SAVAŞ VE ÇOCUK
Tuğba ÖZ
Klinik Psikolog
“Çocuk olsam yeniden; Bir tek düştüğüm için acısa içim. Ve kalbim, çok koştuğum zaman çarpsa sadece.”
Cemal Süreya
Çocuk ve Savaş! İki kelime arasındaki farklılıkları kendimize sesli olarak söyleyelim:
• İçinde aynı harfleri bile barındıramayan iki kelime.
• Biri yaşamın deneyimlenen ilk durağı, diğeri son.
• Biri yaşama arzusu ile dolu, diğerinin tek arzusu yok etmek.
• Biri var olduğu anda etrafındaki kişilere farklı anlam kazandırırken diğerinin ortaya çıkışı var olan anlamları yıkmak üzerine.
• Biri çevresindeki her değişikliğe merak duyarken diğeri her türlü farklılığa tahammülsüz.
●• Birinin doğumu çevresine sevinç ve ümit getirirken, diğeri…
Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre, istisnai erken rüşt durumları haricinde on sekiz yaşına ulaşıncaya kadar her birey çocuk kabul edilmektedir. (UNİCEF, 1989) Neden çocuk tanımı yapılmıştır, neden hakları belirlenmiştir veya neden çocuklar yetişkinlerden ayrı olarak değerlendirilmişlerdir? Theodor Seuss Geisel tabiriyle “tarihi geçmiş çocuklar” olarak her birimizin bir dönem yaşadığı, deneyimlediği ve bildiği bir şeyle ilgili neden bir tanıma ihtiyacımız olmuştur? Çocuk olmak her kişinin kendi kültürü, ailesi, inancı ve ortamı vs. doğrultusunda farklılaşmakta ve bu doğrultuda çocuğa bakış değişmektedir. Farklı dönemlerde yapılan tanımlamalar sonucunda, çocuklardaki deneyimleme ve anlamlandırma farklılıkları gözetilerek çocuklara karşı yapılan davranış ve uygulamaların yetişkinlerden farklı olması gerektiği söylenmektedir.
Fizyolojik (beslenme, barınma, eğitim, korunma vb.), psikolojik (sevme, sevilme, güvende hissetme vb.) ve sosyal ihtiyaçlarının (arkadaşlık kurmak, bir gruba ait olmak, statü vb.) karşılanması çocuğun en temel hakları arasındadır. Bakım veren tarafından karşılanan bu ihtiyaçlar sayesinde çocuk kendini güvende hissetmekte, sevildiğinin farkına varmakta, hem kendisiyle hem de yaşadığı dünya ile olumlu bir ilişki geliştirmektedir. Çocuğun en temel ihtiyaçları karşılanmadığında veya karşılanamadığında savunma ve başa çıkma kapasiteleri sınırlı olan çocuklar yetişkinlerden farklı tepkiler vermekte ve bakım veren/yetişkin rehberliğine çok daha fazla ihtiyaç hissetmektedir.
Çocuğun maruz kaldığı, şahit olduğu veya duyduğu ve kendini güvende hissetmediği, fiziksel ve/veya psikolojik olarak zarar gördüğü her türlü yaşam olaylarını travma kapsamında ele alabiliriz. Travmatik olaylar; savaş, felaketler, ani kayıplar, yaralanmalar veya ciddi tehdit gibi beklenmedik ve kişinin yaşanılan olay üzerinde kontrolünü kaybettiği hissini barındıran olaylar olarak ifade edilebilir. İnsan eliyle oluşturulan kitlesel travmalardan biri de savaştır. Sadece mekânsal olarak maruz kalan insanları değil; gören, duyan, anlatıldığına şahit olan herkesi derinden etkileme olasılığı olan travmalardan biridir savaş travması. Savaşa maruz kalma, çatışma bölgelerinde yaşama veya bu gölgelerden uzaklaşmak zorunda kalma gibi deneyimler hem fiziksel hem de zihinsel sağlık için yüksek düzeyde risk taşımaktadır. Peki, bu kadar kaotik ve yıkıcı olan, güvensizlik, korku, öfke, çaresizlik gibi yoğun duyguların ortaya çıkmasına sebep olan savaş karşısında çocukların deneyimleri nasıl olur?
Çocuk deyince sınırsız hayal gücü, çevresindeki her şeye hayreti olan ve dolayısıyla soracağı sorusu çok olan, keşfetme arzusu dur durak bilmeyen, heyecanlı, şaşkın, çok plan yapma ihtiyacı olmayan ve anlık hareket edebilen canlılar geliyor aklıma. En temel ihtiyaçları karşılandığında bu duygularla kendi dünyasında özgürce hareket edebilir ve yeni deneyimlere hevesli olabilirler aynı zamanda. Tüm bunlar güvenli ortam, bakım verenlerin sevgisi ve ilgisi kısaca hem psikolojik hem de fizyolojik şartlar sağlandığında mümkün oluyor tabi. Fakat savaş, çocukların ailelerinden ayrı kaldıkları ve/veya ailelerini kaybettikleri ayrıca arkadaşlarından, evlerinden, şehirlerinden ve bazen ülkelerinden uzak kalmaya mecbur kaldıkları bir ortam sunuyor çocuklara. Oyun arkadaşımın savaşın korkunç yanı hakkındaki yorumu “Nasıl çocukların eşyalarını ve oyuncaklarını çalarlar?” şeklinde olurken yaşanılan ve görülen bunun çok ötesinde olduğundan çocukların hissettiğinin çok daha korkunç olduğunu düşünmek zor olmasa gerek. Oyuncağın alınmasının korkunç algılandığı bir zihinde bombaları, yıkımları, kayıpları, yaralanmaları, açlık, susuzluk, okula gidememek, oyun oynayamamak, arkadaşlarını görememek vs. nasıl bir korkunçluktur.
Çocuk ve savaş… Ateş Böceklerinin Mezarlığı isimli animede savaşın çocuk cephesinde nasıl algılandığı anlatılmaktadır. İki kardeşin yaşadıkları onca zorluğa rağmen hayata tutunma çabaları ve ikisinin de çocuk olmasına rağmen büyük olanın küçük kardeşi için sarf ettiği çabayı görmekteyiz. “Normal” zamanlarda doğru olarak bildikleri şeylerin artık geçersiz olduğu, insanların her şeyi yapabileceği, kimsenin birbirine merhamet gösteremediği bir ortamda yaşama devam etmeye çalışan iki çocuk. Yaşadıkları ve şahit oldukları onca şeyin ağırlığından kurtulmalarına izin verecek bir ortama ve rahatlatacak, ihtiyaçlarını giderecek bir yetişkin konforuna sahip olmayan iki çocuğun hikâyesi. İzlerken bile ürperme, çaresiz ve kapana sıkışmış gibi hissetme ve elinizden bir şey gelmeme hâlini deneyimliyorsunuz. Bu sahnelerin birebir aynısı hatta daha dehşet verici olanlarını yaşayan çocuklar, savaşın yaşamlarının göz ardı edilemeyen bir gerçeği hâline geldiği çocuklar…
“Balıklar uyur mu, dünyanın kilosu kaç, hayvanlar neden konuşamaz, gökyüzü neden mavi, neden iki gözümüz ama bir burnumuz var?” Sorularının cevabını merak eden çocuklar, “Evimize bomba atılır mı, dışarıda oynarken silah sesi duyar mıyım, arkadaşlarımı bir daha görebilecek miyim, anne veya babamı kaybetme ihtimalim var mı?” gibi yetişkin insanın bile sormaya, cevabını deneyimlemeye korktuğu soruları sormaya başlar hale geliyor savaş ortamında. Bu ortamda çocuk olmak diye bir şey kalmıyor galiba. Çocuk olma hakları ellerinden alınıyor çocuk olamayan çocukların. Bazen ailesi için daha cesur kalmaya çalışıyor bazen teselli edecek kimsesi kalmıyor veya tepki verse de bir anlamı olmuyor.
Sonra başka sahnelere şahit oluyoruz. Vatandan ayrılış için beklerken bavulu kaydırak yaparak oynayan bir çocuk görüyoruz. Bomba sesleri eşliğinde top oynayan çocukları, şekerini yerken bir yandan ölümü izleyen çocukları görüyoruz. Tatlı kokular veya şekerli tatlar eşliğinde ölümü izlemek/deneyimlemek zorunda kalan çocuklar. Bu kadar ağır yaşam deneyimleri ve çocuk kelimesinin yan yana olmasında tuhaflık var diyoruz, diyor muyuz? Çocuk olamayan ama yetişkin gibi de hissedemeyen yani arafta kalmaya zorlanan çocuklar dolanıyor savaş meydanında. Öyle bir meydan ki hiçbir şeyin yeşeremeyeceği, kök salamayacağı, nefes alamayacağı, hayallerin avlandığı, komşu balkonuna kaçmayan tüm topların patlatıldığı ve akşam yemeği için eve çağrılan çocukların olmadığı bir meydan. Yeni bir canın doğmadığı, çocuk sesinin olmadığı yaşamla ilgili her şeyin ne kadar karamsar ve renksiz olacağı vurgulanırken ve bu durumun olmasından korkulurken, cıvıl cıvıl ve bir o kadar renkli olan çocukların yok edildiği savaştan bahsetmek(!) Buna ne demeli, nasıl isimlendirmeli?
Velhasıl,
“Çimenler
Ip-ıslak
Ben ağlayınca
Bir serçe
Konar pencereye
Ben gülünce
Gök masmavi
Bakıyorum diye
Bir gün
Kapıyı çalacak
Komşu çocuklar
Ben yürüyünce
İşte
Böyle böyle
Büyüyorum
Bir gündüz geliyor
Bir gece”
Cahit Zarifoğlu’nun ‘Büyümek’ şiirinde bahsettiği, çevresinde olan bitenin o var olduğu için olduğunu düşünen, her şeyin merkezinde olduğunu hayal eden çocukları yerlerinden eden, merkeze yerleşen savaş. Var olan her şeyi duymayan, görmeyen, hissetmeyen hâliyle yok etmeye, var olacak olanları da kendi karanlığında tutmaya niyetli savaş. Diğer tarafta bir milyon baloncuk kadar hayali olan, herkesten çok görmek, herkesten çok sormak, herkesten çok büyümek isteyen çocuklar var. Ve şayet bu çocuklarla gelecek yeşerecek diyorsak bırakalım dünyanın dönüşü bile onların sevincinden dolayı olsun.