SADAKAT

Ali Necip ERDOĞAN

Kuşeyri, İbni Sirin’den aktarıyor: Söz çeşitleri ve sanatları güzel ahlaklı bir insanın yalana düşmeyeceği kadar geniştir (Kuşeyri Risalesi). Demek ki güzel ahlaklı olmak söz çeşitlerini ve sanatlarını, yalana düşmemek için kullanmayı gerektiriyor. Çünkü “güzel ahlak” varlığın bağlılığını, “söz çeşitleri ve sanatları” da söylenenin doğruluğunu, kırmadan dökmeden göstermeyi işaret ediyor. Çeşitli (örnekleme, misal verme, kıyas…) ve sanatlı (mecaz, istiare, imge, alegori) söyleyiş, yalandan kaçma, kaçarken de sadık kaldığı ne ise ona sadakatini göstermek zorunda. Şu hâlde varlık, güzel ahlakı ima ve ihsas ederken; söz çeşitleri ve sanatları da gerçeği (hakikati) ima ve ihsas etmeli. Bu da kurmacayı yalandan ayıran en önemli kurucu ilke. Kıssaların, menkıbelerin, hikâyelerin en önemli mihengi. Sadakat; mecazlar doğuran, imgeler yakıştıran, alegoriler üreten çok verimli bir kaynak. Çünkü sadık, varlığıyla bağlı olduğu yeri sanatkârane ima ederken sözleri ve yazdıklarıyla söz çeşitlerini ve sanatlarını var eder, kullanır ve çoğaltır.

“Sadık, sıdk kökünden gelir, doğruluktan hiç ayrılmayan demektir. İçi dışı bir, sözlerinde, işlerinde ve hâllerinde doğru olandır. Sıddık çok doğru olan anlamında mübalağalı isimdir.” Sadakat ise bağlılıktır, doğruluktan ayrılmayacak olanın (sadık’ın) ne adına ve kim için doğruluktan ayrılmayacağını ima eder. Bu, tıpkı atın örklenmesi gibidir yani bir demir sikke ve ona bağlı en az beş metrelik bir örkün (urgan ya da zincir) atın boynuna bağlanması. Sikke merkezi, beş metrelik örk alanı ve böylece hareketi, alanın tüketilebilirliği de zamanı tanımlar. Bu alanın dışı hareketsizliktir. Sadık bu hareketsizliği üretmek için “kendini dışarıda tutma” stratejileri üretir. Dil üzerinden söylem stratejileridir bunlar. O yüzden bütün söz sanatlarını kullanır. Alan tüketildiğinde at başka bir alana örklenir. Bu da merkezin hareketliliğini ifade eder. Merkezin hareketliliği giderek kendi kendini ortadan kaldırır ve merkezsizliği, aşkın bir merkez adına, var eder. Alanı tüketme ve merkezin hareketliliği yaşamsal bir gerekliliktir. Sadık, alanı tüketmese bile, alan bir süre sonra kendi kendini tüketerek onu (sadık’ı) başka bir alana iter.

Demek ki sadık’ın iki göstereni var: İlki, sadakati bakımından varlığıyla hakikati ima etmek; ikincisi, sözleri/yazılarıyla hakikati ima etmek.

1-Sadakat, sadık kalınanı ima ve ihsas eder (hissettirir). Sadık, kendinde yokmuş gibi gözüken bir hasletin kendi kendini nitelemesidir. Bir bilinç, tanımlanmış bir alan ve sürdürülebilir irade gerektirir. Görünmeyen bir sıfattır ve sadık kalınana tanımlanan alanın dışında sürekli bir eylemsizlik bildirir. Sadece (tanımlanan alan dışındaki) bu eylemsizlik nedeniyle onun sadakati görünür hâle gelir. Sadık birini görenler, onun neye/kime sadık kaldığını, tanımlanan alanın dışındaki hareketsizliğinden; bu hareketsizliğin ona verdiği parlaklıktan (çünkü tanımlanan alanın içindeki hareketlilik derinleştirir ve parlatır) hemen anlarlar ve kendilerinde neyin eksik olduğunu ancak bir sadıkla karşılaşınca fark ederler. Bu anlama, acıyla karışık bir kıvançtır. Zira onu görür görmez kendi sadakatsizlikleri açığa çıkar. Acı duyarlar çünkü kaybettiklerini (şimdi kendilerinde olmayanı) hatırlarlar. Kıvanç duyarlar çünkü hiç değilse birinin sadık kalmış olması kendilerine devam etme (ve belki de giderek dönüşme) gücü verir.

Sadakat, başlangıcı ve sonu ortadan kaldırır. Bir daire çizer ve sadık olanı sürekli bir şimdide tutar. Alanı, merkezi, yarıçapı ve zamanı olan haslettir sadakat ve nitelemeden niteler. İşte bu nedenle sadakat, fiilin sırrını sadık’ın kendisi için açığa çıkarırken diğerleri için ima eder. Onunla tesadüfen bile karşılaşmak, kişide gizli saklı olan ne varsa açığa çıkarır ve o kişiye gösterir. Böylece kişiyi elinde tutamadıklarıyla, kontrol edemedikleriyle, sınır çizemedikleriyle, derinleşemediği konularla imaen yüzleştirir. Eğer böyle yapmasa yani ima etmese, doğrudan söylese, bu, diğerleri için boğulabilecekleri bir su birikintisi olur. Çünkü kişi kendi alanını bulmak yerine doğrudan söylenilen üzerinden o alanı kabul etse kendi yaratılışına, potansiyeline ters düşmüş olur ve kendi kendini o sözlerin içinde boğar. Oysa imaen işaret edilen, herkesi kendi alanı üzerinde düşünmeye, böylelikle de kendi alanını düzenlemeye, ıslah etmeye sevk eder. Kendi alanını kendisi üzerinden düzenleyerek belirlemek ve sadakat göstermek kendinde olanın (potansiyelin-sırrın) açığa çıkmasını sağlar. Bu gidiş nereye, denildiğinde muhataplar kendi hâllerini gözden geçirirler. Çünkü tek bir kişiye hitap edilmemiştir. Tek bir kişinin hâli, yani gidişi, değildir mesele. Her gidişin gitme biçimi kast edilmiştir.

Sadık olanın sadakati bizzat imadır. Sadık kalarak görünüşte kaybettiği ya da belki kazanmak için hiç çaba sarf etmediği ne varsa yan yana geldiği her kişiye kendi isteği dışında bunu ima eder. Onunla yan yana gelen herkes sanki bir cümle içinde kullanılmış gibidir ve o sadakat cümlenin üstünü fosforlu bir kalem gibi çizer. Sadık olanın bu parlaklığı bir an için yanındaki herkese geçmiştir. Özne olmak arzusuyla yanıp tutuşan, sistemin kendisine vadettiği her parçaya özenle bağlanan “birey” aniden bütün bağlantılarının buhar olup uçtuğunu ani bir aydınlanmayla anlar. Sadık, onun özüne dokunmuştur, onu sarsmıştır. Muhatabını kendi oksijen tüpüyle derinlere çekmiştir. Bu sarsılma ve derinleşme nedeniyle açığa çıkan parlaklığı bizzat tecrübe eden muhatap kısa bir süre kendine bağlanmış, kendinde kalmış ve geçici olanın içinde kalıcı olanı deneyimlemiştir.

2-Sadık, konuştuğunda doğruyu söylemek zorundadır. Bu zorunluluk sadakati dışında hiçbir şeyden kaynaklanmaz; sadakati onu doğruyu söylemeye icbar eder. Olgusal olanı (görüneni) çarpıtması mümkün değildir. Gerçeği eğip bükemez. Görünenle kurduğu samimi ilişki nedeniyle “olanı” söylemek zorundadır. Fakat onu dinleyenler bu samimi ilişkiyi deneyimlememişlerse onun sözlerini anlaşılmaz bulabilirler. O yüzden sadık, bir “şeyi” başka bir “şeye” benzeterek söyler. Çünkü bilinmeyen bir “şey” ancak bilinen bir “şeye” benzetilerek anlaşılır hâle getirilir. Söz, yukarıdan aşağıya bir benzetmeyle (mecaz) iner. “Allah’ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir. Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır. Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sağlam tutar; Allah zalimleri de şaşırtır ve Allah dilediğini yapar.” (İbrahim, 14/24-27).

Sözün değerini ve tesirini sadakatinin gereği olarak bilir sadık. Bu bilme kendi dışına taşmadığı gibi içinde de büzüşüp kalmaz; bizzat şahsı ile özdeştir, hem tecrübe edilmiştir hem de vazedildiğinde sonuç vermiştir. Söze değerini ve tesirini teslim edenin süreç olduğu, bu sürecin ima edileni kavramak için gerekli olduğu bilinir. Bu süreç olmasa sözün değeri ve tesiri keskin bir kılıç gibidir; yöneldiği muhatabın tahammülünü aşar, onu kesip parçalayabilir. Sözün bir kılıç gibi olduğu ve ima’nın tıpkı bir kın gibi onu (sözü) raptettiği ortaya çıkar. Kının güzelliği (söz sanatlarının etkileyiciliği) muhafaza ettiği değerli ve tesirli söze dikkatle ulaşmayı sağlar.

Sadık, her şeye sirayet eder. Hem hatırlatır hem de hatırlanır; böylece kendini, hem kendinde hem de diğerleri üzerinde sürekli inşa eder.