SANATIN DİLİ
SANATÇININ SESİ
Sema BAYAR
Bir sanat eserinin gizli arzusu muhatabın zihnine çengellerle tutunmak, onu sanatçının istediği duygu durumuna yahut fikre sürüklemek, kimi zaman sarsarak kimi zaman da uçurumlardan sarkıtarak tedirgin etmektir. Söz konusu tedirginlik onu olduğundan bir başka hâle çevirmek içindir. Sanatçı bu amaç doğrultusunda an gelir muhatabına bir yüzleşme teklif eder. Zihin dünyasına diş geçirir. Yakasını paçasını çekiştirir, aklını karıştırır, bildiklerini boşa düşürür. Kişioğlunu ardı sıra sürükler ve bilinmezliğin kapısına bırakır. Trajedi ile burun buruna getirir. An gelir zevk-i selimine hitap ederek onu tefekküre çağırır. İyi ve güzele yönlendirme helecanı duyar. Onu karanlıkla korkutmadan gün ışığının neşvesiyle tanıştırır. Bu tanışıklıkla birlikte kötülüğü yadırgamasını bekler. Aynalara yüksünmeden bakabilmenin reçetelerini sunar. Bir başka tedirginliğe kapı aralar. Nihai amaç okurun/izleyicinin farkındalığını artırmak, önce kendini ardından “öteki”ni anlamasını, anlamlandırmasını sağlamaktır. Sanatçı da insanlığın bir neferidir ve bazen ilk taşı o atar, ilk kurşunu sıkar.
Sanatçı, eseri vasıtasıyla toplumla iletişim kurar. Satırların arasına, renklerin kıvrımlarına, notaların ise ardına gizlenmiş meselesini seçtiği dil ile anlatmayı tercih eder. Bunu da anlamı açarak yahut kapatarak değil, bir miktar örterek dile getirir. Muhatabını aralıkta bırakmayı tercih eder, gizemi kullanır ve muhatabın ilgisini diri tutar. Sanatçı bir katarsis vadeder. Mesajı doğrusal değil dolaylıdır ve gücünü buradan devşirir. Katarsisle birlikte hem sanatçıda hem de muhatabında istendik bir arınma gerçekleşir. Yeni bir bilinç, yeni bir farkındalık… İyi ve güzel olana özlem… Bütün bunların yan ürünü olarak da estet bir bakışın neşet etmesi sağlanır.
Her iki yol ve yöntemde de sanatçı asıl itibarıyla ideal olanı arar. Karanlıkla didişirken aslında ışığın peşindedir, gün ışığıyla oynarken ise karanlıktan ürkmektedir. Dolayısıyla iyi ve kötü, güzel ve çirkin sanatın asli konuları arasında yer alır. Dostoyevski okurunu tedirgin ederken Tolstoy mahcup bırakır, biri karanlığın eteklerini çekiştirir öteki kandilin alevini yükselterek aydınlığa işaret eder. Peyami Safa’ya, Sözde Kızlar’da Mebrure’nin karşısında Belma’yı, Fahri’nin hemen tezadı olarak Behiç’i yazdıran da bu itkidir. Bu başat konular sanatın ve sanatçının dilini şekillendirir.
Sanatın dili, o sanat dalıyla malum yol yordamdır. Her sanatsal faaliyet kendine özgü biçimsel kalıplarla inşa edilir. Edebiyat, kelimeleri; resim, renkleri; müzik, notaları kullanır. Söz gelimi şiir yazıyorsanız anlamı taşıyacak en doğru kelime ve söz dizimi için cehdedecek, kelimelerle kavramlar arasında gizli bağlar kuracak, imgeselliğin kapısını çalacak, ses dizilimine büyük dikkat gösterecek, hem sizden önce söylenmiş sözlere hakkıyla vakıf olacak hem de yeri geldiğinde onlara kulak asmayacaksınız. Nurullah Ataç’ın dediği gibi: “Şair yeni bir dil icat edebilir ama bunun için gereken gücü gelenekten alır.” Sanatını kelimelerle icra eden edebiyatçı da öncelikli olarak eser verdiği dilin inceliklerini, kurallarını bilir, o sanatın dili ile dimağını doldurur ardından kendi sesiyle okurun karşısına çıkar.
Resimle ilgileniyorsanız şayet öncelikli olarak teknik açıdan resim sanatının detaylarını bilmeniz gerekir. Renklerin dilini keşfe çıkar, ancak sıkı bir eğitim sürecinden sonra kendi yaratıcılığınızın kapısını aralarsınız. Musiki ise ister hanende ister sazende olun, size notalarla, ölçülerle, usullerle gelir. İlmî çalışmalarda olduğu gibi sanat dallarında da usul esasa mukaddemdir ve bir sanat dalının usulü bilinmeden esasa dair köklü değişikler yapmak mümkün değildir. Teveccüh gösterdiğiniz sanat dalı sizden ona zaman ayırmanızı ister; emeğinize, gayretinize talip olur. Verdiğiniz emek, gösterdiğiniz gayret mukabilince sizi vitrinine taşır. Sanatın sınırları, bir ana yahut herhangi bir zamana ait değildir. Aksine o, bütün bir günü, bütün bir hayatı o idrak ve dikkatle yaşamanızı talep eder. Sanat için yegâne şart sanatkârın kendisidir ve ancak ömrünü sanata vakfeden sanatkâr o sanatın diline kulak verebilir.
Yazarlığın dışındaki pek çok sanat dalı asgari bir hazırlık, belli oranda teknik bilgiyi zorunlu kılarken edebiyat için maalesef okuryazarlık kâfi görülür. Belki de bu yüzden edebiyatta aylak okur ve ideal okur gibi kavramlar belirginleşir, ne okursa okusun bildiğini okuyanlarla yazıyı söke dike bambaşka bir bilinçle okuyanlar birbirinden ayrılır. Okuma bilinci yüksek bir yazar için her kitap, rahleitedrisinden geçtiği bir mürebbiye dönüşür. Birbirine yaslanan her kelime, anlama omuz veren her cümle bilincinin kıvrımlarında gezer.
Hakikatte diğer sanat dalları için de durum böyledir. Eskizlerinden başlayarak şaheserlerine kadar ünlü ressamların çizgilerini takip etmek âdeta bir eğitim metodudur. Sanatın özgünlük arayışı sizden önce yol yürüyenlerin adımlarını, bıraktıkları izleri, yıllar içinde oluşan birikimi öğrenmeyi zorunlu kılar. Buna o sanatı bir çerçeveye oturtan kurallar da dâhildir. Ursula K. Le Guin’in Dümeni Yaratıcılığa Kırmak’ta dediği gibi, kuralları yıkmak için önce onları bilmek gerekir. Resim sanatını ele alalım, bugün reel ile herhangi doğrusal bağı olmayan eserlerin ardındaki mahir ellerin, vakti zamanında doğayı tıpatıp taklit ettiğini, insan anatomisini tüm detaylarıyla bilip tuvale yansıttığını ancak bu tür çalışmalarından sonra esasta değişikliğe giderek kendi üsluplarını ortaya koyduklarını görürüz. Onlar öncelikle o sanatın diline kulak verirler. Renklerle kurdukları kurbiyet, fırça hâkimiyetleri, realist çalışmaları onları kendi seslerine taşıyacak basamaklardır. Kendi sesini bulan sanatkâr ise o kulak kabarttığı sanatın diline artık galebe çalar. Kimi altın sarılarla imzasını atar eserine, kimi fırça yerine parmaklarını kullanır, kimi bir çığlığın sesini tablosuna hapseder. Yıllarca formdan düşmeden reel olanı bozabilen Picasso için o artık balık değil resimdir. Fakat o kendi sesini bulmadan önce resim sanatının diline kulak vermiş, daha ilk gençlik yıllarında Bilim ve Hayırseverlik gibi tablolara imza atmıştır. Bir süre sonra ise kendi sesini, icra ettiği sanat dalının diline dayatmıştır. Kübizm akımının kurucularından Picasso, önceleri görülmüş olanı resmederken yıllar içerisinde dümeni görülmemiş ve söylenmemiş olana kırar. Yatay bir düzleme farklı görünümleri bir arada ve oldukça dağınık resmeder. O kuralları yıkma kudretine sahiptir zira yıktığı şeyi de en ince ayrıntısına kadar bilmektedir.
Bir müzisyen de özgün bir beste ortaya koymadan önce nice sazendenin eserini meşk eder. Notaların dizilimini, ölçüyü, usulü hakkıyla bilir. Eserini hangi makamda besteleyeceğine göre gam adı verilen nota dizilimine sadakat gösterir. Seçtiği usule uygun şekilde portrede notaları art arda dizer. Perde sayılarını ve oranları tespit eder. Nağmelerin açılış motifleri, o ilk nota ve karar sesi, portreye serpiştirilen bemoller ve diyezler ona bir zemin oluşturur. Bilinen bir zeminde bilinmeyeni arar. Bestesini yaparken sadakat gösterdiği o kurallar dizisinde küçük ama etkileyici gedikler açar. Aristo’nun sanat tanımını da içkin, hem aşinalığı hem de bilinmezliği bir arada barındıran eserler ortaya koyar. Nice bestekâr bununla da yetinmez. Zira müzisyenin sanatını icra ettiği o zemin de elbette çeşitlendirilmeli, literatür yeni usul ve makamlarla zenginleştirmelidir. Yine musiki açısından bakacak olursak bir bestekâr sadece besteleriyle değil, icat ettiği makamla da yürüdüğü yola yeni patikalar ekler, kendinden sonra gelecek müzisyenlere ışık tutar. Türk musikisinin Batı karşısında kan kaybettiği yıllarda, içe dönük reformist hareketleri destekleyen III. Selim, yeni makam ve terkiplerin ortaya konması için müzisyenleri teşvik etmiş, kendisi de pek çok yeni makam ortaya koyarak bu yolla musikimizin eski şaşaalı günlerine kavuşmasını dilemiştir. Bugün de nice sazende kendi icra usulleriyle anılmış, musikiyi zenginleştirmişlerdir.
İster edebiyat ister resim isterse müzik… Ortaya konan her ürün önce kurallarla kol kola yürür, temrinler sanatçıya sunulan zeminde icra ve inşa edilir. Sanatın kendi dili belirgindir. Fakat bir süre sonra yaratıcılığı kışkırtılan sanatkâr için o kurallar rahatça oynadığı bir bahçe değil, onu sınırlandıran çembere dönüşür. Geriye tek bir seçenek kalır, çemberi kırmak. O ilk hareket önce yadırganır hatta yargılanır. Bu dışlama sanat dalında kemikleşen kanonların gücüyle doğru orantılıdır. Fakat bir sanat eserinde aradığımız gerçekte nedir? O sanatın dili mi sadece yahut o ses üzerinde yükselen sanatkârın sesi mi? Estetik tabulara uygunluk mu yoksa estetik haz mı? Estetik tabular kanonu imlerken estetik hazlar önceleri kanon tarafından dışlansa da o hazlar üzerine sağlanan uzlaşı da zaman içerisinde yeni kanonlar inşa eder. O hâlde tüm yollar kanona çıkar, zira kanon bazen uzlaştırarak bazen de dışlayarak yeni kanonlar inşa eder ve ettirir. Frank Kermode Kanonun Estetiği kitabında zaman zaman dışlanan fakat en nihayetinde kendi varlığını ve tarzını literatüre dayatan eserleri, kanonun gücünü, değişim ve dönüşümünü anlatırken bu hakikate işaret eder. Sanatın dili kanonu, sanatçının sesi yeni kanonları imler. Muhatabı cezbeden, onun estetik ilgisini çeken, sanatın dili ile beslenen fakat onu aşan sanatkârın sesidir.
Sanatın sınırları, bir ana yahut herhangi bir zamana ait değildir. Aksine o, bütün bir günü, bütün bir hayatı o idrak ve dikkatle yaşamanızı talep eder. Sanat için yegâne şart sanatkârın kendisidir ve ancak ömrünü sanata vakfeden sanatkâr o sanatın diline kulak verebilir.
Sanatçı, eseri vasıtasıyla toplumla iletişim kurar. Satırların arasına, renklerin kıvrımlarına, notaların ise ardına gizlenmiş meselesini seçtiği dil ile anlatmayı tercih eder. Bunu da anlamı açarak yahut kapatarak değil, bir miktar örterek dile getirir.