SAUDADE VE HEPİMİZİN ÖYKÜSÜ
Zeynep KAYSERİ
Otuz ekim bin dokuz yüz seksen üç
Hele gelin görün bizim köyleri
Dünyadan ahrete başladı bir göç
Hele gelin görün bizim köyleri
Mevsimin boranlı karlı kışında
Valiler paşalar dağlar başında
Kime sorsan cevap gözü yaşında
Gör felek neyledi (oy oy) bizim köyleri
Âşık Reyhani
Yaşlı bir gürgen ağacının altında oturmuş zamanı seyrediyoruz. Yaprakların arasından başımıza ahenkle şıpırdayan tanelerin sesini dinliyoruz usulca. Ara sıra kavak ağaçlarının dalları arasında kümelenmiş kuş yuvalarına bakarak aidiyetlerimizi sorguluyoruz. Dünyaya aldanmanın, bel bağlamanın ve tüm ümitlerimizi dünyadan ummaktan doğan bir nefessizlik kaplıyor bedenimizi. Ölüme düçar olmanın her can için nerede olursa olsun son derece rasyonel ve gerçek olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Bugüne kadarki tamahkârlığımızdan utanarak kendimizden kaçıyoruz soluksuzca. “Ben! Ben!” derken sürekli, herhangi biri olduğumuzu hiç fark etmemiştik oysa. Masal bu ya! Şimdilerde hesap ediyoruz dünyanın kaç bucak olduğunu ve bucaklarda açılan çiçeklerin sahiplerini kıskanıyoruz. Hiç düşmemişiz düşlerimizin ülkesine ve hiç düşünmemişiz kanaat ağaçlarının nasıl yeşerebileceğini. Okşamamışız ki fesleğenlerini ruhumuzun, ellerimizden iyilik kokuları saçılsın. Bu dünyaya mimozalar, akasyalar ve leylaklar yetiştirmek, güzel hikâyeler yazmak için gelenler ne kadar haklılarmış meğer. Biz ise, bir deniz kenarında taşları yalayan suların rehavetine kapılıp aldanmışız dünyanın sayısız nimetlerine. Bir durak olduğunu unutmuşuz onun. Hakikat sanmış durmuşuz yıllarca gözümüzün şahitliklerini. Derin düşünceler içinde kıvranırken Varto felaketini anlatan Karakoç’tan bir söz peyda oluyor iki dudağımız arasında: “Ölenle ölmedik, yakınını yitiren gibi ağlamadık, aç kalanla aç kalmadık ama bir bakıma, bunların ötesine geçtik.” Dilimizde pelesenk oluyor bu mısra. Göğsümüzde yumru, boğazımızda düğümler. Şipşak! Bir fotoğraf makinesi hızıyla yaşandı ve bitti ömürler. Bir varmış, bir yokmuş idi, hep varmış sandık oysa.
Öylece oturuyoruz şimdi, zihnimiz bulanık, kalbimizde curcuna. İnsan, nisyan ile maluldü. Unuturdu. Unutmuştuk biz de her peygamberin bir hatırlatıcı olduğunu. Unutanlar için gönderirdi Allah. Kâinattaki tüm dilin, döndüğünce insana sürekli nasihat ettiğini es geçmiştik. Ne büyük bir kibrimiz vardı ki her şeye sahip olduğumuzu sandık, ya da çok kazanırsak sahip olabileceğimizi. “Dünya birine kalacak olsaydı Süleyman’a kalırdı. Ölüm satın alınsaydı, Nemrut tutar alırdı.” Ceplerimizi yoklasak, birkaç sadaka ve biraz kulluk ancak bulabiliriz pek çoğumuz. Oysa tüm göz açıklığıyla, türlü oyunlarla hep daha fazla mülk biriktirmeye yeltenirken, aslolan için ne de çok mütevazı ve kanaatkârdık(!). Islak ağaç kokusu burnumuzu sızlatıyor sanki ve gözlerimizden akan yaşların yüzümüzü ılıtmasından rahatsız olmuyoruz hiçbirimiz. Kalbimizin bu kadar acıyacağını hiç hesap etmemiştik. Aslında içten içe bir memnuniyet de var bu hâlimizden. İçimizden söküle söküle alınanlar, büyük bir boşluk oluştursa da nefes alıyoruz sanki bir yandan. Evet, içimizdeki kalabalık, sırtımızı, her şeye gücümüzün yeteceğini sanma kibri, omuzlarımızı çökertmiş biz farkına bile varmadan. Kargaların özgürlüğünü seyrediyoruz şimdi. Kedilerin rızık endişesi duymadan dolaşmasına gıpta ediyoruz bir de. Dünya hayatının yalnızca bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bile bile, hakikat sanmıştık yaşadıklarımızı şu ana dek. Ellerimizden kayıp giden hiçbir şey yoktu belki ama varlık da yokluk gibi bir imtihandı. Unutmuştuk işte. Mülkün kendimizin olduğuna inanmıştık. Bu bile yeterdi yanılmaya ve toprakla bağı koparmaya.
Evet, hepimiziz yukarıdaki cümlelerin sahipleri. Ağır, derin ve delici bir acının ortasına düştük aniden. Depremin can ve mal kayıpları çoktu, öyle çoktu ki, rakamlar yalnızca birer sayısal değere dönüştü hatta. Ondan daha elim bir sızı vardı artık her birimizin yüreğinde. Aslında yoktu. Boşluktu o… Silkelenmiştik sanki, sarsılmış ve örselenmiş. Aklımızda, kalbimizde, ruhumuzda ne varsa darmaduman eden büyük bir yıkıma maruz kalmıştık. Ölümün her sela sesiyle neredeyse her gün ince ince kendini hatırlatmasına rağmen, bize uğramaz sanıyorduk hep. Bir an yeterliydi oysa. Görmek için iki gözden fazlasının gerektiğini biliyorduk ama her baktığına iştahla koşan, elde edemediğinde kahrolan bizler, kör, sağır ve dilsiz kesilmiştik yıllarca. Şahit olduklarımızdan sonra, derin bir varoluş sancısı içinde kıvranıyoruz, acıyı yok saydığımız ve yücelttiğimiz hazza yapıştığımızdan yıllarca. Depremi yaşayanlar, ahiret gerçeğini her daim hissedenler büyük bir tevekkül ve tefekkürle teslim olurken biz öylece kalakaldık değil mi? Yemeden içmeden kesildik. Utandık gülmekten ve gri dışındaki renklerden. Ar ettik sevdiklerimize sımsıkı sarılmaktan. Teselli edilemeyecek kadar büyük acıların yüklendiği omuzların yenikliğini seyrettik uzaktan. Büyük kayıplar verdik biz de ama pes etmek işten değildi… Peki ya şimdi?
Dünya… Oluş ve bozuluşun, her daim yaratılmanın an be an idrak edildiği yer. Gazzali’nin pamukla ateş arasındaki ilişkiyi tanımladığı sonsuz dileyiş ve yaratma hâlini mümkün kılan mecra. Biliriz ki O dilemezse kayıp düşmez su damlası çam ağacının iğne yapraklarından. O dilemezse hiçbir kuş kanat çırpamaz uzak ülkelere. Yanardağlardan, sinekkuşuna, yaprak bitlerinden okyanuslara kadar her bir hareketi Hayy’dan alır evren. Ve tabii tıpkı kâinat gibi sünnetullaha dâhildir insanın seçimleri ve bu seçimlerin sonuçları. Doyumsuzluk, ihmal, kibir, tamah… Gittikçe artan gösteriş, riya, yüzeysellik ve kayboluş.
Dur, dinle… Dur dinle ki anla. Yüreği yananlardan şunu öğrenebilmek için sessizliğe bürün: Bu büyük örselenme bize yeni bir anlam, duruş ya da dirilik katacak mı? Biz, depremzede olmayanlar… İyileşecek miyiz?
Her birimiz kendi hikâyemizin kahramanıyız. Kararlarımızın mürekkebiyle yazdığımız bu hayat, hesabını vereceğimiz seçimlerden oluşuyor. Geleni Kur’ani bir bakışla yorumlamak, tüm peygamberlerin ve fahri kâinat efendimizin keder, korku, acı, hüzün gibi durumlardaki tutumlarını örnek alarak karşılayabilmek bizi selamete çıkaracak olan. Bir tırtıl ya da tohum gibi kabuğumuzu kırıp tüm zorluk ve acıya rağmen büyüyüp olgunlaşacak mıyız?
Saudade… Portekizce bir kelime. Özlenen şeye ya da kimseye hiçbir zaman kavuşulamayacağı anlamına geliyor. Delici bir özlem, yakıcı bir hasret. Sevdiklerinin ardından bu duyguları yaşayacak nice insan var artık etrafımızda. Kendimizi, samimi bir merhamet ve sonsuz iyi niyetle yaralanmış gönüllerin yerine koyabilecek miyiz? Yüzleştiğimiz o boşluktan insanlığımızı tutup çıkarabilecek miyiz? Utanmalarımızı unutmadan sorumluluklarımızı yerine getirebilecek miyiz? İsmet Özel, “Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak..." dizesiyle anımsatıyor hayatın bir dirilik gerektirdiğini. Özellikle de bugünlerde yola devam etmek için sahici bir diklik gerekiyor. Bizler, tüm acılardan dersimizi alıp dipdiri bir şekilde kardeşine sarılmak için uğraşan ensardan olabilecek miyiz?
Üç ayların içindeyiz. Recep ve şaban ayını geride bırakıyoruz. Hoş gel ramazan, tüm yaralarımıza. İkliminle serinlet yangınlarımızı, sıcaklığınla kuşat kardeşliğimizi. Bizi sımsıkı bağla birbirimize ki umut için cesaret edebilelim tekrar. Başı rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennemden kurtuluş olan bu ayda, elini sürekli taşın altına koyabilenlerden olalım. Tüm heybeti ve müşfikliğiyle Rahman’dan geliyor ramazan. Birleştiren, onaran, arındıran bir edayla bize kucak açıyor. Kardeşlik, paylaşma ve temizlenmenin en mümkün zamanı. Bismillah diyelim ve iyiliği çoğaltmakla işe başlayalım. Dünyanın hâlâ bir sesi olduğunu, hâlâ insanın insan için bir yurt olduğunu hissettiren güzel adımların var olduğunu gösterelim. Birbirimize yaslandıkça susturalım içimizdeki kıyametleri. “Say ki doydum!” diyelim ve paylaşalım gök sofrasından pay edileni. Emanet bilelim birbirimizi. Başkaları için döktüğümüz gözyaşı, merhem olsun kendi yaralarımıza da. Okşasın yetim başlarını tevazu dağıtan ellerimiz. Alıkoysun bizi oruç tüm kötülüklerden. Bismillah diyelim yine ve yeniden…