iken Resulullah’ın Mekke’de başlattığı İslam davetinden haberdar oldu ancak köle olması nedeniyle onu ziyarete gidemedi. Nihayet bir gün, Medine’ye doğru yola çıkan Hz. Peygamber’in şehrin yakınındaki Kuba’da olduğunu öğrenince fırsatını bulduğu ilk anda yanına gitti. Allah Resulü’nü dinlemesinden ve sorularına cevap almasından sonra karşısındakinin aradığı Allah Elçisi olduğunu hemen anladı. Buradan efendisinin yanına Müslüman olarak döndü.
Selman, Allah Resulü Medine’ye yerleştikten sonra bulduğu her fırsatta onu ziyaret etmeye başladı. Hendek Gazvesi’nden önceki bir ziyaretinde Peygamberimiz ona bir tavsiyede bulundu. Efendisine gitmesini ve azat olmak için ne talep ettiğini öğrenmesini istedi. (Müsned, 23737.) Bunun üzerine Hz. Selman hemen efendisine gitti ve bir sözleşme yaparak özgürlüğüne kavuştu. Buna göre çukurlarını da kazmak suretiyle üç yüz hurma fidanı dikecek ve belirlenen parayı da ödeyecekti. Müjdeyi alan Hz. Peygamber ve sahabiler seferber olup ellerindeki hurma fidanlarıyla ona destek oldular. Toplanan fidanlar için çukur kazıldıktan sonra Hz. Peygamber davet edildi. Allah Resulü her bir fidanı bizzat kendisi çukura dikti. Artık sıra para borcuna gelmişti. Tam da o sırada Resul-i Ekrem’e bir gazveden ganimet olarak bir külçe altın geldi. Hz. Peygamber, Selman’ı yanına çağırarak borcunu bununla ödemesini söyledi. Böylece anlaşma şartlarını eksiksiz olarak yerine getirmiş oldu. Efendimizin yardımıyla kölelikten kurtulduğu için de “Mevle’n-Nebi” yani “Hz. Peygamber’in Azatlısı” olarak kabul edildi. (Hâkim, Müstedrek, 6539.)
Hürriyet sonrası
Allah Resulü, özgür olur olmaz herkes için yaptığı bir şeyi Selman için de yaptı. Onu ensardan Ebu’d-Derda ile kardeş yaptı. (Buhari, 1968.) Böylece düzenini kurana kadar Ebu’d-Derda ona göz kulak olacak, yardım edecekti. Bunun yanında Hz. Peygamber onu hemen ashab-ı suffe arasına aldı. Onun İslam’a ve Müslümanlara büyük hizmeti olacağını yüksek ferasetiyle görüyordu.
Hz. Selman bundan sonra Hendek dâhil bütün gazvelere katıldı. Bu savaş öncesinde nasıl bir strateji belirleyeceklerini konuşurlarken Selman güçlü düşmanlar karşısında Fars ülkesinde hendek kazıldığını söyledi. Bu yöntem hiçbirinin bilmediği bir taktikti. Müzakereler sonunda Selman’ın tavsiyesinin uygulanmasına karar verildi. İşin nasıl yapılacağını o bildiğinden dolayı da hem gerekli talimatları verdi hem de güçlü bedeni ile hendek kazmada daha iyi yol aldı.
Yeni yöntem ve ortaya çıkan güzel sonuç karşısında hem muhacirler hem de ensar, Hz. Selman’ı sahiplenme yarışına girdiler ve o bizden sayılır demeye başladılar. Allah Resulü, bu tatlı tartışmayı bitirmek için olağanüstü güzellikte bir söz söyledi ve onu kendi ailesinin bir ferdi gibi kabul ederek şöyle buyurdu: “Selman bizden, ehl-i beyttendir.” (el-Mu’cemu’l-Kebir, 6040.) Selman, Taif’in fethi sırasında da çok gezmesinin ve farklı coğrafyaları görmesinin bereketini ortaya koydu. Onun tavsiyesiyle müminler bu savaşta kaleye girmek için mancınık ve koçbaşı kullandılar.
Resulullah’tan sonra
Hz. Peygamber’in vefatından sonra bazı bölgelerde isyanlar çıktı. Bazı kabileler irtidat ettiler veya Hz. Peygamber zamanında verdikleri zekâtı bundan sonra vermeyeceklerini söylediler. Hz. Ebubekir de Arap Yarımadası’nda sükûneti sağlamak için üzerlerine seferler düzenledi. Selman da bu seferlere katıldı.
Hz. Ömer zamanında Irak bölgesinde fetihler başlayınca Medine’den ayrılarak cihada katılmak üzere İsfahan’a geldi. Kuzey Irak ve Fars diyarının kapılarını Müslümanlara açan Kadisiye Meydan Savaşı’na, ardından Medain, Celula ve Belencer fetihlerine katıldı. Bu cenklerin bir kısmında kumandayı bizzat üstlendi.
Muhasara ettikleri kaleleri fethe girişmeden önce Peygamberimizin yaptığı gibi muhataplarıyla konuşmayı, onları İslam’a davet etmeyi önemsedi. Yine böyle bir seferde Fars coğrafyasında bir kaleyi kuşattıkları zaman içeridekilere Farsça seslendi ve onları İslam’a davet etti. (Tirmizi, 1548.)
Cihat hizmetlerini, içtenliğini ve kabiliyetini yakından bilen Hz. Ömer, ondan Kûfe şehrinin kuruluşunda yer almasını istedi. Ardından da onu Medain’e vali olarak tayin etti. Valilik görevine Hz. Osman’ın hilafetinin sonlarına kadar devam etti. Görevi sırasında 33 (653) yılında vefat etti. Kabri, Bağdat merkeze otuz kilometre mesafedeki Medain’dedir.
Hz. Peygamber’in ona verdiği değer
Son Elçi (s.a.s.), geniş kültür ve birikimi nedeniyle görüşlerinden çokça yararlandığı Selman’la sohbet eder ve istişarelerde bulunurdu. Esasında Allah Resulü’nün şu sözü ona verdiği değeri göstermektedir: “Cennet, üç kişiyi şiddetle arzu eder. Bunlar Ali, Ammar ve Selman’dır.” (Tirmizi, 3797.) Şu olay da hem Allah Resulü’nün ona verdiği değerin hem de engin birikiminin bir başka delilidir: Selman bir gün, Resulullah’ın kendisine kardeş yaptığı Ebu’d-Derda’yı evinde ziyaret etti. Ebu’d-Derda hazırlanan yemeği Selman’a ikram edip “Buyurun, yemeği yiyin, ben oruçluyum.” dedi. Selman, “Sen yemezsen ben de yemem!” diye karşılık verince bunun üzerine Ebu’d-Derda, mecburen sofraya oturup nafile orucunu bozarak onunla birlikte yemek yedi. Selman o gece orada yatıya kaldı. Gece biraz geçince Ebu’d-Derda teheccüd namazına kalktı. Selman ise ona uyumasını söyledi. Bir müddet sonra tekrar kalkmaya davranınca Selman yine uyumasını söyledi. Gecenin sonlarına doğru bu sefer Selman onu kaldırarak “Şimdi kalk!” dedi ve birlikte kalkarak teheccüd namazı kıldılar. Namazdan sonra da Ebu’d-Derda’ya şöyle dedi: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır, nefsinin hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver!” Ebu’d-Derda ertesi gün Resulullah’a gidip olan biteni anlattı. Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu: “Selman doğru söylemiş. Şüphesiz Selman ilimle doyurulmuştur.” (Buhari, 1968; İbn Sa’d, Tabakât, IV, 63.)
Birikimi
Pek çok farklı coğrafyayı gezen ve ana dili olan Farsçanın yanında Arapça, Rumca ve İbraniceyi öğrenen Selman, din alanındaki araştırmaları ve gözlemleri vesilesiyle kendisini çok iyi yetiştirmişti. Yahudilerin ve Hristiyanların kutsal kitaplarını okumuştu. Bu yüzden de Ebu Hureyre onu “sahibü’l-kitabeyn” (Kur’an ve İncil’i iyi bilen) olarak tanımlamıştır. (İstiâb, II, 636.) Hatta büyük fakihimiz Serahsi, Fatiha suresini Farsçaya tercüme ettiğini aktarmıştır. (Mebsut, I, 37.)
Kişiliği
Selman (r.a.), dünya malına gönlünü kaptırmamış örnek bir Müslümandı. Nitekim Medine’deyken Halife Hz. Ömer, Resulullah’ın ehl-i beytten sayması ve hiç kimsesi olmaması nedeniyle ona maddi destekte bulunmak istedi ve beytülmalden maaş bağladı fakat o buna tenezzül etmedi. Hurma liflerinden ördüğü hasır ve sepetleri satmak suretiyle geçinme yolunu seçti ve hayatı boyunca asla sadaka kabul etmedi.
Medain valiliği sırasında aynı mütevazı yaşamını devam ettirdi. Hem uygulamaları hem de yaşantısı ile halkın sevgisini kazandı. Öyle ki sıradan bir insan gibi giyindiğinden dolayı çarşıda yürürken biri onu işçi zanneder ve yükünü taşımasını ister. O da kabul ederek evine kadar taşır. Son demlerinde yaşanan şu olay da tüm hayatının özeti gibidir: Sa’d b. Ebu Vakkas, ölüm döşeğindeki Selman’ı ziyaret eder. Selman bu esnada ağlamaya başlar. Sa’d şaşırarak sorar: “Resulullah senden hoşnut olarak vefat etti. Ayrıca öte tarafta arkadaşlarına kavuşacaksın. Kevser havuzuna varacaksın. Neden ağlıyorsun ki?” Selman şu cevabı verir: “Ölümden korktuğumdan veya dünyaya karşı hırslı olduğumdan dolayı ağlamıyorum. Lakin Resulullah bizlere tembih etmiş ve ‘Sizden birinizin erzakı, binitlinin azığı kadar olsun.’ buyurmuştu. Ama bakıyorum da etrafımda şu yastıklar var. Resulullah’ın etrafında ise bir yastık, bir kap ve bir su kabı vardı.” (İbn Ebî Şeybe, 460.)
Rivayet ettiği hadislerden
Allah Resulü’nden altmış civarında hadis nakletmiştir. Bir tanesi şudur:
Bir defasında Resulullah ile birlikte bir ağacın altında oturuyordum. Ağacın kuru bir dalını tutarak yaprakları dökülünceye kadar silkeledi ve bana, “Selman! Böyle yapmamın sebebini niçin sormuyorsun?” buyurdu. Ben de “Ya Resulallah! Böyle yapmanızın gerekçesi nedir?” diye sordum. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Bir Müslüman, güzelce abdest alıp beş vakit namazını kılarsa şu dalın yaprakları döküldüğü gibi onun da günahları dökülür.” (Müsned, 23707.)