SANAL MÜBADELE: ÇALINAN DİKKAT VE EKRAN BAĞIMLILIĞI
Eda KÖKSAL
“Her yenilik bir toplu ölüm tehlikesini de beraber getirir.”
Mircea Eliade
Tarihçi Eliade bu sözü söylediğinde yüksek çözünürlüklü ekranlarla ve fiber hızda internetle toplumlara sızacak tehlikeyi öngörememişti. Elbette teknolojinin bize kattıklarını ve birçok şeye ulaşılabilirliği kolaylaştırdığını göz ardı edemeyiz. Fakat kendisine güzellemede bulunacağımız kadar da masum değil, ne yazık ki.
Nomofobik miyiz?
Teknoloji her alanda değişip gelişirken vazgeçilmezimiz hâlini alan, vücutta dopamin salınımını arttıran telefonlarımız ve onlara bizi bağlayan uygulamalar zamanımızın hâkimi oldu. Durum öyle bir hâl aldı ki; yolda yürürken kendi fotoğrafını (defalarca) çeken veya ekrana bakarak adım atan, kaldırımda size alan bırakmayan biriyle köşe kapmaca oynamak zorunda kalabiliyorsunuz. Haber bültenleri ekrana bakarken karşılaşılacak kazalarla doluyken onsuz bir adım atamayan hâlimiz bağımlılık olarak adlandırılıyor. Bu teşhis için bir madde kullanıp kullanılmadığına artık bakılmıyor.
Örneğin telefona mesaj geldiğinde bunu araç ekranından kontrol etmek, kaza oranlarını arttırıyor. Bu seviyedeki hâkimiyet kaybı, sarhoş bir insanın kullandığı araçtaki gibi güvende olmadığınızı gösteriyor. Nomofobik bir hâl alan bu kontrol yitimi ile herhangi bir sebeple açtığımız ekran kilidini ya amacımızdan saparak ya da onu geç gerçekleştirerek tekrar kapatıyoruz.
Eski Google çalışanı mühendis Tristan Harris -ki o da içine düştüğümüz cendereye ışık tutamayacağını anlayınca istifa ediyor- telefonu elinde tutmanın kumar makinelerinin kolunu çevirmekten farksız olduğunu savunuyor. Maruz kaldığımız önerme ve reklamlar bizi amacımızdan ne kadar uzaklaştırırsa, alışkanlıklarımıza ne kadar yön verebilirse o derece başarılı sayılıyor. Dikkatimizi çalarak tıklamamızı sağlayan her içerik o makinenin kolunu çevirmekten farksızlaşıyor.
Sıradan bir insan günde ortalama 2000 kez ekrana dokunuyor. Ekranlar yalnızca bebekler için değil, hızla akan görüntülere takılan herkes için tehlikeli, çırpınmazsak akıntıyla sürükleniyoruz.
Dijital Ağ Sosyal Medya
Bizi renkli camda hipnotize eden uygulamaların başında ise sosyal medya geliyor. Nörobilimci Matthew Lieberman’ın deneyine göre insan herhangi bir meşguliyeti yokken ya kendini ya başkalarını düşünüyor. Yani özetle boş zannettiğimiz anlarda bile beynimizin içi sosyal. Hâl böyleyken sosyal medyayla olan sıkı bağımız çok da yersiz değil.
Instagram’ın Doğuş İlhamı Skinner Teorisi ve Ötesi
Meşhur güvercin yemi deneyine göre ödüllendirilen davranış pekiştirilir ve tekrarlanma olasılığı yükselir. Örneğin Instagram sayfanızda küresel ve ekonomik güçlerin kulak tıkayacağı bir mevzuyu dert edindiyseniz, algoritmaya itaat etmezseniz sayfanız askıya alınır, en iyi ihtimalle yavaşlatılır. Fakat paylaşımınızda magazin, müstehcenlik, şiddet içeriği, (sponsorlu) reklam varsa görünürlüğünüz artar. Tebrikler! Ödülü kaptınız.
Andy Warhol, gelecekte herkes 15 dakikalığına şöhret olacak, dediğinde birilerine ironik gelse de tam o sahnedeyiz. Takipçilerce meşhur edilen; kabiliyet, fikir ve kadim bilgisi olmayan kişilerin yine aynı takipçiler tarafından hem örnek alındığını hem de sırası gelince linç edildiğini düşünürsek toplumu ve bireyleri zor bir psikolojik sürecin beklediğini görebiliriz. Popülerliğin tepe noktasına hızla yükselip şiddetle yere çakılmak da fenomenlerin ödediği bedel olacaktır.
Yine bir başka kontrolsüz içerik sağlayıcısı olan Youtube, yeni neslin kariyer planları arasında zirvede. Peki, yakın gelecekte hızla evrilen teknolojide kendine bu kadroda yer bulamayan gençler, mesleksiz ve kabiliyetten yoksun hâlleriyle nerenin yerlisi nerenin yabancısı olacaklar?
Bir veba gibi toplumları saran TikTok’ta ise meydan okumalar ve teşhircilik ile kazanılan paraların ahlakiliği, henüz dolandırıcılıktan hapse atılan fenomenler kadar dikkat çekmiyor. Özellikle genç kullanıcılarda gözlemlenen davranış bozuklukları, Tourette sendromunu andıran tik davranışları ve başka mental sıkıntılar, bu mecranın olumsuz yan etkilerinden sadece birkaçı. Yüksek bir bilinç oluşup tedbir alınmazsa ne yazık ki süreç insanlığın aleyhine işlemeye de davam edecek. Uygulamanın birçok ülkede yasaklanması meselenin hafife alınmaması gerektiğini gözler önüne seriyor.
“Twitter” te Instagram benzeri algoritmik kaygılarla çalışsa da işler orada görselden fikirlere doğru eğilim gösteriyor. Toplumun seçimlerine etki edecek potansiyeli olan bu sosyal medya alanında, istatistiklere göre karanlık duygular olumlu yapıcı duygulara kıyasla daha çok göze çarpıyor. Çığırtkanlık mekanizması şeklinde işlemediği zamanlarda bu mecraların tarafsız olduğu, insanların özgürce fikirlerini paylaştığı düşünülse de maalesef her paylaşım ve bilgi manipüle edilmeye de açık.
Sosyal varlığız evet, peki bu kadar insanla iletişimde kalmaya gerçekten ihtiyacımız var mı?
Antropolog Robin Dunbar, zihinlerimizin maksimum 150 kişi ile değerli bir sosyal ilişki kuracak kapasitesi olduğunu, sosyal medya hesaplarındaki binlerce kişinin sadece gözlemci sayılabileceğini savunuyor. Belki de haksız değildir. İnsanlar yalnızlaştıkça sanal ilişkilere bağlanıyor, onlara bağlandıkça daha da büyük bir yalnızlık girdabına sürükleniyor.
Teknoloji Çığının Altında Kalan Çocuklar
Yetişkinler olarak sadece kendimizi değil dijital çağın içine doğan çocuklarımızı da zararlı etkilerden korumakta zorlanıyoruz. Ebeveyn kontrolü uygulamaları, istenen mahremiyeti ne yazık ki sağlayamıyor. O yüzden en iyi denetim bizzat anne-babanın çocuğuyla kurduğu ilişkide saklı. Kontrolsüz ekran takibinin, çocukların siber zorbalık, istismara maruz kalma riskinin yanında, verilerinin uygunsuz sitelere eklenmesi de söz konusu. Bunun sonucunda da ruhsal bunalımlar, davranış bozuklukları, fiziksel rahatsızlıklar baş gösteriyor.
İkna Teknolojileri
Dijital dikkat ekonomisi için öz kararlarımız oldukça önemli bir veri. Bilişim uzmanı tasarımcıların konusu yazılımlar değil insanlar, tasarladıkları da kodlar değil bizleriz. Kod illüzyonistlerinin başarısını, hızla akan verilerle çalınan dikkatimiz belirliyor.
Araştırmalar 130 yıldır konuların gündeme yerleşme ve gündemden düşme hızında artış yaşandığını gösteriyor. Sisteme o kadar çok enformasyon yığılıyor ki her bir zerresine duyacağımız dikkat o miktarda azalıyor.
Teknoloji devlerinin bizi elinde tutmak için kurduğu stratejilerin yer aldığı büyük külliyatları var. Hatta ikna teknolojileri laboratuvarında bu faaliyetleri etik olarak yıllardır sürdürüyorlar.
İnsansı robotlar üretmek için dev şirketler birbirleriyle yarış hâlindeler. Aslında yıllardır hepimizin hücresel birer kopyası yani robotu var. Çevrimiçi seçimlerimizi, eğilimlerimizi, meraklarımızı tıpkı parmak izimiz gibi kopyalayıp bir gölge gibi etrafımızda döndürüyorlar, ışık kaynağı ise 0 ve 1’lerden oluşan kodlar.
Dijital Temizlik Önerileri
Bizlere ücretsiz sunulan tüm uygulamaların bir bedeli gerçekten yok mu? Bilişimcilerin lütufkâr hizmetleri mi tüm bunlar? Herhangi bir sosyal medya uygulamasının hangi yönü bizi cezbediyor ve bunun için günde ne kadar vaktimizi harcıyoruz? Uygulamalar ücretli olsaydı onlara ayırabileceğimiz maksimum vakit, kâr-zarar hesabı yapmamızı belki de kolaylaştırır. Bağımlılıklarımızın güç bulduğu zaaf ve ihtiyaçlarımızın arkasında ertelenmiş sorumlulukların, düzenlenmemiş zamanların, sahici sosyalleşmenin kısıtlılığının (zayıf aile ve dostluk bağlarının) yer aldığı görülüyor. Bu gidişi kontrol altına almak elimizde. Peki, ama nasıl?
Öncelikle isteksizliği kenara bırakıp hayattaki amaçlarımıza odaklanmalı ve kalıcı hâle getirebileceğimiz küçük disiplinler geliştirmeliyiz.
Sakinlik, odaklanma ve verimi artırır; kalabalıkların telaşı tefekkürü zorlaştırır. Kendimizle kalmak korkutucu değildir, aksine üretkenliğimizi destekler.
Yazılı kaynaklardan okumalar bizi düşünmeye, empati ve araştırma yapmaya iter. Ekran aracılığıyla okuma yapmak derin okumayı engeller. Tekrar tıklayarak ulaşabileceğimiz bilgi için öğrenme zahmetine girmeyiz, bu da hafızayı tembelleştirir. Dijital okuma yapılacaksa internet ve bildirimler kapatılmalıdır.
Fonksiyonel MR görüntülerinde birden fazla işi ayna anda yapmanın beynin ileri seviye işlem yapan bölümlerine zarar verdiği gözlemlenmiş. Seri pencereler odaklanmayı köreltir. Ekranı sadeleştirmek vakit israfını da önler.
İyi uyku, dengeli beslenme vazgeçilmezimiz olmalı. Vakitlice uyumadığımızda beyne olağanüstü durum mesajı gider, fizyolojik işlemler hızla devam eder. Ölçüsüz ekran, yeme bozukluğunu tetikler. Vücudu daha önce tanıştığı; enerjiyi kısa vadede arttıran kafeine, endüstriyel gıdaya (çoğunlukla şekere ve bağımlılık yapan baharatlı yiyeceklere) yönlendirir. Kafein uyku reseptörlerini bloke eder, yatmadan birkaç saat evvel yeme-içme bırakılmalıdır. İdeal oda sıcaklığı uykuya geçişi kolaylaştırarak ekrana yönelimi azaltacaktır.
Hobi edinmek, yeteneğimizi keşfetmek özgüvenimizi yükseltir. Yaşanılan mahalleyi, esnafı tanımak, şehirde daha önce gitmediğimiz yerleri keşfetmek ve düzenli yürüyüşler yapmak ruha iyi gelir. Doğal gıda yöntemlerini araştırmak, sürdürülebilir bir tanesini seçip uygulamak gelenekle bağ kurmamızı sağlar. İnsan hikâyeleri dinlemek ve bunları yazmak iyi hissettirebilir. Giydiklerimizin hikâyesini öğrenmek harcama alışkanlıklarımızı olumlu yönde değiştirebilir, online alışveriş sitelerinde geçirilen zamanı azaltabilir. Aile toplantıları organize etmek kaybedilen bağları kuvvetlendirir. Gezi, tiyatro, sinema gibi alanlarda telefonu sessize almak anda kalmaya katkı sunabilir. Telefondaki uygulama sayısını kontrol etmek, gereksizleri silmek, az gerekli olanları ana ekrandan kaldırmak ekrana dokunma dürtüsünü azaltacaktır. Yoğun bilgisayar oyunları DEHB teşhisi riskini artırıyorken eğlence alışkanlıklarımızı tekrar düzenlemeliyiz. Toplu ibadetler ruhsal ferahlık sağlar, haftada en azından birkaç vakti cemaat ile camide geçirebiliriz.
Elbette tüm kuşatılmışlıklarla bunları gerçekleştirmek kolay olmayacak. Değişimlerin aslında zinciri nasıl etkileyeceğini görmek için yine de denemeye değmez mi?