SAF AKIL İLE
SAF FİİLİN İLİŞKİSİ

Ali Necip ERDOĞAN

Kişi, fiillerini ve fiillerinin kaynağını bilmek zorundadır. Çünkü ahlak (hem genel anlamda hem bireysel anlamda) kendini (fiillerini ve kaynağını) ve dünyayı bilmekle inşa edilebilir. Mecelle’nin birinci maddesi, “İlm-i fıkh mesâil-i şer’iyye-i ameliyyeyi bilmekdir.” der. Yani, fıkıh ilmi amelle ilgili şer’i meseleleri bilmektir. Çünkü hukuk (fıkıh) kişinin kendisiyle, muhatabıyla, içinde yaşadığı toplumla ve vatandaşı olduğu ülkeyle/devletle olan ilişkisini düzenler.
Mantık doğru düşünmenin, hukuk da doğru hareket etmenin ilmidir. Düşünmede hataya düşmemek için mantık, fiillerde hataya düşmemek için de hukuk gereklidir. Doğru düşünmenin ilkeleri zaman içinde oluşan birikimin mantık (logos) ismini almasıyla kurallar manzumesine dönüşürken doğru hareket etmenin ilkeleri de süreç içinde birikerek hukuk ilmine dönüşmüştür. Dolayısıyla akıl ve fiil birbirinden ayrı olduğu hâlde birbirini tamamlayan cüzler (parçalar) olarak tekemmül etmişlerdir ve etmeye de devam edeceklerdir. Bu tarihsel birikim süreci içerisinde aklın fiilden doğduğu ileri sürülebilirse de fiilin akıldan doğduğu da ileri sürülebilir. Çünkü biri diğerini ne zaman kapsarsa kapsanan, gelişip genişleyerek kapsayanı aşma eğilimi göstermiştir. Böylelikle birbirlerini sürekli olarak kendi dışlarına itip değişime zorlamışlardır. Bu zorlama; hukukun, felsefenin, edebiyatın, bilim ve sanatın doğmasına sebep olmuştur. Her biri bir disiplin olarak ayrışmış ve başka disiplinlerin doğmasını da beraberinde getirmiştir. Böylelikle her disiplin kimi zaman amaç kimi zaman da araç olmuştur. Ama her halükârda akıl ve fiilin kapsamı içinde kalırken aklı ve fiili kendi kapsamlarıyla geliştirip genişlemişlerdir.
Düşünce dünyası her zaman aklı önceleyip fiili ikincil konuma itmiştir. Bu tavır günümüzde geçerliliğini hâlâ korusa da diğerkâmlığı, ötekini düşünmeyi dışlayarak bireyi inşa etmiş, bilim ve teknolojideki ilerlemelerle yerini güçlendirmiş ancak toplumsallığı çözünmeye uğratmıştır. Akıl ve inanç arasındaki gerilim tam da buradan doğar çünkü inanç fiili de önceler. Fiili öncelemek, bir aklın diğer tüm akılları baskı altına alarak öne çıkmasını engelleyici işleve sahiptir. Hem bireysel ahlak hem toplumsal ahlak, fiili öncelemekle inşa edilebilir. Zira ahlak, fiil olmadan söylemden ibaret kalacaktır. Efendimiz (s.a.s.), “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” demiştir. “Güzel ahlak” onun fiilleriyle (sünneti) görünür hâle gelmiş ve tamamlanmıştır. Bu yüzden tüm Müslüman dünyası sünneti öncelemiştir. Çünkü sünnet öncelikle müteal (aşkın) olana dayanan fiiller anlamına gelmektedir. Böylelikle akıl, fiil üzerinden inşa edilen bir akla dönüşmektedir ki kişilere kendi akılları bakımından alan da açılmış olmaktadır. Sünnet terk edildiğinde akıl aşkın olanla bağını yitirdiğinden saplanıp kaldığı yerde patinaj yapabilmekte, akıl terk edildiğinde de sünnet bağlamından kopabilmektedir. Felsefenin aklı önceleyerek fiili düzenlediğini, buna karşılık inancın fiili önceleyerek aklı şekillendirdiğini dikkate aldığımızda içinde bulunduğumuz dönemin aklı desteklemeyen fiil ve fiili düzenlemeyen akıl açmazıyla sakatlanma tehlikesi içinde olduğunu görebiliriz. Zira modern dünyanın inşa ettiği aklın içinde fiillerimizin anlamının, içeriğinin neden zayıfladığını anlamamız gerekli.
Gözleme ve tecrübeye dayanan fiil ile gözleme ve tecrübeye dayanmayan fiil arasındaki farkın altını çizmek gerekir. Bu, Kant’ın saf bilgi ile deneysel bilgi arasındaki ayrımı belirlemesi gibidir. Kant, bütün bilgiler tecrübe ile başlar ancak bütün bilgiler tecrübeden kaynaklanmaz, der ve saf bilgiyi, içinde deneysel unsurlar bulunmayan bilgi olarak niteler. Matematiksel hesaplamaları da örnek olarak gösterir. Çünkü bir “şey” önce inşa edilip sonra hesaplanmaz, önce hesaplamalar yapılır sonra bu hesaplamalara göre inşa süreci başlar. Bu yüzden matematikle elde edilen bilgi saf bilgidir. Zira bu hesaplamalar gözleme ve tecrübeye dayanmaz. Bu yüzden bütün bilim dalları matematiğe ihtiyaç duyarken matematik hiçbir bilim dalına ihtiyaç duymaz. O, soyut bir alanda tek başınadır. Çözülemeyen bir matematik problemi çözüldüğünde fizik bilimi bu çözümü inşa faaliyetinde kullanır. Mesela Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii’ni inşa ederken yaptığı matematiksel hesaplamalarda integral hesabını kullanması gerektiği ileri sürülmüştür. Ancak Sinan’ın döneminde integral hesabı bilinmemektedir. Sinan’ın ya başka bir hesaplama yöntemi bulduğu ya da isimlendirilmemiş olsa da integral hesabı yaptığı düşünülmektedir. Kant’ın belirlemeleri üzerinden baktığımızda Sinan’ın dehasının “saf aklı” işletebilmiş olmasından kaynaklandığını düşünebiliriz. Çünkü Süleymaniye Camii daha önce eşi benzeri bulunmayan bir eserdir. Demek ki Sinan, kendinden önce var olan bir algı ve tecrübeye dayanmamıştır.
Tıpkı bunun gibi bazı fiiller de gözlem ve tecrübeye dayanmadan hatta belki matematik hesaplamalar yapılmadan icra edilebilir ve hiç beklenmeyen sonuçlar doğurabilir. Her insanın hayatında böyle fiiller eylenmiştir, yani herkes hayatında en az bir kez açıklayamadığı bir fiil icra etmiştir ya da böyle bir fiile maruz kalmıştır. Çoğu kez bu fiiller neden-sonuç zincirinden de bağımsızdır. Akla ve neden-sonuç zincirine bağlı olan insan, akıldan ve neden-sonuç zincirinden bağımsız bir fiili düşünemez konuma gelmiştir. Hâlbuki keşiflerin ve icatların birçoğu farklı bakış açılarıyla elde edilmiştir. Akıl ve neden-sonuç zinciri dışsallık bakımından son derece anlamlı ve geçerlidir ancak içsel dünyada işlemez. Hayal gücü aklı da neden-sonuç zincirini de umursamaz. İnterneti ve cep telefonlarını aklımıza getirmemiz yeterlidir. Eğer birilerinin hayali olmasaydı bunlar da olmayacaktı. Mantık ve tutarlılığı dikkate aldığımızda aklın ürettiği değerlere ulaşırken ki bunlar ağırlıklı olarak dış dünyayı inşa eder; iyi olmayı dikkate aldığımızda fiilin ürettiği değerlere ulaşırız ki bunlar da ağırlıklı olarak iç dünyayı inşa eder.
İnsani, ahlaki, etik ve estetik değerler söz konusu olduğunda iki durum ortaya çıkar: Bunlardan birincisi, değerin dışsallığı, yani değerin dış etkenler tarafından belirlenmesi; ikincisi, değerin kendinden menkul olması yani kişinin söz konusu değerleri idrak edip, benimseyip uygulayan olmasıdır. Örneğin kişinin kanunlara uyması değerin dışsallığından kaynaklanır. Kanun ortadan kalktığında değer de ortadan kalkar. Değer iç dinamiklerden kaynaklandığında yani kişi ahlaki etik estetik değerleri aşkın olandan alıp kendi iç dinamikleri ile harmanlayarak, idrak edip, benimseyip uyguladığında bizzat yasanın kendisi olur, böylelikle yasanın ortadan kalkması gibi bir durum söz konusu olmayacağından değerin ortadan kalkması da söz konusu olmayacaktır. Kişinin fiilleri kanundan kaynaklandığında, kanuna yaslandığında, bu fiiller kendi istek ve iradesinin bir sonucu olmayıp zorunluluğun getirdiği istek ve irade olacaktır. Bu fiiller saf fiil olmayacak, sentetik fiil olacaktır. Sentetik fiil, dış uyaranların değişmesi ile değişen fiildir. Bu yönüyle zaten sentetik olmak terkip/sentez fiil olmayı içerir yani dışsallıkta üretilmiş, imal edilmiş, kalıp hâle gelmiş fiildir. Saf fiil; değerlerin aşkın olandan alınarak içselleştirilmesi, iç dinamik olarak üretilmesi ile daha sonra da fiile dönüşmesi ile saf fiildir. Dış uyaranların değişmesi ile saf fiil değişmez. Saf fiil her yerde her zamanda ve her koşulda aynı şekilde icra edilen fiildir. Burada saf fiil, katışıksız fiili ifade etmez, fiilin eleştirici ve düzenleyici oluşunu ifade eder.
İnsan kendini bir duyguya, düşünceye, fikre, inanca hapseder; bu iyi bir şeydir çünkü o duyguyu, o düşünceyi, o inancı, o fikri anlayabilmenin, kavrayabilmenin belki de en önemli, en etkili yolu budur. Kişi kendini hapsettiği duygu düşünce ya da inancı anladıktan sonra kendisine küçük bir kapı açıp o kapıdan dışarı çıkmalıdır. Çıktıktan sonra kendini hapsettiği duygu, düşünce, fikir ya da inancın daha geniş duvarlarla çevrelendiğini görür. Bu çevrelenme yeni sınırdır ve kişinin kavrayıp anlaması gereken yer şimdi burasıdır. Burası da kavranıp anlaşıldığında yine küçük bir kapı açarak (duvarları kesinlikle yıkmadan çünkü bu alana tekrar dönmesi gerekebilir, duvarları yıktığında bu alanı yeniden çerçevelemek zorunda kalabilir ki bu da enerji kaybına neden olur) o alandan da dışarı çıkmalıdır, karşılaşacağı şey ise daha büyük, daha geniş duvarlardır. Bu durum duvarların olmadığı bir alan bulana kadar devam edecektir. Ancak bu şekilde fiilin genel ilkeye dönüşmesi mümkün olabilir. Zira insan doğasında bulunan bazı özelliklerin genel ilkeye dönüşmesi bakımından saf fiil, bir düzenin varlığı ve bu düzenin dışına çıkılmasıyla ortaya çıkan sarsıcı fiildir.
Fiilin düzen bozucu etkisiyle kişi bir acıya maruz kalır ancak bozulan düzen fiil nedeniyle genişler ve yeniden kurulur. Bu esnada yani yeniden kurulumda düzeni bozduğu düşünülen fiil aynı zamanda dikkate alınarak genel bir ilkeye dönüşecektir. Düzen bozucu fiilden sonra akıl işlemeye dolayısıyla da akıl yasanın kapsamını genişletmeye mecbur olacaktır. Yani önce itiraz, sonra anlama, daha sonra da kabul ile aklın işlerliği artırılmış olacaktır. Yani öznel bir durumun/hâlin nesnel bir değere dönüşmesi sağlanacaktır. Bunun en iyi örneği Deli Dumrul hikâyesidir. Dumrul’un delice davranışlarının, kurumuş dere yatağına köprü kurma, Azrail’e kafa tutma, sonrasında ise ölüm karşısında çaresiz kalma, canına can bulma ve süreç sonunda canını verecek olan karısının da canının bağışlanarak, canını vermekten kaçınan anne babanın canlarının alınarak onların ömürlerine eklenmesi, sevgi ve sadakatin insanlık değeri olarak geçerlilik kazanmasıyla nesnelleşmesi ve adalet ilkesinin denkleştirici, düzenleyici unsurlarına dönüşmesi, aynı zamanda aşkın olan yasanın esneyerek genişlemesi gibi.