SAKLI HAZİNENİN PEŞİNDE


Prof. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ

Kırıkkale Üniversitesi

İslami İlimler Fakültesi    



Âdemoğlu, yaratılış itibarıyla tez canlıdır. Hayatın akışı içinde karşılaştığı olayları çoğu zaman aceleyle değerlendirir; küçük bir sıkıntıyı talihsizlik, anlık bir kazancı ise nimet olarak görme eğilimi meydana çıkıverir. (Enbiya, 21/37.) Oysa hayatın hakiki çehresi, gözlerimizin hemen görebildiğinden çok daha geniştir. Peki, gerçekten hakikati görebilmek, olanı olduğu gibi idrak etmek için sabır gerekmez mi? Bu noktada akla şu soru gelir: Sabır, sadece sıkıntıya katlanmak mıdır, yoksa biraz durup beklemek, gözlerimizi kapatıp kalbimizi dinlemek, yaşananı olduğu hâliyle kabullenmek ve ruhun derinliklerinde bir dinginlik hissetmek midir? İşte böyle anlarda, “Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah, sabredenlerin yanındadır.” ayeti gönlümüzü ferahlatıverir. (Bakara, 2/153.)

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155.) ayetinde de ifade edildiği üzere, hayat pek çok yönden zorluklarla ya da aniden karşımıza çıkıveren fırsatlarla doludur. İnsan, çoğu zaman hemen hüküm vermek ister; “bu bir felaket” ya da “bu bir fırsat” deyivermek kolay gelir ona. Oysa Allah sadece görünene değil bütün resme hâkimdir. Sabır, işte tam da bu bilinmezliğin ortasında kalbin sükûnetini koruma sanatıdır. Bu sükûnet, bekleyişten ibaret olmayan, her hâle dikkatle nazar kılmayı ve yaşananlardan kalbe hikmet devşirmeyi öğreten bir iç terbiye ve gönül huzurudur.

Olaylara sabırla yaklaşan kişi, yaşadıklarını aceleyle hükme bağlamak yerine küçük bir kaybın, yarın büyük bir nimete dönüşebileceği gibi anlık bir kazancın ise her zaman bir nimet olmayabileceğini idrakin huzuruna erer. Böylece sabır, gözleri açar, kalbe dinginlik verir, insanın hayatın bütün boyutlarını kavramasına imkân tanır. Bu hususta Resulullah sabrı, musibetlere karşı sabır, kullukta sabır ve günah işlememekte sabır olarak geniş bir perspektifle ele alır. (Süyûtî, 2/42; Deylemî, 2/416.) ve sabrı bir nimet olarak tarif eder. (Buhari, Zekât, 50; Rikâk, 20; Müslim, Zekât, 124.)

Sabır, zorluklar karşısında gösterilen bir erdem olmanın yanında aynı zamanda bolluk ve nimete şükretmeyi de öğretir. Tasavvuf büyükleri, sabrı insan ruhunun en nazik eğitimi olarak görmüşlerdir. Cüneyd-i Bağdadi, sabrı acı bir içeceği yüzünü buruşturmadan içmeye benzetirken; Mevlana, “dikenin üstünde gül yetiştirmek” şeklinde tarif ederek gülün dikene sabretmesiyle güzel kokulu hâle gelmesini örnek göstermiştir. (Mesnevi, 6/114.) Bu örnekler bize sabrın, “sabrın sonu selamettir, sabırla derviş muradına erermiş” düşüncesiyle her hâlin, her anın anlamını idrak ederek yaşamak olduğunu bir kez daha hatırlatır. Hayatın büyük ve küçük sürprizleri arasında sabır, gönlü genişletir ve kulun Rabbiyle olan bağlantısını güçlendirir.

Bu hususta sözün özünü berraklaştıran şöyle bir hikâye anlatılır: Bir köyde, fakir fakat bilgeliğiyle tanınan bir ihtiyar yaşarmış. Dillere destan bir boz kısrağı varmış. Hükümdar, büyük bir servet teklif etmiş; fakat ihtiyar atını satmamış: “Bu at benim dostum, insan hiç dostunu satar mı?” demiş. Gel zaman git zaman, bir sabah, at kaybolmuş. Köy halkı toplanmış ihtiyarın kapısına, gördükleri manzaraya aldanarak “Gördün mü, seni akılsız ihtiyar! Bak, teklif edilen serveti geri çevirdin, şimdi ne paran var ne atın.” demişler.

İhtiyar sakince “Doğru olan tek şey, atın kaybolduğudur. Bunun talih mi, talihsizlik mi olduğunu kim bilebilir?” cevabını vermiş. On beş gün sonra at geri dönmüş; üstelik on iki başıboş yılkı atıyla birlikte. Köylüler sevinçle koşmuşlar ve haykırmışlar: “İhtiyar! Meğer ne büyük bir talihmiş bu. Bak, bir at gitti, on üç at geldi.” demişler. İhtiyar yine sükûnetle, aynı bilgeliğin diliyle konuşmuş: “Gerçek olan tek şey, atın geri dönmüş olmasıdır. Talih mi talihsizlik mi, bilinmez. Acele hüküm vermeyin.” Ardından oğlu atları terbiye ederken düşmüş ve bacağını kırmış. Köylüler yine zahire takılıp alelacele hüküm vererek “Gördün mü ihtiyar? Bu atlar uğursuzluk getirdi.” deyivermişler. İhtiyar yine sakince “Hakikat olan, oğlumun bacağını kırmış olmasıdır. Bunun hayır mı şer mi olduğuna ancak Allah hükmeder.” diye cevap vermiş.

Bir süre sonra ülke, başka bir ülkeyle savaşa girişmiş, köydeki tüm gençler askere alınmış, ihtiyarın yaralı oğlu ise cephe gerisinde kalmış. Köylüler, bu sefer farklı bir gözle yaklaşmış: “Haklıymışsın. Oğlun yanında kaldı, bizimkiler belki dönmeyecek.”

İhtiyar hâlâ sakin bir üslupla konuşuyormuş: “Hayat küçük parçalar hâlinde akar. Biz yalnızca bir parçayı görürüz. Doğru hükmü verecek olan yalnızca Allah’tır. Rabbim neylerse güzel eyler. Belki bir şehadet şerbeti, belki bir gazilik nimeti, belki de zahidane bir ömür. Önemli olan, niyetin halis olması…”