SAMİMİYETİN DİLİ
KURBAN
Dr. Kübra ÇİÇEKLİ
İhram-ı dereş gir, dilâ ferman kon
Vender Arafât-ı nîstî cevlân kon
Hâhî ki torâ Ka’be koned istikbâl
Mâyî yo menî râ be mina kurbân kon
Mevlana
Kurban, Allah’a yakınlaşmak için benlikte taşınan her türlü dünyevi hırs ve arzudan uzaklaşmak, ibadet ile nefsi terbiye etmektir.(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan, Erkam Yayınları, 4/543.) Sözlükte yakın olmak, yaklaşmak, yakınlaşmak gibi anlamlara gelen kurban kelimesi Kur’an’da, “Allah’tan başka O’na yaklaştırsın diye edindikleri tanrılar kendilerine yardım etselerdi ya..” (Ahkaf, 46/28.) ayetinde ibadet anlamı kazanmasından önce asıl manasıyla kullanılmıştır. Kurbiyet de denilen insanın Rabbiyle kurduğu yakınlık ancak kendi benliğinden arınması ile vuku bulur. Bir başka deyişle kurban, insanın benliğinin ters yüz edilmesidir. Dünyada ona zevk veren, peşinden koştuğu aşkla istediği, olması için uğraştığı, kalbindeki Allah sevgisini gölgelendirecek her ne varsa hepsinin bir kenara bırakılmasıdır. (Ali Şeriati, Hac, Fecr Yayınları, s.110.) İnsanoğlu dünya ahiret dengesinde, kalbinde taşıdığı varlık sevgisinde ayarı kaçırırsa tekrar dengeye gelmek için imtihana tabi tutulur. Bu imtihanların belki de en büyüğü kendisinden sonra geleceklere örnek olsun diye Yaradan’ın adına selam gönderdiği İbrahim’inki (a.s.) idi. Tevhid elçisi ulu’l-azm peygamberi İbrahim (a.s.), zalim ve cahil şirk düzeninde işkenceye göğüs germiş, zulme alışmış bir kavim içinde ve karanlık çağda yaşlanmıştı. Nübüvvetinin zirve noktasında, yine beşer olarak kalmıştı. Büyük ilahi risaletinin sonunda bir beşer olarak ahir ömrüne geldiğinde bir oğlu olmasını çok arzulamıştı. Rabbine, “Ey Rabbim bana dürüst ve erdemli bir erkek çocuk bağışla.” (Saffat, 37/99.) diye yalvardı. Cenab-ı Hak bu içten duayı karşılıksız bırakmadığını Kur’an diliyle “Bunun üzerine ona kendisi gibi yumuşak huylu bir erkek çocuk müjdeledik.” (Saffat, 37/101.) ayetiyle bildirmiştir. İbrahim’e (a.s.) bahşedilen bu oğul bir baba için oğlun ifade ettiğinden çok daha fazlasıydı. İsmail ki gelişi bir ömür beklenen, bir asırlık acı ve ızdırabın mükâfatı, macera dolu bir hayatın meyvesi, yaşlı bir babanın tek oğlu, acı dolu umutsuzluktan sonra tatlı bir umuttu. İbrahim’in İsmail’i vardı kalbinde dünyalık adına en büyük yeri kaplayan, herkesin İsmail’i ise bir başkadır. Kiminin kendisi kiminin ailesi kiminin mesleği, serveti, haysiyetidir. Rabbi İbrahim’den kendi elleri ile bıçağı İsmail’in boğazına dayamasını ve kesmesini istemişti rüya yoluyla. Nemrut’a eyvallah etmeyen, mabetteki putları korkmadan kılıçtan geçiren İbrahim (a.s.), biricik yavrusunu kurban etme düşüncesi ile korkudan titriyordu. Kendi içinde savaşların en büyüğünü veriyordu. Canıyla bağlandığı menfaat ile imanıyla bağlandığı hakikatin savaşıydı bu. Rabbi gözünün nuru, onu hayata bağlayan oğlunu bu dünyada yaşamasının ve kalmasının anlamı ile sınıyordu. Aman Allah’ım bu ne büyük bir imtihan! Tevhidin yeryüzündeki davetçisi, insani görkem, ululuk, izzet ve olgunluk sembolü olan İbrahim’in (a.s.), kullukta vermesi gereken son bir imtihanı daha vardı. Belki de bu en zoruydu. İbrahim (a.s.) Rabbine olan samimiyetini, ihlasını oğlunu kurbanı etmekte tereddüt etmeyerek ispatlamış, imtihanı geçmiş ve Rabbine yakınlaşmıştır. Rabbi kuluna şah damarından daha da yakınken kulun Rabbine yaklaşması için yapması gereken ödevleri, vermesi gereken imtihanları olduğunu da tüm insanlığa göstermiş oldu. Artık insanlığın imtihan konularından biriydi sevdikleri. (Enfal, 8/28.) Denge üzerine kurulan dünyada insan hayatında kefenin ağır basan tarafı “aşırı” diye nitelenen kişinin İsmail’idir. Terazinin dengelenmesi için o çok istediği şey kişinin sınanması ile neticelenir. Bu sınavda İsmail’ini kurban etmeyi göze alamayan imtihanı geçemez. Öyle bir zorluk ki insanın benliğine ayna tutar. Nasıl yüksek ısıda altın en güzel şeklini alıyor, yüksek basınçta kömür elmasa dönüşüyorsa nice imtihan da salih bir kulu fasığa kralı firavuna dönüştürür. Dolayısıyla kimin altın kimin bakır, kimin elmas kimin kömür, kimin şeytan kimin melek, kimin Firavun kimin Musa olduğunu ortaya çıkaran bir ayraçtır imtihan.
İbrahim oğlu İsmail büyüdüğünde ona rüyasını “Yavrucuğum, seni rüyamda kurban ettiğimi gördüm, düşün bakalım sen bu işe ne dersin?” diyerek anlattı. İsmail, “Babacığım sana buyurulanı yap, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Saffat, 37/101-102.) dedi. İsmail’in bu cevabı İbrahim’in imtihanın kendi nefsi ile olduğunun, hiçbir bahane ve sebebe kaçmasına fırsat verilmediğinin şeksiz göstergesidir. Bu cevap üzerine artık yapacak bir şey kalmayınca baba oğul Mina’nın yolunu tuttu. İbrahim ve oğlu İsmail aşırı istek ve arzu demek olan Mina’ya Allah aşkı dışında olan her türlü aşırılıklarını kurban etmeye doğru yola çıktılar. Bugün milyonlarca Müslüman Arafat’ta kendinin, aşırılıklarının bir başka deyişle kurban edilmesi gereken yanlarının farkına varır. Bu farkındalığı içselleştirmesini engellemesin diye şeytanı taşlar. Samimiyetini Mina’da dünyaya dair heva ve hevesini kurban keserek Rabbine gösterir. Bütün bu menasik, nitelikli bilinç ve farkındalıkla yapıldığında kişiyi Rabbine yaklaştırır. İbadetin maksadı hâsıl olur.
Kişi, Allah’tan başka gönlünü meşgul eden her şeye karşı sınırını muhafaza eder, Allah’a niyazın zirve noktası Arafat’ta gönlünü arındırarak ulaştığı ulvi yoklukla Rabbine yönelmeyi, Kâbe’nin onu karşılamasını isterse benliği ve bizliği Mina’da kurban etmesi gerekir. Kurban ibadetinin maksadı ve gayesi anlaşıldığında, “Onların ne etleri Allah’a varır ne de kanları, ona ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır.” (Hac, 22/37.) ayetinin makasıdı zuhur etmiş olur. Anlaşılan, farkına varılan bu makasıd ile Kurban bütün ibadetlerin ortak adı hâline gelir. Çünkü her ibadette aslolan gaye Rabbe bir adım daha yaklaşmak ise Allah’a yaklaşmanın adı olan Kurban bize samimi niyet ve selim kalple olan her türlü yönelişin kulluk yolculuğunda kapıları araladığını anlatmaktadır.