Hz. Musa’nın Kur’an’da anlatılan hayat öyküsü, Sahra Çölü’ne hayat veren bereketli Nil’in kıyısında, aynı imtihanın farklı veçheleriyle sınanan iki kadının başrolde olduğu bir sahne ile başlar. Öldürülmekten kurtarmak için süt çağındaki bebeğini Allah’tan (c.c.) aldığı ilhamla bir sepet içerisinde Nil Nehri’ne bırakan bir anne ile suyun getirdiği bu sahipsiz bebeğe, çocuk katili bir kocaya rağmen evinin ve yüreğinin kapılarını açan merhamet sahibi bir koruyucu anne, Firavun’un karısı Müzâhim kızı Asiye.
Rabbinden aldığı ilhamla (Kasas, 28/7) bebek Musa’yı Nil’e bırakır mümin ve mütevekkil anne. Evladın da bahşedilen diğer tüm imkân ve nimetler gibi zamanı geldiğinde gerçek sahibine teslim edilecek bir emanet olduğunu öğretir böylece.
Yeter ki sebeplere sarılıp Allah’a tevekkül etsin kul, yüce Yaradan hiç beklemediği anda ve hiç ummadığı bir şekilde gönderir yardımını ona. Düşmanın çok güçlü olduğu bir çağda, şu yaşlı yeryüzünün en uzun nehrinde basit bir sepet içerisinde korur peygamberini. “Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?” (Naziât, 79/24) iddiasındaki azgın bir müstekbiri tüm ordu ve teçhizatlarıyla beraber boğarak yok eder aynı suda. “Allah murad ettiği bir işi gerçekleştirmeye muktedirdir” zira “insanların çoğu bunu bilmeseler de.” (Yûsuf, 12/21)
Sepet içinde yüzen bebeğin Firavun’un sarayının bahçesine yanaştığı andan itibaren başlar Hz. Asiye’nin sınavı. Cenab-ı Hakk, sevgili elçisini Hz. Asiye’nin merhametli ellerine teslim eder. Asiye, Firavun’u su ile gelen bu bebeği öldürmemeye ikna eder: “Bu çocuk hem senin için hem de benim için göz aydınlığı olsun! Onu öldürmeyin! Belki bize bir faydası olur! Ne bileyim belki de onu evlat ediniriz.” (Kasas, 28/9) Böylece her şeye gücü yeten Kadir-i Mutlak, ileride büyük bir peygamber olacak bu kimsesiz çocuğu, onun canına kasteden düşmanının evinde büyütür.
Doğurmadığı bir çocuğa annelik eder Hz. Asiye. Anne babalığın kendi kanımızdan, canımızdan olan çocuğu koruyup kollamaktan ibaret olmadığını, ümmetin kimsesiz çocuklarına da anne babalık edebileceğimizi öğretir âdeta bize. Bir annenin şefkat ve merhameti kimsesiz bir çocuğu ölümden kurtarmakla kalmaz aynı zamanda bir toplumun da kaderini değiştirir. Hz. Asiye’nin bağrına bastığı Musa bebek, Allah’ın inayetiyle denizleri ortadan ayıran ulu’l-azm bir peygamber olur büyüdüğünde. İsrailoğullarını kurtarır zillet ve esaretten; Abdullah’ın gül yüzlü yetimini doyurmadan öz çocuklarını doyurmayan Ebu Talib’in eşi Hz. Fatıma binti Esed’in yetiştirdiği Muhammed Mustafa, Hatemü’l-enbiya olur insanlığı kurtarır gaflet ve cehaletten. Bugün elinden tutup sıkıntılarına merhem olduğu bir yetimin ileride insanlığa hizmet edecek bir lider, bir âlim veya bir muallim olabileceği ümidini yerleştirir insanın kalbine böylece.
Her gün yaklaşık 10.000 çocuğun anne veya babasını kaybettiği, sadece yetim ve öksüzlerden oluşan bir ülke kurulacak olsa bunun 200 milyonu bulan nüfusuyla dünyanın en kalabalık üçüncü ülkesi olacağı günümüzde, yerinden edilmiş göçmen ve mülteci çocuklara sahip çıkacak bir Asiye şefkatine muhtaç şüphesiz insanlık.
Akdeniz’in, Ege’nin dalgaları arasında derme çatma bot ve teknelerle Allah’ın geniş olan arzında sığınılacak bir liman, kendilerini kabul edecek bir toprak parçası arayan 21. yüzyılın yersiz yurtsuz çocuklarına bütün dünya şahit oldu. Her şahitlik bir sorumluluk yüklüyorsa eğer şahit olana, o hâlde nehirdeki sepetin içinde bilinmezliğe doğru akıp giden Musa ile aynı durumdaki çocuklara, kıyıya vuran Aylan bebeklerin cesetlerine şahit olan bizlere de “Asiye” olmak düşer.
Yıllar sonra Hz. Musa, Firavun’u hak dine çağırmak ve İsrailoğullarını Mısır’dan çıkarmakla görevlendirilmiş olarak geri döndüğünde tekrar tarih sahnesine çıkar Asiye. Bu, onun için yeni bir tercihi gerektiren ikinci bir yol ayrımıdır. İman yahut isyan, iyi veya kötü, helal ya da haramdan birini seçmeyi gerektiren yol ayrımları vardır hayatın. Böyle bir yol ayrımında Hz. Musa’ya iman eder ve dininden dönmesi için yaptığı her türlü baskı ve işkenceye karşın imanını yüzüne haykırır Firavun’un. Onun zulüm ve isyanına ortak olmaktansa Allah (c.c.) yolunda ölümü tercih eder, şehitler kervanına katılır melike. Bundandır, 3000 küsür yıl önce yaşamışken kıyamete kadar geçmiş ve gelecek tüm müminlere örnek ve rehber olarak gösterilmesi (Tahrîm, 66/11).
Tanrılık iddiasını en yakınındakine dahi kabul ettirememiş ve karısına söz geçirememiş olmayı gururuna yediremeyen, geniş halk kitleleri nezdindeki iktidarının sarsılacağından korkan Firavun, dininden döndürmek, yolundan çevirmek için ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlayarak günlerce eziyet ve işkence eder karısı Asiye’ye; tıpkı demir zırh giydirilip güneşin altında günlerce bekletilen İslam’ın ilk şehidi Hz. Sümeyye gibi. Demek ki iman ve şehadet eşitler bir köle ile bir kraliçeyi. Zalime boyun eğmektense Asiye Hatun, Rabbine niyaz eder: “O, Rabbim!” demişti. “Yüce katında cennette benim için bir ev yap; beni Firavun’dan ve yaptığı kötülüklerden koru; beni bu zalim topluluğundan da selamete çıkar!” (Tahrîm, 66/11) Dünyada bir insanın arzu edebileceği tüm imkân ve nimetlere sahip olmuş bir kraliçe, cennette bir ev karşılığında binlerce yıllık bir geçmişe sahip, zengin Mısır mülkünü elinin tersiyle iterek cennet kadınlarının sultanı olur. Talep ve tercihlerimizi tekrar gözden geçirmeye, dünyayı aşan ahirete taşan ülkü ve hedeflere sahip olmaya çağırır bizleri Hz. Asiye, bu seçimiyle.
Zalim ve inkârcı bir kocaya, kötü bir muhite, toplumun ve çağın baskısına rağmen imanında kararlılık göstererek malı, mülkü, tacı, tahtı, itibar ve prestiji terk ederek nihayet imanının bedelini canıyla öder Hz. Asiye. Firavun ve toplumunun kötülüklerine seyirci kalarak ortak olmaya razı olmaz. İnandığını canı pahasına ifade edebilecek cesaret ve iradeyi göstererek zulüm ve haksızlığa karşı çıkar. Mekke’nin müşriklerine “Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseler hak davamdan vazgeçmem.” diye haykıran son Nebi (s.a.s.) gibi ayrıcalıklı ve üstün konumunu kaybetmeyi göze alarak hakkın ve haklının yanında saf tutar. Tüm kötülüklere rağmen iyi olunabileceği, hiçbir zorluğun kişiyi Allah yolunda ilerlemekten alıkoyamayacağı yönünde cesaretlendirir bizi, tüm bahane ve mazeretleri de elimizden alarakDünyanın telaşına dalıp Allah’ı unuttuğunda, türlü türlü vesveseler gönlünü bulandırıp ibadetleri boşladığında, dışlanmaktan korkup haktan ve hakikatten uzaklaştığında Hz. Asiye’yi hatırla ey kâri! Sor gönlüne… Sen nelerden vazgeçtin bugüne kadar Rabbinin rızasını kazanmak uğruna? Hangi bedelleri ödemeyi göze alırsın hakikatten yana tavır almak, hakkın ve haklının yanında durmak gerektiğinde? “İçinde bulunduğun yer, konuştuğun kimse\çevre sana feyiz vermiyorsa, terke mani olan ne?” diye sormuştu ya büyük veli İbn Ataullah el-İskenderi Hikmetler Kitabı’nda… Düşün hele; gayrımeşru eğlence ve zevklerden, haramdan, günahtan, kötülüğe sevk eden çevreden, internette boşa geçirilen vakitten uzaklaşmaktan seni alıkoyan ne? Allah’ın vazgeçtiğinin yerine daha iyisini vereceğine güvenin mi kıt yoksa? O hâlde Rabbinin “Kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hiç ummadığı bir yerden rızıklandırır.” (Talâk, 65/2) vaadini hatırla!
Hz. Asiye’nin cennette bir ev isteği, hakiki yurda, asıl vatana bir dönüş niyazıdır aynı zamanda. Allah’ın katındaki cennetten düştük bu fani dünyada; hep geldiğimiz yeri, ana yurdumuzu, gerçek evimizi özleriz ömrümüz boyunca. Sazlıktan kopartıldığından beri onun hasretiyle inleyen neyin ah u enînine benzer cennet hasretimiz. “Doğrusu biz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156)
Zalim Firavun’un mümin karısıdır Hz. Asiye.
Cenab-ı Hakk tarafından inanan erkek ve kadınlara örnek gösterilendir.
Cennet kadınlarının sultanıdır, Huveylid kızı Hatice (r.anhâ), Muhammed Mustafa kızı Fatıma (r.anhâ) ve İmran kızı Meryem ile birlikte.
Doğurmadığı kimsesiz bir çocuğa kucak açan şefkat ve merhamettir.
İmanı uğruna canını ortaya koyan samimiyet ve kararlılıktır.
Sabır ve sebattır, cesaret ve feragattir Asiye…
Cennet mülkünü dünya saltanat ve mülküne tercih eden, saraydan vazgeçip cennette bir eve talip olandır…
İman bir iddiaysa ispat isteyen; iddiasını canıyla ispat edendir Asiye…
Şehit melikedir...