SANATÇININ ARADIĞI

Sümeyye KARAKAYA

İnsan, yeryüzünde bulunduğu andan itibaren dünyada neler olup bittiğine dair hep bir merak içerisinde olmuştur. Varoluşunu sorgulamaktan, öğretileri anlama gayretinden, toplumsal hareketlerin nedenlerini çözmeye çalışmaktan ve evrenin gizemlerini düşünmekten kendini alamamıştır. Bu durum, tüm bu sorunlar üzerine düşünen çalışma gruplarının oluşumuna zemin hazırlamıştır; din adamları, filozoflar, bilim insanları ve sanatçılar.
Sanatın ne olduğu, sanatçının sanat eserini nasıl oluşturduğu konusunda ise birçok farklı görüş ileri sürülmüştür. Bu kadar birbirinden ayrı ve karmaşık teorilerin ortaya atılmasının nedenlerinden birisi sanatın komplike bir yapısının olmasıdır. Kişiden kişiye değişen gizemli üretim sürecinin sonucunda ortaya çıkan ürün ise yine muhatabına başka bir dünya vadeder ama bu dünyanın asla somut ve ispatlanabilir bir getirisi yoktur.
Bir sanatçının dünyaya bakışıyla bir bilim adamının bakışı aynı değildir. Bilim adamı, duygularını göz ardı etmeye çalışarak somut verilerin desteğiyle aklını kullanıp çeşitli çıkarımlarda bulunur. Sanatçı ise zekâsını, duygularını özgür kılar. Onun nesnellik iddiası yoktur. Kendilik üzerine eserini inşa eder.
Her bir sanat eseri üretme girişimi, büyük bir belirsizlik içinden, zekâ ve duygular merkeze alınarak kişinin geçmiş beceri ve donanımı aracılığıyla geçtiği bir yolculuk olarak tanımlanabilir. Üstelik sanatçı bu yolculukta nereye varacağını kestiremez. Her bir sanatçı için bu üretim sürecinin biricik olması, kişiden kişiye değişen kriterlerinin bulunması, sanatın formülize edilememesini açıklar.
Sanat bize kendinden başka ne vadeder?
Ernst Fischer; Sanatın Gerekliliği kitabında “İnsan her zaman olabileceğinden ötede bir şey isteyecek, yaradılışının sınırlarını her zaman aşmaya çalışacak, her zaman ölümsüzlüğe kavuşmak için uğraşacaktır. Bu her şeyi bilme, her şeye üstün çıkma, her şeyi kavrama isteğini yitirdiği gün, insan da insan olmaktan çıkar artık. Bu yüzden, doğadan bütün gizleri ve kendisine üstünlük sağlayacak olanakları elde edebilmek için her zaman bilime gereksinim duyacaktır. Yalnız kendi yaşayışında değil, hayal gücüyle daha denetim altına alamadığını sezdiği gerçekler karşısında yabancılık çekmemesi için de her zaman sanatın gerekli olduğunu unutmayacaktır.” der.
Sanatın bu kadar muğlak bir yapıyı temsil etmesine rağmen ona olan ilginin hiç kaybolmaması; kuvvetli bir ifade, güç, arayış aracı olarak kullanılması nedendir? Cevabı yine Fisher aracılığıyla arayalım:
“Belli ki kendini aşmak istiyor insan. Tüm insan olmak istiyor. Ayrı bir birey olmakla yetinemiyor; bireysel yaşamın kopmuşluğundan kurtulmaya, bireyciliğin bütün sınırlılığı ile onu yoksun bıraktığı, ama onun gene de sezip özlendiği, bir doluluğa, daha doğru, daha anlamlı bir dünyaya geçmek için çabalıyor. Kişiliğinin geçici, rastgele sınırları, yaşayışının kapanıklığı içinde kendini tüketmek zorunluluğuna başkaldırıyor. İstiyor ki, ‘benliğinden’ ötede, kendi dışında ama gene de kendi için vazgeçilmez bir şeyin parçası olsun. Eğer bireyden ötede bir şey olmak insanın özünde olmasaydı, boş, anlamsız bir istek olurdu bu. Çünkü bu durumda insan bir birey olarak da bir bütün olabileceği her şey olmuş olurdu. İnsanın çoğalma, bütünlenme isteği de gösteriyor ki bireyden ötede bir şeydir insan.”
Fisher, sanatı, gerçekliğin bütünüyle birleşme aracı, bireyin kendi evreni dışındaki evrene açılan yol, kendini kendi olmayanla bir görme isteğinin bir belirtisi olarak tanımlar. Ali Şeriati de buna yakın bir ifadeyle sanatın bu dünyadan açılan bir pencere olduğu imgesini kullanarak sanatın olanla değil, olması gerekenle ilişkisini belirtir.
Sanat bir şeyleri aktarmanın yolu olmuştur. Tolstoy, sanatçının bu aktarım arzusuna şu sözleriyle işaret eder: “Sanat insanın içinden kaynayarak gelir.” (Lev Nikolayeviç Tolstoy, Sanat Nedir, Şule Yayınları, 1992, s. 59.)
“Başlangıçta sanatçının gerçekliği tanınabilir bir biçimde yeniden üretme ve onun ‘sahici gibi’ görünen bir tasvirini yapma yeteneğine hayran kalırız.” (Ernst KRIS ve Otto KURZ, Sanatçı İmgesinin Oluşumu Efsane, Mit, Büyü, İthaki Yayınları, 2021, s. 100.) Bu bize ait duyguları yakalamamızı, yaşanmışlıklarımızı hatırlamamızı, kendimizi izleyebilmemizi sağlar. Ama daha sonra, yansıtılanın, bize ait olanları da kapsayan ve fakat bizim aynaya yansıyan görüntümüzden daha öte bir şey olduğu hissiyatıyla yüzleşiriz. Sanat eserinin bizimle yüzleştirdiği gerçekler, bu dünyadaki gerçeklerin ötesinde bir aşkınlık olarak varlık gösterir.
Sanat bize olan dünyadan olması gereken dünyaya kaçış imkânı verir. Bu yönüyle sanat, yanlış olduğunu düşündüğümüz durumlara eleştiri fırsatı sunar. Birçok romanda, güncel eleştirisi yapılarak var olması arzulanan insani yaşam imkânları sorgulanır ve hayal edilir.
Kendini görmekten kaçmayanın varacağı yer aşkın olandır
Marguerite Duras’a göre, bilinçdışında zaten bulunan, bir bütün hâlinde orada açığa çıkarılmayı bekleyen bir şeyin üstündeki örtüyü kaldırmaktı yazmak.
Sanat eseri, aracısız olarak sanatçının cevherinden yonttuğu bir üründür. Bunun için öncelikle kendisini icat sürecinin akışına teslim etmeyi öğrenmek zorundadır çünkü gerçek bir teslimiyetle kişi kendi ilham kanalına ulaşabilir. Duras, kendi ilhamına onu yaklaştıran şeyleri şöyle ifade eder: “Orada ışıkların altında meydana gelen her şey, büyük ölçüde tanrısal bir şeydi ve ben sadece onun geçtiği bir kanaldım. Yaşayıp giden oydu.” (Mason CURREY, Günlük Ritüeller II, Kolektif Kitap, 2019, s. 32.) Sanatı doğuran ilham zaten vardır, sanatçı o örtüyü kaldırandır. Eser, sanatçının öznelliğinden doğar ve ondan koptuğu andan itibaren artık muhatabının içsel dünyasına hitap eden bir duruş kazanır. Sanat eseriyle temas eden kişinin arayış aracı, kendiyle çarpışma sebebidir.
“Kimse yaralanabilir olmadan resim yapamaz, hissedemez. İnsanın yaralanabilir olması için çok güçlü olması gerekir.” (Mason CURREY, Günlük Ritüeller II, Kolektif Kitap, 2019, s. 132.) Konforlu bir hayat sürmüş hiçbir kimse, tüm insanlığa mal edilecek, her okuyanın kendinden bir şey bulabileceği bir eser ortaya koyamaz çünkü insan yaşadıklarından, acılarından, korkularından yani kendinden yola çıkarak, dolayısıyla kendisini ortaya koyarak bir sanat eseri üretebilir. Ürettiği sanat eseri onun kırıklarından içeri sızan ışıktır, onun aynada yansıyan aksidir. Sanatçının sanatıyla yüzleşmesi, kendisiyle yüzleşmesi demektir ve bu yüzleşmeyi hakkıyla gerçekleştirebilen her sanatçı kendi tekâmülünde bir adım daha atmış demektir. Artık bir sonraki adıma, bir sonraki esere hazırdır. O, eserde mermeri yontarken aslında yonttuğunun kendisi olduğunu, ortaya çıkacak olanın da yine kendisi olduğunu bilir. Bir insanın kendi zaaflarıyla, eksikleriyle, karanlığıyla yüzleşmesinin zorluğundan kaçamaz sanatçı. Peki, aynı zorluk, o eserle yüzleşen izleyici için de geçerli midir? Kaçmadığı miktarda, evet.
Sanatçı sanatıyla ömrü yettiğince aramaya devam edebilir. Poul Valery, “Bir şiir asla bitmez, sadece terk edilir.” demiştir. Sanatçı, eserini bir yerde tamamlamayı yani bırakmayı bilmek zorundadır. Eğer o eseri tamamlamamayı, o eser üzerinden aramayı sürdürmeyi yani eseri mükemmele taşımaya devam etmeyi seçerse bu ömrünün sonuna kadar devam edebilecek bir arayıştır. Çünkü sanat eseri için, mükemmellik sınırı yoktur; yani eser üretme çabası, aşkın olanı aramak demekse aşkın olan için varış noktası yoktur. Bu yüzden sanatçı, eserinde aramayı tamamlamayı ve bir diğer eserle yoluna devam etmeyi bilmek zorundadır. Bu da sanatın bizi, aşkın olana doğru bir yola çıkardığını, verili olan somuttan ötesini sezdirdiğini anlatır.