SANATIN
İFFETİ

Safiye GÖLBAŞI

İffet, düşünce tarihi boyunca pek çok tanım almış, çeşitli yönleriyle değerlendirilip üzerine kitaplarca söz söylenmiş bir kavram. Genelde, haramdan uzak durmak, helal ve güzel olmayan söz ve davranışlardan sakınmak anlamına gelen iffetin bence en güzel tanımlarından biri özgürlüktür. İffet temizlik, dürüstlük, ölçülülüktür doğru ama bugün, en çok da özgürlüktür. Her an, her fırsatta çeşitli yol ve araçlarla zihinlerimize empoze edilmeye çalışılan maskeli çirkinliğe, aşırılığa, hadsizliğe hayır diyebilme cesaretini, bu özgürlüğü bizlere ancak iffet verebilir. Zira iffet, aynı zamanda büyük bir güçtür. Bir hayat kaynağıdır.

İffetin, iffetli insanların olduğu yerde erdem vardır; erdemin olduğu yerde ise anlamlı, kıymetli bir hayat. Evvela güven veren bir yerdir iffetli insanın yanı, huzur ve ümit bahşeder. Genç ve ham ruhların gelişip erginleşmesi için uygun bir topraktır iffetin yöresi, orada zulüm yoktur, her şey yerli yerince ve yeterincedir; su, hava, güneş. İffetin gölgesindeki ruh çiçeği büyüyüp serpilecek.

Aynı zamanda bir mesafe ve yükseklik vardır iffette. Dünyayla ve şeytanla insan arasında olması gereken bir mesafe. Bu mesafede hak hak olarak batıl da batıl olarak karşılık bulur. İffetli insan aşağıdaki pisliğe, esfel-i safilinin kirine pasına bulaşmadan belli bir yükseklikte yaşar. Bu mesafeli duruş, iffetli kişiye bir süre sonra muazzam bir bakiye bırakır: İzzet. Kibir değil, asla değil, izzet. Ancak Allah’ın lütfuyla kulda zuhur edecek o yüce hedef yani.

İffet ve sanatsa oldukça ilginç bir ikili. Sanatta iffetin yeri yahut iffette sanatın yeri, üzerine uzun uzun düşünülüp konuşulabilecek, ilgi çekici başlıklar. Bu ikiliyi birlikte düşünmekse tam bir beyin ve kalp jimnastiği.

Sanat, kuşkusuz pek çok açıdan bir meydan okumadır. Yeni, güzel, anlamlı, değerli bir şey inşa etmek her hâlükârda zordur. İşin zorluğu biraz da sanatçının hareket alanının neredeyse sonsuzmuşçasına görünen genişliğinden gelir. Elimize bir kalem, bir fırça yahut bir kamera alıp akla hayale sığmayacak şeyler yapabiliriz. Devrimleri tetikleyebilir, dönüşümü başlatabilir, tabiri caizse çağ açıp çağ kapatabiliriz. Sanat, sanatçı, yadsınması mümkün olmayan böylesi bir güce sahiptir. Hâl böyle olunca bazı değerleri haiz bir sanat icra etmeye çalışmak, bunu tercih etmek, zorlu ve sağlam ama takdire şayan bir duruş gerektirir.

Sanatçının içi, özü, dünyası kaçınılmaz olarak eserine yansır. Bal küpü bal sızdırır, sirke küpü sirke. Doğaldır ki sanatçının iffeti yahut iffetsizliği de eserinden sezilir. Zira sanat başka bir formda da olsa sanatçıdan neşet etmiş bir çocuktur bir çeşit hayat, canlıdır, varlığa dokunur, tesir eder, onu değiştirir. İffetten yoksun bir sanat eserinin gizli tehlikesi ise aldatıcı olmasıdır. Sanat, yapısı gereği konu aldığı şeyi estetize ve idealize eder yani güzel gösterir. Bu durum bilhassa toplumu ifsat etmek isteyen karanlık güçler için bulunmaz bir fırsattır. Aslında çirkin, kötü, pis, insana zarar verecek olan herhangi bir şey, sanat adı altında yorumlanarak cazip gösterilebilir. Bu gösteri karşısında öncelikle genç zihinler savunmasızdır. Çirkinliğe bakmaktadırlar ama güzele baktıklarını zannederler. Kötüyle muhataptırlar ama iyilikle meşgul oldukları yanılgısına düşerler. Çünkü karşılarındaki şey “güzel” görünüyordur. Böylelikle zaman içinde hakiki güzelin ve iyinin nerede olduğu/ne olduğu konusunda akılları karışır, ölçü ve tartıları bozulur, sınırlarını muhafaza edemez olurlar. Yani iffetsiz bir sanat, körpe zihinlere hızla ulaşır ve orayı bozar.

Bilhassa sinema sanatı bu dejenerasyon için oldukça müsait bir zemindir ve sıklıkla değerleri imha yöntemi olarak kötülüğe alet edilir. Sinema aracılığıyla manipülatif sorular sorulabilir, çirkin sevdirilebilir, haksız haklı ilan edilebilir, tarih çarpıtılabilir, gerçekler saklanabilir, iyi olan kötülenebilir. Velhasıl toplum bazında zihinsel ve duygusal dizaynlar yapılabilir. Evet, sinemanın tüm sanatlar içinde ayrıcalıklı bir yeri olduğu su götürmez bir gerçek. Her film, çok sesli ve güçlü bir çıkış yapabilme potansiyeli taşır. Bu yüzden, elbette tüm sanat dallarında ama özellikle sinemada doğru örnekler, çöldeki vaha gibi hem nadir hem kıymetlidir.

İşte Murat Pay sineması bu vahalardan biri. Ne zaman bu yönetmenin bir filmini izlesem ben de kahramanların peşine takılıp içsel bir yolculuğa çıkarım. Pay’ın kahramanlarının hemen hepsi bir arayış içindedirler, içsel ve dahi fiziki olarak yolculuk yaparlar, imtihanlardan geçerler, geleneksel bir sanatın şemsiyesi altında ve çoğunlukla yalnızdırlar. Ama dikkat çeken başka bir ortak özellikleri daha vardır: Temiz insanlardır onlar, iffetlidirler.

Bu kahramanlar, mütevazı evlerinde sessizce omlet yapıp ampul değiştirirken, İstanbul’un bir köşesinden başka bir köşesine serazat gidip gelirken, yolları muhakkak Bursa’ya düşerken, bir kapının eşiğinde durup o kapının kendilerine açılmasını beklerken benim aklımda hep aynı soru yanıp söner: Böyle temiz gençleri beyaz perdede neden bu kadar az görüyoruz? Kendi çocuklarımı düşünürüm o gençlerin yerinde. Benim küçük oğullarım da büyüyünce böyle temiz, böyle iffetli olacaklar mı? Bir hattatın, bir nakkaşın, bir dervişin, bir mevlithanın rahle-i tedrisinden hürmetle geçecekler mi? Onlar da ilim öğrenmeyi hayatlarının meselesi hâline getirecekler mi?

Mâşuk’un Nefesi’ndeki konservatuar öğrencisi Abdurrahman, Mustafa Hoca’dan mevlit talim etmek ister, beraber meşk etmeyi, işin inceliklerini öğrenmeyi diler. Ancak defalarca hocanın kapısından “Haftaya gel evladım.” diyerek döndürülür. Bu bir terbiye metodudur. Abdurrahman, her seferinde evet mahzun ama sessizce o kapıdan ayrılır. Kapı açılana kadar saffetini ve sadakatini korur. Nihayet kapı açıldığında da yine saygılı, sessiz ve mütevazıdır. Yani öğrenmeye, olmaya, pişmeye, güzelleşmeye hazırdır.

Mirâciyye: Saklı Miras’ın Raci ise semazen olmak ister. Uzunca bir süre mesai harcar bunun için ancak bir gün dergâhın kapısındaki ayakkabıları ters çevrilir yani Raci’ye yol verilir. Sema ayinlerine Mevlevihane’nin camından ve uzaktan bakacaktır artık, mahzundur evet ama o da hürmetini korur. Bu sefer kayıp mirâciyye bestelerinin peşine düşer. Yine edep içinde, yine o temiz dünyada kalır. Yıllar sonra kızıyla birlikte Nûmâniye Dergâhı’nda süt içip mirâciyye dinledikleri o sahne, ne pak, ne güzel bir sahnedir.

Dilsiz’de ise daha bariz bir dönüşüm, değişim hikâyesine şahit oluruz. Kahramanımız Sami, yavaşça usul, edep, erkân öğrenecektir. Çeşitli imtihanlardan geçer, zorlanır, rüyalar görür, kafası karışır, âşık olur, vazgeçmek ister ama her seferinde daha gayretli ve daha iffetli yani daha doğru bir şekilde yoluna devam eder. Kıvama geldikçe canlanır Sami, hem hat üstadı Eşref Bey’e hem de gönlünü kaptırdığı Selma’ya karşı son derece dikkatli ve ölçülüdür. Tıpkı Sami gibi esasında yanında coşup taşmak istediği bir insanın huzurunda haddini bilen, edeple sükût eden kişi, yavaş yavaş bir kul olarak Rabb’ine karşı da haddini bilmeyi öğrenir. Dilsiz, pek çok açıdan pırlanta gibi bir filmdir ancak bilhassa ilişkilerdeki bu iffet, gerçekten göz alıcıdır.

Evet, ne zaman bu filmlerden birini izlesem derin bir nefes almış gibi açıldığını hissederim ciğerlerimin. Hayata, gençliğe, kendi çocuklarıma dair umudum artar. İşte derim tertemiz insanlar, iffetli, ihlaslı, irfan sahibi insanlar. Perdeden bize bakıyorsa bu güzellikler neden hayatın içinde de karşımıza çıkmasınlar? Ya da neden biz de onlar gibi olmayalım, neden çocuklarımız onlara benzemesin?

Öte yandan belki de işlerinin doğası gereği, sanat erbabının kafası çoğu zaman karışıktır. Çağın ruhu diye dayatılanlarla, insanların talep ve temayülleriyle, şeytanın değişen yüzleriyle mücadele etmek, bu arada da kendine ait estetik ve anlamlı bir ada oluşturmak gerçekten zor bir iş. Ama bazı isimler haktan ve hakikatten aynı zamanda güzelden ve iyiden taviz vermeden de yani sanatın iffetini muhafaza ederek de ortaya nice güzel işlerin çıkarılabileceğini gösteriyorlar. Gönlü bulanmış, yolunu şaşırmış sanatçılar, belki buradan kendileri için temiz bir çıkış, pak bir alternatif bulabilirler.

Sözü, iffetin ihsana bakan bir yönünün de olduğunu söyleyerek toparlamak isterim. İhsan, özetle Allah’ı görüyormuşçasına yaşamak demektir malum. Rabb’inin kendisini daima görüp gözettiğinin idrakindeki bir insan, elbette ki görünür görünmez her türlü çirkinlikten uzak duracaktır. Kalabalıktayken de yalnızken de, insanlarla sohbet hâlindeyken de kendi kendine düşünüyorken de tek başına bir sanat icra ediyorken de kalabalık bir çarşıda bir zanaatle meşgulken de iffetin sınırları içinde kalacaktır. Derken o iffetli insanın yanında bir yaşam pınarı kaynamaya başlayacaktır. Ve bu ışıltılı pınar, hem kendisine hem cemi cümleye güç, cesaret ve ilham vermek üzere çağlayacak da çağlayacaktır.