SADIRDAN SANATA:
HAFIZLAR
Sema BAYAR
Hz. Âdem’le başlayan vahiy Hz. Muhammed (s.a.s.) ile itmam olur. “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslamiyet’i beğendim.” (Maide, 5/3.) ayeti ilahi bir lütuf olarak gönderilen vahyin nihayete erdiğine işaret eder. İlk insanla başlayan İslam dini, en mükemmel şeklini alır.
Yaklaşık yirmi üç yıl süren son vahiy sürecinde Allah Resulü (s.a.s.), nazil olan ayetleri Müslümanlara okumuş, ezberletmiş ve vahiy kâtiplerine yazdırtmıştı. Nitekim inen ayetler; bir yandan yazı ile kaydedilirken diğer yandan dünya üzerinde hiçbir kitaba, hiçbir söze nasip olamayacak şekilde kalplere ve zihinlere nakşolmuştu. Sahabe döneminden başlayarak günümüze kadar uzanan hafızlık geleneği Türk İslam medeniyetinin de önemli basamaklarından biriydi. Zira nice hafız sadece Kur’an ayetlerini hıfz etmekle kalmıyor, edebiyatla ilgilenerek şiirler yazıyor, musikiden hat sanatına pek çok alanda eşsiz eserler ortaya koyarak zihinlerine ve gönüllerine nakşettikleri ayetleri sanatla buluşturuyorlardı.
İslam medeniyeti, âlimler ve sanatkârlar eliyle şekillenir. Sanatkâr hafızlar, ilim ile sanatı aynı çizgide buluşturur, Allah’ın ayetlerini kimi zaman zarif bir ebrunun üzerine kimi zaman aharlı bir kâğıdın kıvrımlarına işlerler. Yazdıkları şiirlerde ayet ve hadislere atıfta bulunur, hakikati notalara dökerek ruha şifa dağıtırlar.
Türk İslam medeniyetinin en önemli neferleri hafız sanatkârlardır. Türk din musiki tarihimize nazar ettiğimizde, musikimizin hassaten hafızlar eliyle tekke ve camilerin etrafında şekillendiği görülür. Nice hafız, cami yahut tekkelerde görev yapmıştır. Türk musikisinde öğrenme formu meşk usulüdür. Âdeta bir usta çırak ilişkisi içerisinde hanendeler ile sazendeler bir araya gelir, meşk edilir, eserler bir bir geçilir. Böylelikle eserin okunuşu, tavır ve üslubu nesilden nesile aktarılır. Mevlitler, şuğuller, ilahiler dilden dile terennüm edilerek günümüze kadar ulaşır. Hafızlar tekke ve camilerde bu formların en güzel şekilde icra edilmesinde öncü olurlar. Ayrıca kayda değer eserler de bırakarak Türk din musikisinin gelişmesine katkı sağlarlar.
Hafızların ses eğitimine önem vermesinin asıl dayanağı, Hz. Peygamber’in Kur’an kıraati, ezan ve diğer icraların güzel olmasına yönelik teşvikleridir. Kur’an tilavetini ve ezan-ı Muhammediyi musikinin imkânları ile müzeyyen kılan hafızlar, okudukları aşırlar ve ezanlarla gönüllerin pasını siler. Ayrıca miraciyelerden Muhammediyelere, mevlitlerden ilahilere dinî musikinin hemen hemen her formunda nitelikli eserlere ses verir, musikiyi etkili bir şekilde kullanırlar. Gaye, hakikatin peşinden koşmaktır. Hakikat arayışı bir divan şairinin gönlünde filizlenir, kelimelere dökülür, tomurcuklanır. O güfte bir başka sanatkârın kalbine dokunur, notaya alınarak bestelenir, çiçeğe durur. Ortaya çıkan eser artık sadece bir musiki eseri değil âdeta bir vaazdır; kalbe sürur, ruha şifa verir. İslam tarihi, duyduğu ezanla gönlü coşan hatta ihtida eden insanların hikâyesi ile doludur. Bir hanendenin sesi bu bağlamda etkili bir tebliğ aracıdır.
Musikinin bir iletişim aracı olarak kullanılması tarih boyunca olagelmiştir, bilhassa dinî musiki yeryüzünde neşvünema bulmuş, tebliğ ve tefekkür vesilesi kılınmıştır. Semavi olsun olmasın hemen hemen bütün dinler, musiki ile içli dışlıdır. İslam dininde ise musikinin cami ve tekke merkezinde şekillenmesi, hafız musikişinasların hem hanende hem de sazende olarak musikiye can suyu taşımaları şeklinde sonuçlanır. Hafızlar; kürsüde vaiz, mihrapta imam, minarede müezzin olmaları yanında okudukları gazel ve şiirlerle yahut besteleriyle de gönüllere seslenirler. Onların sanata gösterdikleri teveccüh, dinî vecibelerini ifa etmelerine bir engel teşkil etmediği gibi bu vecibeleri zenginleştirmiştir.
“Bana bu ten gerekmez can gerektir
Ol baki cennete iman gerektir
Eğer Muhammed’e ümmet olursan
Dilinde zikr’ile Kur’an gerektir”
Güftesi Aziz Mahmut Hüdai’ye, bestesi Hafız Saadettin Kaynak’a ait olan eser, sadece Türk din musikisinin eşsiz bir ürünü değildir, aynı zamanda Müslüman gönüllere seslenen, mümin kalbini sürura erdiren bedii bir kaynaktır. Saadettin Kaynak gibi nice hafız musikişinas, besteleriyle Türk din musikisini zenginleştirmişler, ayrıca camilerde okunan bütün formların en güzel şekilde icra edilmesine katkıda bulunmuşlardır.
Türk İslam medeniyetinin gerek Enderun vesilesiyle saray merkezinde gerekse medrese, cami ve tekkeler vasıtasıyla bütün Müslüman coğrafyada en haşmetli günlerini yaşadığı Osmanlı İmparatorluğundan günümüze kadar hafız sanatkârlar âdeta münbit birer bahçedir. Bilhassa Fatih semti ve Fatih Camii, Cerrahpaşa ve Üsküdar nice hafızın yetiştiği, meşklerin yapıldığı merkezlerdir.
Girit’te dünyaya gelen Hafız Yusuf Efendi, Enderun’da kısa süreliğine de olsa tahsil görür. Sesinin güzelliği kadar besteleriyle de Saray’ın gözdesi olan Hafız Yusuf, mevlithanlığı ile öne çıkar. Şehzadelere musiki dersleri veren Hafız Yusuf Efendi, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Şark Musikisi Cemiyeti’nde hocalık yaparak Halit Lemi Atlı ve Münir Nurettin Selçuk gibi talebeler yetiştirir. “Mülki Cihan Sultanı Abdülkadir Geylani” ilahisinin bestekârı, Hafız Yusuf Efendi’dir; güftekârı bilinmeyen bu şiiri bir rivayete göre Şevki Bey’den dinlemiş ve notaya dökmüştür. Aynı zamanda bestekâr olan Şevki Bey’in bir diğer dostu yine bir hafız olan Edhem Efendi’dir. Edirnekapı’daki Kefevi Kadiri Tekkesi’nin şeyhi olan Edhem Efendi şair bir bestekârdır. Şiirleri her ne kadar günümüze ulaşmamışsa da hanende ve sazende vasıflarıyla hem yaşadığı dönemde hem de sonrasında gönüllerde taht kurmuştur. Kendisi, Fatih’te Hafız Paşa Kıraathanesi’nin bahçesinde ve Fındıkzade’deki evinde musiki dersleri vermiştir. Hac farizası için kutsal topraklara giden ve Medine’de yaklaşık dokuz ay kadar kalan Edhem Efendi, o dönemde Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necat’ını okumuş ve güzel sesiyle mümin kalplerde derin izler bırakmıştır. Hafız Edhem Efendi kendisi gibi hafız musikişinaslar yetiştirmiştir; Hafız Sami, Hafız Süleyman Neyzen Ergüner, Hafız Kemal bu isimlerden bazılarıdır. Sahaflığı, hafızlığı, şairliği ile zihinlere kazınan bir başka isim Hafız Muzaffer Ozak’tır. “Sahaflar Şeyhi” olarak bilinen Ozak, hıfzını küçük yaşlarda tamamlamış, Bayezid Sahaflar Çarşısı’nda sahaflık yapmıştır. Nadir eserlere, el yazmalarına olan vukufiyeti ile Sahaflar Çarşısı’nın şeyhliğini üstlenen Ozak, “Aşki” mahlasıyla da şiirler kaleme alır. Bugün dilimize pelesenk olan nice ilahinin güftesi ona aittir. Hafız Burhan ise 1918’de Muzika-yi Hümayun’a alınmış kıymetli bir hanendedir. İstanbul Radyosu’nun kuruluşunda görev yapan Hafız Burhan, Dârütta‘lîm-i Musiki kadrosunda da yer almıştır. Gazel formunun son ustalarından olan hanende, “Makber” adıyla anılan Abdülhak Hamit Tarhan’ın mersiyesini emsalsiz bir şekilde icra etmesiyle hafızalarımızda yer edinmiştir.
İstanbul’un diğer hafız musikişinasları arasında Ortaköy Camii İmamı Hafız Aziz Efendi, Dolmabahçe Cami Müezzini Hafız Rıza, Şehzadebaşı Cami Başimamı Hasan Tahir Bey’in oğlu Şekerci Hafız Cemil Efendi zikredilebilir. Okuyuşu ve musiki tavrı ile Tamburi Cemil Bey’i hayrete düşüren Hafız Osman Efendi ise dönemin meşhur gazelhanlarındandır.
İstanbul; Fatih’i, Cerrahpaşa’sı, Eyüp’ü ve kızıl gerdanlığı ile Üsküdar’ı başta olmak üzere nice hafıza ev sahipliği yaparken Anadolu’nun pek çok ilinden de hafız sesleri yükselir. Mersiyehân Hafız Kemali Efendi, Erzurum’da doğmuş, hafızlığının ardından şer’i ilimler tahsil etmiş, kaderin bir cilvesi ile çiçek hastalığından gözlerini kaybettikten sonra Diyarbakır, Musul, Bağdat, Necef ve Kerbelâ gibi dönemin önemli merkezlerini dolaşarak mersiyeler ve kasideler okumuştur. Hafız Kemali de Hafız Edhem gibi şairdir. Şiirlerini Kemali Divanı’ndan Aşk Sızıntıları adıyla neşretmiştir. Anadolu’dan yükselen bir başka ses Hafız Ahmet Âlim Efendi’dir. Manisa’da doğan Âlim Efendi, Anadolu’nun işgal yıllarında Manisa’yı terk etse de sonrasında memleketine geri dönmüş ve orada müftülük görevini ifa etmiştir. Kendisi hem bestekâr hem de güftekârdır.
Musiki kadar hat sanatı da hafızların teveccüh gösterdiği bir sanat dalıdır. Hafız hattat denildiğinde akla gelen ilk isim şüphesiz Hafız Osman’dır. 1642 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Hafız Osman küçük yaşta hafız olmuş, akabinde hat sanatıyla ilgilenerek aklâm-ı sittede devir açmıştır. Şehzadeliği sırasında III. Ahmet’e ders veren Hafız Osman, kırk yıllık sanat hayatında bir an bile kalemini elinden bırakmaz. Yirmi beş Mushaf yazan Hafız Osman’ın aklam-ı sitte ile kaleme aldığı birçok en‘âm, cüz, kıta ve murakkaı bulunur. Bir diğer hafız hattat Saray-ı Hümayun’un hat hocası Hafız Yusuf’tur. Genç yaşta hıfzını tamamlamış, altı çeşit yazıyı (aklâm-ı sitte) meşketmiş, ayrıca inşâ ilmine dair usulleri öğrenmiştir. Hafız Yusuf’un eserlerinde, sülüs ve nesih yazılarda bütün estetik değer ve incelikleri başarıyla uyguladığı görülür. Kayışzade Hafız Osman Nuri de hafızlığının yanına hat sanatını koyan sanatkârlardandır. Burdur’da doğan Hafız Osman Nuri İstanbul’a gelmiş, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den sülüs ve nesih yazılarını öğrenip icazet almıştır. Hayatını Mushaf yazmaya adayan Kayışzade 107. Mushaf’ını yazarken Yusuf suresinin 12. ayetine kadar gelebilmiş, 1894 ramazanında ahirete irtihal etmiştir. Hafız Osman Nuri ayrıca birçok Delâ’ilü’l-hayrât kaleme almıştır. Mushaf yazarken vefat eden bir diğer hafız hattat Salih Efendi’dir. Nesih hatla 366 Mushaf yazdığı söylenen Salih Efendi, ömrünü Kur’an-ı Kerim yazmaya adayan bir hattattır. Kalemindeki güç ve sağlamlık sebebiyle yazı kabiliyeti şimşir ağacına benzetilen Salih Efendi, Çemşir Hafız adıyla bilinir. Kendine has üslubu ona Enderun-ı Hümayun’un kapılarını açar. Hafızlığı ile hat sanatını buluşturan bir başka isim ise Hafız-ı Acem’dir. Kafkasya’dan Tebriz’e, oradan da Amasya’ya uzanan Hafız-ı Acem, Şeyh Hamdullah’tan icazetli bir hattattır. II. Bayezid devrinde Sultan’ın iltifatına mazhar olan Hafız-ı Acem, Çelebi Mehmed Medresesi’nde müderrislik yapmıştır. Hafız Mehmed Emin de hafızlığının yanında musikişinaslığı, hattatlığı ve neyzenliği ile malum önemli bir sanatkârdır. Musiki bilgisi ile Galata Mevlevihane’sinde neyzenbaşılık görevine yükselen Hafız Mehmed Emin, hat icazetini Çukurcumalı Kadri Efendi’den almıştır. Musikişinaslığın yanına bir başka sanat dalını koyan bir diğer hafız ise Hafız Ahmed Irsoy’dur. Kendisi aynı zamanda hat sanatkârıdır. Darüşşafaka Lisesinde musiki muallimliği görevinde bulunur. Klasik üslubun son temsilcilerinden olan Ahmed Irsoy, Usüllerimiz, Makamlar ve Tecvid isimli eserin de müellifidir.
Türk İslam medeniyetine nazar ettiğimizde güzel sanatların ve bilhassa musikinin önemi hemen fark edilir. Bunun yanında başta hat olmak üzere ebru, tezhip minyatür gibi sanat dalları Türk İslam medeniyetinin âdeta taşıyıcı kolonlarıdır. Hafızlarımız da musikiye gösterdikleri teveccüh, hat sanatında ortaya koydukları kıymetli eserler ve kaleme aldıkları şiirlerle Türk İslam sanatlarının hem gelişmesine katkı sunmuş hem de tarihî birikimi dilden dile, gönülden gönüle aktarmışlardır.